Makaleler

AİLE - EVLİLİK TERAPİSİ

Son yıllarda evlilik terapisine başvuran çiftlerin sayısı sürekli artmaktadır. Terapiye başvurular; ilişkinin kopma noktasına geldiği çiftler veya ilişkinin artık anlam ifade etmediği hatta zorladığı kadınlar tarafından yapılmaktadır. “Evliliğimizde sorun var“, “İlişkimizde problem var“diye başvuranların yanında, asıl sorunu örterek; depresyon, psikosomatik şikayetler, ve fobik reaksiyonlarla terapiste başvuranlarada sıklıkla rastlanmaktadır. Bazı çiftlerin terapiste başvurma amaçları;ilişkilerini, evliliklerini kurtarmaktır. Hem terapi ortamı, hemde terapist evliliğin bitmesine ya da devam etmesine karar veremez.

Terapi ortamı; İletişimi açık ve net hale sokan, üçüncü bir kişinin (terapist) yardımıyla karşılıklı anlaşılabilir konuşmayı öğreten, kişinin olaylara tek yön olan bakış açısını zenginleştiren, kendinin farkındalığını sağlayan bir ortamdır. Bu ortamdan yeteri derecede faydalanabilmek yinede çiftlerin kendilerine bağlıdır.

Terapinin amacı iletişimi sağlıklı hale getirmektir. Bir ilişkinin sağlıklı şekilde devam etmesi, çiftlerin uzlaşmazlıklarını çözebilme yeteneğine ve isteğine bağlıdır. Çiftler arasında ilişkinin sorun haline geldiği durumlarda şu cümleler sıklıkla kullanılmaya başlamıştır artık.

“Beni sen hiç anlamıyorsun. ”

“Ben kendimi sana anlatamıyorum. ”

“Sen önceden böyle değildin, çok değiştin. ”

“Sen hep böylesin. ”

“Hiç değişmeyeceksin”

“Artık senin bu kadar duyarsız olmana dayanamıyorum”

Çiftlerde ortaya çıkan sorunlar, aslında problem diye görülmeye başladığı zamandan daha önce den de vardır. Fakat yaşam döngüsünün çeşitli devrelerinde(evlilik, çocukların doğumu, çocukların okulu, eşlerin iş-meslek rolleri, geleceği yapılandırma)çiftler belirli amaçlar üzerine odaklaşırlar.

Böylece ilişkinin yürümesini engelleyen “şeyleri” göremez ya da görsede farketmemeye, farketsede bir süre sonra bunun değişeceğine kendini inandurmaya çalışır. Fakat bu yaşam döngüsü içinde ani ve büyük değişimler, zorlanmalar, kayıplar ve bu döngünün oturtulmasıyla, kişiler o ana kadar belkide hiç yapmadıkları, yada bazen düşündüğü hatta bazen deneyime geçirdiği “kendinin farkındalığı” üzerine yoğunlaşmaya başlar. Ben neyim? ne oluyor? ne istiyorum gibi kendine yönelik sorular sormaya başlar. Farkına varmaktan kaçındığı “şeyler” üzerine gidip onları araştırmaya, çözümlemeye çalışır. İlişkinin bileşenleri olan üçlü; kominikasyon-güç-duygu o anda gerçek sorunlar olarak görülmeye başlanır. İlişkide o ana kadar çıkıpta başedilen sorunlar bir anda üstesinden gelinemez bir hal almaya başlar.

Çatışmalar, aşağılamalar, tehditler. ve “sen” çatışması ortaya çıkar.

İlişkinin tanımını yaacak olursak;özel belirli bir bağlamda kişiler arasında oluşan duygu ve düşünce, davranışlarda şekillenen bir mesaj iletimi, daha da ötesi arzu, istek ve ihtiyaçların cevap bulmasına yönelik bir alış-veriştir. İlişkinin olması için iki kişinin olması ne kadar olmazsa olmaz bir kuralsa, ilişkide hangi kontekstin geçerli olduğı konusuda o kadar önemlidir. İlişkinin şekillendirilmesi; belirli bir durum, ortam dahilinde olmalıdır. Eşlerden birinin sevgisini ifade etme şekli diğerinde sevgi değilde öfke, kızgınlık şeklinde algılanabilir. İlişkide önemli olan bir noktada “burada ve şimdi” dir.

Kişiler arası ilişkilerde, kişilerin çevrelerindeki üçüncü ve dördüncü kişiler (anne, kayınvalide, baba, arkadaş) tarafından ilişkiye yandan müdahale yapılacağı gibi, bir profesyonel (terapist) tarafından da terapötik müdahaleler yapılabilir. Gerçek yaşamda ilişkilerde belirlemeler, tanımlamalar ve yorumlar olduğu müddetçe, müdahaleler her zaman bir şekilde vardır. Fakat bir problem yaşandığında:kişilerin “eylem kapıları yapılanmış” olması veya “sonu gelmeyen oyunlar”söz konusu olduğunda, sistemin dışından bir kişinin müdahalesine gereksinim vardır. Çünkü sistemin devam etmesi için, sistemin kurallarının değişmesi gerekmektedir. Sistemi değiştirmek, o sistem içindeyken olası değildir. Ancak dışardan birisi(terapist)sisteme ihtiyacı olanı verebilir “Kuralların değişmesi”

“Yeniden çerçeveleme” çift-aile terapisinde en temel müdahale tekniklerinden biridir.

Böylece danışanın olaylara ait olan şemasını değiştirerek(farklı bakış açısı sunarak)daha fazla seçenek sahibi olmasını ve duygularının daha az ayağına dolaşmasını sağlamaktır.

Örnek1:

Kadın”Eşim benim bu durumuma karşı o kadar duyarsız ki”

Terapist “Belkide eşiniz bu şekilde kendini acıdan koruyor
olabilir. ”

Erkek “Aslında eşimin bu sorunu karşısında kendimi çaresiz hissediyorum, çok üzülüyorum, ne yapacağımı bilemiyorum.

Örnek2:

Erkek:”Eşim sürekli zırzır ağlar, onun tartışma anında ağlaması beni daha da kırıyor, bağırıp, çağırıp kapıyı vurup
gidiyorum.

Terapist:”Eşiniz dile getiremediği duygularını, acısını ancak ağlayarak ifade etmeye çalışıyor.

İlişkinin iyisi-kötüsü yoktur, gerçeği vardır. İlişkide rahatsızlığın olması, rahatsızlık veren olgunun ortadan kalkmasıyla düzelmiyor. Çünkü asıl olan ilişkidir.

Yardım isteği ile başvuran çiftlerden biri “ben boşanmak istemiyorum veya ben boşanmak istiyorum” isteğiyle geldiğinde, ilk müdahalemiz ;boşanmak için ilişkinin düzelmesinin gerektiği çünkü burada sorunun, ilişkinin aslı olduğunu söylemektir. Sorunlu ilişkilerde boşanmak;ağızdan kolayca çıkan basit bir çözüm olarak gelsede gerçeğe yakınlaştıkça, uzaklaşılan ve alınması zor bir karar haline gelmektedir. Çiftlerde, terapide kullanılan ilk önerilerden biri;ilişkinin bir süre askıya alınmasıdır(askı modeli). 15 gün süre ile asla yüz yüze görüşme yapılmaması, telefonla konuşulmaması, ayrı yerlerde yaşama ve bu sürede varlıklarından bile haberdar olunmaması önerildiğinde, buna “boşanmak en iyi çözüm “diye yaklaşan çiftlerde dahi ilk tepki red etme olabilmektedir.

Çift terapisine başvuranların çoğunluğunu kadınların oluşturduğu ve bir kısım eşlerin terapiye sıcak bakmadıkları göz ardı edilmeyecek bir gerçektir. Terapiye her iki tarafında katılması sonuç almayı kolaylaştırdığı gibi terapi süresinide kısaltır. Fakat çok önemli olan bir gerçekte, ilişkide magdur olan bireyin; (çoğunluğu kadın) tek başına yapacağı terapi yolculuğunda hem ilişki adına hem de kendi adına çok yol katedebileceğidir.

İLİŞKİ BİR ALIŞVERİŞTİR VE BUNDA ŞİMDİ ÖNEMLİDİR.

Psikolog Aynur Ünal

Bu doküman http://www.dergi.org `den alınmıştır!

AİLE İÇİ PROBLEMLER VE ÇÖZÜM YOLLARI

Hızla değişen dünyamızda insanın yaşayabilmesi ,bir bakıma en yakın çevresiyle olan ilişiklerine ve çevrenin kişilerin davranışları üzerindeki etkisini anlamasına bağlıdır.İnsanın en yakın çevresi evi ve ailesidir.Anayasamızın 41.maddesinde “Aile Türk Toplumunun Temelidir.”hükmü yer almaktadır.Kişi veya aile olarak tüm insanlar,devamlı olarak değişen ,bir dünyada yaşamak ve bu dünyaya uyum sağlamak zorundadır.bir yandan sanayi ve teknolojideki değişikler aile yaşantısını da etkilemekte kitle iletişim araçlarının da yardımıyla bu etkileşim artık çok hızlı olmaktadır.

Nüfus durumunda,sosyal ve ekonomik yapıdaki değişmeler,doğrudan ve dolaylı olarak aileye yansımakta ve bunun sonucunda aile yaşamı devamlı olarak değişmektedir.Bu nedenle aile konusu işlenirken,ailenin durumu belirlenirken,ailenin içinde bulunduğu toplumdaki gelişme ve değişmeleri birlikte incelemek gerekmektedir.Ailenin bugünkü durumunu bilmek değişimleri izlemek için şart olmaktadır.Ancak bu sayede ;ailedeki değişimi analiz etmek ,ailenin değişimine neden olan veya neden olacak faktörleri incelemek ,aile refahını artırıcı yönde alınacak önlemlerin gerçekçi olmasına imkan sağlamak mümkün olacaktır.

Aile,insanlık tarihi boyunca var olan ve değişmeler karşısında sürekliliğini her zaman koruyan bir kurumdur.Bu güne kadar kurulmuş olan bütün medeniyetlerde,bütün hukuk sistemlerinde ve dinlerde toplumsal hayatı,birlik ve bütünlüğü sağlamaya yönelik düzenlemelerin esas objesi aile olmuştur.Aile ,insanoğlunun en derin eğitim etkilerini aldığı ,pek çok şeyler öğrendiği ve hayata hazırlandığı bir okuldur.Diğer yandan aile ,dünyaya masum ve nötr bir özellikte gelen çocuğa hem ferdi hem de sosyal ve kültürel yönden kimlik kazandıran bir yerdir.Çocuğun şahsiyeti bir nevi aile eğitimi vasıtasıyla oluşmaktadır.Verdikleri eğitimle çocuklarının şahsiyetini çizen aileler ,dolayısıyla mensubu bulundukları milletinde şahsiyet ve kaderini çizmektedir.Bu sebepledir ki aile eğitiminin değeri ve sorumluluğu büyük önem arz etmektedir.
En küçük toplum birimi olarak da tanımlanan aile insan yaşantısı içinde doğudan önce başlayan ve doğundan sonraki ilk gelişim yıllarından yaşamın sonuna değin etkinliğini sürdüren bir kurumdur.Ailenin çocuk üzerindeki etkilerinin kalıcı olduğu düşünüldüğünde aile kavramının önemi dağa da belirginleşmektedir.Çocuk ,bir topluluk içinde nasıl yaşanıldığını ailesinden görerek öğrenmektedir.Çocuk yetiştirmede amaç sağlıklı bir kişilik oluşturmaktır.Bütün toplumlarda aile kişiliğin ortaya çıkmasında ve gelişmesinde etkili olan ilk sosyal etkendir.İnsanın ihtiyaçlarına karşılık vermeyen bir aile yapısı,o insanın,dolayısıyla o toplumun temel yapı ve özelliğini de kısa veya uzun vadede derinden etkiler.
Ailenin dayandığı temel değer onun yansıyış şartları arasında beyin,duyan kalp ile vücuttaki organlar ve duyumlar arasında ortaya çıkan uyumsuzluğu hatırlatabilir.Ki bu durumda olan insana özürlü diyoruz.bu durumda olan insana özürlü diyoruz.Gerçi bu durumda olan insanlarda da normal insanlarda gördüğümüz organlar ,beden yapısı ve ihtiyaçlar küçük farklar dışında aynıdır.Fakat arda sırada bir ilişki kesikliği veya giderememe vb.. gibi durumlar söz konusudur. Tıpkı benzer şekilde ailenin dayadığı değer ile bu değerin yansıması gereken ortam ve şartlar arasında mütekabiliyet bir uyum ve uygunluk, bir ilişki eksikliği veya kesikliği söz konusu ise o taktirde ortada bir dizi önemli sorun var demektir. En azından sorunların ortaya çıkabileceği hazırlıklı olunması kaçınılmaz hale gelir.
Türk topumu olarak hayatiyetini korunması ve sürdürmesi belirtilmek istenen bu aile yapısına bağlıdır. Ancak bu aile yapısının dayandığı ve hayatiyetini sürdürmekte etkili olan değer ile onun yansıyacağı ortam ve şartlar arasındaki mesafe her geçen süre giderek açılmakta, en azından bulanıklaşmakta çeşitli lekelerin yansıdığı bir ortama dönüşmektedir. Bu durumu zaman içinde ve şartlara uygun olarak değerin yorumlanması olgusuyla karıştırmamak mecburiyeti vardır. İnsan yapısı gerekli değişikliğe veya ilerlemeye teşne bir varlıktır. Elbette aile kurumu toplumsal örgütlenme ve yapılanmada bunun dışında düşünülemez. Fakat insan aynı zamanda hafızası ve hatırası tarihi ve geçmişi olan bir varlıktır da. Bu yönüyle insan koruyucu, gözetici, sadık kısacası bazı değerlere sıkı sıkıya bağlı kalmak durumundadır ki insanın değişmeyen , kalıcı olana ilişkisi de buradadır. Başka bir söyleyişle insan ve toplum açısından zaman ve şartlar gereği bilirli değişikliklerin olması gereklidir. Bu değişim isteği insanın fıtratında kaynağını bulan bir olgudur. Çünkü değişim insanın insan olarak iyiye güzele ve doğruya yönelmesiyle vazgeçilmeyecek bir süreç olarak kabul edilmelidir. Kaldı ki insan iyiye güzele ve doğruya yöneldiği anda kendi özünü,asıl insan olma olgusunu yavaş yavaş gerçekleştirmeye başlar. İnsan değişmeyen fıtratını değişen ortam ve şartlar bakımından tanımak,bu tanıyışına bağlı olarak da belli bir değişim içinde,yani sürecinde olmak durumundadır.ahlaki idealin gerçekleştirilme kaynağı burada söz konusu edilmektedir.kısacası insan,değişmeyen değerlerini değişen şartlar ve ortama göre yeniden tanımlamakta,belirlemekte,anlamakta ve anlaşılır kılmaktadır.
AİLENİN TANIMI, YAPISI VE İŞLEVLERİ
Aile bir ilişkiler sistemidir. Aile demekle neyi kastediyoruz? Soyut anlamda kişiler arası ilişkileri içeren belli kuralları olan bir düzendir.Aile sistemi dediğimiz zaman aile içindeki bireylerin birbirleriyle nasıl etkileşimde bulunduklarını düzenleyen kuralların tümünü kastederiz.

Birey Davranışları İle Tüm Aileyi Yansıtır:
Her birey kendi benlik tanımlaması içinde ailenin tüm düzenini yansıtır;koşullar olanak verildiğinde, kendi bildiği türden bir aile ortamı yaratmaya girişir. Daha doğrusu koşul ve olanakları kendi bildiği aile türünden bir aile yaratacak biçimde kullanır. Bu nedenle babası alkolik olan bir kız alkolik bir adamla evlenir; annesi tarafından ilgi, sevgi görmemiş, yalıtılmış bir erkek ise anneleri gibi duygusal yönden soğuk kadınlarla evlenirler. Aile içindeki roller böylece kuşaktan kuşağa kendi kendini böylesine yinelerAile kan bağlılığı,evlilik ve diğer yasal yollardan, aralarında akrabalık ilişkisi bulunan ve çoğunlukla aynı evde yaşayan bireylerden oluşan;bireylerin cinsel,psikolojik,sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarının karşılandığı, topluma uyum ve katılımlarının sağlandığı ve düzenlendiği temel bir birimdir. Sistem perspektifine göre aile bir geçmişi paylaşan,duygusal bağı olan,bireysel aile üyelerinin ve ailenin bütününün ihtiyaçlarını karşılamak için stratejiler planlayan bireylerden oluşmuş kompleks bir yapı olarak tanımlanır.Öğeler arasında etkileşim vardır ve bu etkileşim sistemdeki öğelerin özelliklerinden etkilenir.

Aile bir geştalttır; üyelerinin toplamından daha fazlasını ifade eder.sistem bir küme değildir.çünkü öğeler arasında kararlı bir iletişim vardır ve sistemdeki parçalar birbirine bağlıdır.Aile biçimleri çok genel olarak “çekirdek”ve “geniş aile” olarak sınıflanabilir.çekirdek aile ana baba ve evlenmemiş çocuklardan oluşur.diğer akrabalarla da ilişkiler söz konusudur.ancak göreli olarak aile sorunlarında ve diğer ilişkilerde daha bağımsızdır.geniş aile ise ,birden fazla kuşağın bir arada oturduğu,ortak mülkiyet esasında ekonomik bir birimdir.evrensel nitelikte olan çekirdek ailenin biyolojik,toplumsal ve psikolojik işlevleri vardır.bu işlevlerden özellikle bakım ve toplumsallaştırmayı eğitim örgütleri büyük ölçüde üstlenmektedir.fakat çekirdek aile temas sosyalleşme gurubu olarak önemini korumaktadır.en azından çocuk köylerindeki bakımlarda bile ailedeki ana baba rollerini oynayan kişiler görevlendirilmektedir.ayrıca bir çok sosyal bilimcinin ortaklaşa önemsediği işlev maneviyata psikolojik gereksinmelerin karşılanmasıdır.yakın sevgisi ve anlayış duygusu ailede başka hiçbir gurubun gereğince karşılayamadığı temel işlevdir.geniş aile ;geleneksel tarıma dayalı toplumlarda ekonomik ve sosyal birlik olarak daha çok sayıda işlevi yerine getirmekle yükümlüdür.geniş ailenin ekonomik, üreme,eğitim,koruma,dinsel,boş zaman değerlendirme,eğlenme,konum sağlama gibi daha pek çok işlevi vardır.kentsel çekirdek ailede ise bu işlevlerin çoğu başka toplumsal kurum ve örgütlerce karşılanmaktadır.
BİR PSİKOLOJİK SİSTEM OLARAK AİLE
Ailenin bir sistem olarak incelenmesine olanak sağlayan hatta belirleyici özellikleri sayabileceğimiz bazı ölçütler:
a-) Her sosyal grupta olduğu gibi, aile bireylerini bir arada oluşlarını ortak bir amacı vardır. Ailenin amacı üyelerini ayrı ayrı bireysel güdü, niyet ve gereksinimlerinden bağımsız ve ötedir. Üyelerin adeta gizli antlaşma ile ve ortaklaşa belirlenen bu amaç bütün üyelerinin gereksinimlerini aynı anda karşılayabileceklerin sosyal, psikolojik, fiziksel v.b. bir ortam yaratmaktır.
b-) Her sosyal organizasyon gibi ailenin de bir örgütlenmesi / yapılanması vardır.
c-) Aile bir insan sistemidir.aileyi insan üyeler ,sosyokültürel kurultular,kişiler arası ilişkiler ve fiziksel çevre bir sistem yapar.
d-) Aile kendi içinde alt sistemlerden oluşur.Bir birey birden fazla alt sistemde yer alabilir.bu alt sistemlerde yine kendi amaçları ve diğer küçük sosyal grup özellikleri olan ,ancak “aynı aile sistemi “içindeki birliklerdir.
e-)aile ,belili koşulların gerektirdiği bazı değişiklikleri kendi yapısında gerçekleştirme ve gereksinimler için etkileşimsel yeterliği olan bir birimdir.
f-)aile içinde değişen durumlara en belirgin örnek,tıpkı bir birey gibi,yani gelişen bir sistem olarak karşılaştığı yaşam döngüsüdür.aile yaşam döngüsü kuramcıları,belirli bazı plato ve geçiş dönemleri olan evrelerden söz ederler.plato dönemleri göreli yapısal bir durgunluğa,geçiş dönemleri ise yapısal istikrarsızlığa ve ana değişimlere işaret eder
g-)aileler aynı sonuca farklı yollardan da gidebilirler.yani insan gelişiminde söz konusu olan eşsonluluk ilkesi aileler içinde geçerlidir.farklı eğitim,ekonomik,kültürel,psikolojik donanımlara sahip iki ailenin”bireylerine destek olma,sahip çıkma”hedefleri ortak,ancak buna ulaşma biçimleri son derece değişik olabilir.
h-)aile yapısındaki dönüşümlere belirti üretmekte dahildir.özellikle ailenin yapısını değişen koşullara uydurma ve etkileşimsel yeterlik özelliği dikkate alındığında,bazı durumlarda yapının ancak psikolojik belirti üretmeye yetecek şekilde değişebildiği ve sistemin gereksinimlerini böyle doyurabildiği daha kolay görülecektir.

YAYGIN DÖRT AİLE YAPISI
KAPALI AİLELER
Kapalı ailelerde genellikle”geleneksel”olarak bilinirler.bu ailelerde kararları veren belli bir lider ve hiyerarşi sistemi vardır.bu lider anne veya baba olabilir.bu tip aileler üyelerinin ihtiyaçlarını sabitlik /durağanlık,yapı ve ait olma duyguları ile karşılamaya çalışırlar. Ebeveynlik otoriteye dayanır.kapalı aileler iyi işlerlerse kurallar ve sınırlar belli olur.ancak,bu ailelerde çocukların özellikleri yadsınır.çünkü kapalı ailelerde zıtlıklara karşı çok az hoşgörü vardır.ebeveynler katı kurallarla davranışları kontrol altında tutmaya çalışırlar.bu aileler oldukça katıdır ve üyeleriyle içi içedir.

GELİŞİGÜZEL AİLELE
Kapalı ailenin tam tersine,gelişigüzel aileler gurup yerine bireye önem verirler.Yani aile her üyenin ihtiyaç ve amaçlarını karşılamasına yardım eder.Aile yapısı hiyerarşik değil izin vericidir.Aile üyelerinin bağımsız olarak kendi problemlerini çözebilmeleri için cesaretlendirilir.Bu tip iyi işleyen aileler,çocuklarının yaratıcılığını ve bireyselliğini geliştirirler.ancak,gelişigüzel ailelerin iki zorluğu vardır.birincisi sınırlarını veya güvenli yapısını kurmada yetersizdirler.ikincisi ,gücü kullanmada ve ebeveynlikte zayıftırlar.bu nedenle etkileşim karışık hale gelir.gelişi güzel ailelerde ergen çocuklar kendilerini bir yapıya dahil etmek için çeşitli alt kültür guruplarına katılabilirler

AÇIK AİLELER
Açık ailelerde değerler karışıktır, hem bireyselliğe hem de guruba önem verirler. Kararlar bütün aile üyeleri tarafından alınır, bilgiler paylaşılır, işbirliği yapılır. Gelişigüzel ailelerin tersine, açık ailelerde iletişim fazladır. Açık aileler bireylerine güven verir.
EŞ ZAMANLI AİLELER
Eş zamanlı ailelerde iletişim kapalıdır. Bu nedenle sözel olmayan iletişim çok önemlidir. Başarılı aile üyeleri sözel olmayan bu mesajları okuyabilecek beceriyi geliştirirler. Eş zamanlı ailelerde çocuklar rutin ve düzenli bir ortam içinde güvenli ve ait olma duygularıyla yaşarlar. Ebeveynlerin iletişimi doğrudan ve açık olmadığı için bunları anlamak çok zordur. Bu tip ailelerde etkileşim az olduğu için samimiyetlik duygularını kaybetmişlerdir. Yinede bu tip aileler çocuklarına güvenlik ve ait olma duygularını yaşatmaya çalışırlar. Eğer ailede büyük bir değişim ortaya çıkarsa üyeler bunu inkar etmeye çalışırlar. Eş zamanlı aileler sakinlik ve huzur istedikleri için inkar edemeyecekleri kadar büyük bir problem oluncaya kadar üyelerine yardımcı olmazlar.

AİLENİN TEMEL GEREKSİNİMLERİ
1.Değerli Olma Duygusu: Aile içindeki etkileşim çocukları ya “ben değerliyim” ya da “değersizim” duygusuna götürür. Bu gereksinim aile içinde yerine getirilmezse çocuk her türlü davranışla bu duyguyu elde etmeye çalışır. Ergenlik çağındaki erkek çocukların çete(gang) kurarak çoğu kez ölümle sonuçlanan çatışmaları da, kendilerini önemli görmeyen aile ortamlarına bir tepki olarak yorumlanır.”Ben değerliyim” duygusunu aile içinde elde eden birey kendisini kanıtlamak için aşırı davranışlarda bulunmaya gerek duymaz.
2.Güven Ortamı: Aile içindeki bireylerin emniyette olduğu, dışarıdaki tehlikeli olayların aile içine girmeyeceği duygusu, bu gereksinmenin temel nedenidir. Eğer çocuk ev içinde kendisini güven içinde bulmuyorsa çocuk ailenin dışında bir yere yönelir. Aile ile olan bağlarını koparır.
3.Yakınlık Ve Dayanışma Duygusu: Aile içinde temel güven ve dayanışma varsa aile dışında bireyin karşılaştığı stres getirici olumsuz olaylar yıkıcı etkisini pek göstermez. Güven duygusunun baskın olduğu aile dış dünyanın yaratmış olduğu sıkıntı ve kaygılarından kendisini kurtarır. Bu tür aile içinde olan kimseler kendilerine olduğu gibi çevresine de güvenirler. Eğer aile içinde güven ve dayanışma sağlanmamışsa bu insanlar yoğun stres ve gerginlik yaşarlar. Bu kişiler kendilerine dahi güvenemezler. Dolayısıyla çevresinde yakın ilişkiler kuramazlar.
4.Sorumluluk Duygusu: Aile sistemi içindeki anne ve babalar davranış ve sözleri ile sorumluluk duygusunu ifade ederler. Aile içinde sadece anne baba değil herkes sorumluluk duygusunu paylaşır. Elbette ki çocuklara yaşları oranında sorumluluk yüklenmelidir. Tüm sorumluluğu kendi üzerine alan, çocuğunu sorumluluktan kurtaran anne ve babalar kendi yaşamını biçimlendirmekten aciz sürekli başkalarının yönetiminde olmaya yönelik bireyler yetiştirirler Bu tür tutumlar sonucunda yetişmiş bireyler yaşamlarında yer alan olaylardan sürekli başkalarını sorumlu tutarlar. Gelişimsel dönemi göz önüne alınarak çocuğun odasını toparlaması, ev işlerine yardım etmesi gibi konularda sorumluluğu sağlanabilir. Bunu yaparken kız ve erkek işleri kesin çizgilerle ayrılmamalıdır.
5.Zorluklarla Mücadele Ederek Onların Üstesinden Gelmeyi Öğrenme: Çocuğa her şey hazır verilmemelidir. Sorumluluk duygusunun gelişimi ile ilgili anlatılanlar zorluklarla mücadele etme ile ilgilidir. Çocuğun içinde bulunduğu gelişimsel dönem göz önünde bulundurularak çocuk kendi sorunları ile baş başa bırakılmalıdır. Bu durum onların zor sorunları ile mücadele ederek, uğraşmasına olanak vermek, kendisine güvenli sorun çözme becerileri gelişmiş bireyler olarak yetişmeleri için gereklidir. Karşılaştığı her zorluğa aşırı yardım eden ana babaların çocukları sürekli başkalarına muhtaç, kendilerine güvensiz olur. Böyle kişiler yetenek becerilerini keşfedemezler
6.Mutluluk Ve Kendisini Gerçekleştirme Ortamı: Aile ortamı bir mutluluk ortamıdır. Şimdiye kadar anlatılan gereksinimlerin karşılanması mutlu olmayı getirir. Evde değerli olduğu duygusunu tadan birey mutlu olur ve yaptığı şeylerden doyum alır, kendini gerçekleştirme olanağı bulur.
7.Sağlıklı Manevi Yaşamın Temellerini Oluşturma Ortamı: Katı din kuralları altında yetiştirilmiş çocuk sürekli yargılanacağı, cezalandırılacağı korkusunu yaşar. Kendi yaşantı ve deneyimlerini zenginleştirecek iç ve dış dünyasını araştırıp keşfedeceği yerine körü körüne itaati, kendi düşünce ve duygularından utanmayı öğrenir. Sağlıklı manevi yaşam ailenin çocuğuna verebileceği en önemli süreçtir. Sağlıklı bir manevi temeli olan insanlar kendisi ile barışık, insan ilişkileri olumlu ve kuvvetli saygılı bireyler olarak yetişirler.
KORUNMASI GEREKEN BEŞ TEMEL ÖZGÜRLÜK
1.Şimdi ve burada olanı duyma ve görme (algılama) özgürlüğü
2.Kendi düşündüğünü olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü
3.Kendi duygularını olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü
4.Kendi arzularına göre bir şeyi isteme ya da reddetme özgürlüğü
5.Olmak istediği yönde gelişerek kendi özünü gerçekleştirme özgürlüğü
ANA BABALARIN YAYGIN TUTUMLARI
ŞİDDETLİ RET EDİCİ ANA BABA TUTUMU
Ret etme ,bir anlamda çocuğun bedensel ve ruhsal gereksinmelerini karşılamayı aksatacak kadar çocuğa karşı düşmanca duygular beslenilmesidir.Şiddetli ret edici tutumu olan ailelerde çocuğa karşı düşmanmış gibi davranılır. Şefkat,sevgi,sıcaklık verilmez. Öz evlatları olduğu halde anne baba tarafından çocuk üvey evlat muamelesi görmektedir. Bazen sadece anne bazen de sadece baba çocuğu ret eder. Ama genelde aile içinde çocuğa soğuk davranılır.Beğenilmez ve devamlı her yaptığı eleştirilir.Çocuğun eksik ve yanlış davranışları araştırılır.Çocuğa baskı yapmak için her türlü fırsat kollanır.Çocuğun iyi yönleri değil de devamlı kötü yönleri su yüzüne çıkarılır. Her türlü angarya bu çocuğa yıkılır. Bazen diğer çocuklar da bu muameleden nasiplerini almaktadırlar.Ama genel de günah keçisi olarak bir çocuk seçilir. Ret edilen çocuğa evdeki diğer çocuklardan farklı davranılır.Aile sıcak,sosyal ve güven verici havadan kesinlikle yoksundur.Aile içi yaşam gerilim,çatışma ve kavgalarla doludur.Anne baba çocuğu sevmemekte ,anlamamakta ve onu diktatörce yönetmeye çalışmaktadır.

KAYITSIZ VE PASİF ANNE BABA TUTUMU
Pasif ve kayıtsız ebeveyn ,çocuğun davranışları karşısında “ilgisiz ve kayıtsız” davranışlar sergileyen anne babadır. Onlar için çocuğun varlığı ve yokluğu belli değildir. Bu gruba giren anne babalar hoş görü ile boş vermeyi birbirine karıştırmaktadırlar.
Anne baba çocuğa karşı çocuğun kendisini rahatsız hissedecek kadar kayıtsız kalabilmektedir.Çocuğu ihmal eden anne baba zorunlu olduğu zamanlarda, çocukla yüzeysel bir ilişki kurabilmektedir.
Çocuk anne babayı rahatsız etmediği müddetçe ,görünürde çocukla ilgili pek bir problem yoktur.Eğer çocuk anne babayı rahatsız eder ve onların yollarına çıkıp engel teşkil ederse ,anne baba çocuğa karşı düşmanca bir tutum ve tavır takınır. Çocuğu düşman kuvvet ilan ederler.Daha sonra ise çocuğa karşı yine kayıtsız tutum sergilerler.
Anne babaların kişilik yapıları değişkendir.Rahat ,sessiz ,vurdumduymaz pasif oldukları gibi saldırgan da olabilirler.

BASKICI ,OTORİTER,KATI VE SIKI ANNE BABA TUTUMU
Çocuğunu ,kendi ideallerinde yaşattığı kalıplara uygun küçük bir yetişkin yapma çabasıyla ,yola çıkan ana babaların çoğunlukla katı,baskıcı ve hoşgörüsüz bir tutum içinde olduklarını görürüz.Çocuğumuz bizden yaşça be-dence ve ruhça küçük olabilir fakat bu çocuğumuzun bizim bir model küçüğü- müz olması anlamına gelmez.O henüz bir çocuktur.Evet çocuktur.Yaramazlık ve hatalar yapması kadar doğal olabilecek ne olabilir ki?

DENGESİZ,KARARSIZ VE TUTARSIZ ANNE BABA TUTUMU
Çocuk eğitiminde tutarsızlık çok yönlüdür.Çocuğun belli bir davranışı kimi zaman hoş görülmesi kimi zamanda aynı davranış yüzünden ceza alması çocukta cezanın anlamı ve suçun niteliği hakkında kuşkular uyanmasına neden olur.Acaba çocuğun bu davranışı anne babanın belirli bir anında, örneğin işten yorgun argın geldiklerinde,sinirli olduklarında veya evde misafir olduğunda mı yanlıştır? Sakıncalıdır? Yoksa her zaman sakıncalı ve uygun değildir?. Örneğin çocuk evde ıslık çalıyordur
AMAÇSIZ HOŞGÖRÜLÜ ANNE BABA TUTUMU
Anne babanın çocuklarına karşı hoşgörü sahibi olmaları çocukların bazı kısıtlamalar dışında ,arzularını ,diledikleri biçimde gerçekleştirebilmelerine izin vermeleri anlamına gelmektedir.Düzeyli hoşgörü sahibi olan anne babaların çocukları evlerine yönelik olumlu bireyler olurlar.Hoşgörü normal düzeyde ise , çocuk kendine güvenen ,yaratıcı ve toplumsal birey olarak karşımıza çıkar.
Amaçsız hoşgörüde ise yukarıda anlatmaya çalıştıklarımdan biraz farklıdır.Anne baba ev içinde ve dışında çocuğun kendilerini rahatsız etmemesi şartıyla ,çocuğun tüm davranışlarında serbestlik vardır. Çocuk bir müddet sonra anlar ki “Anne babayı rahatsız etmezsem, her şeyi yapabilirim.”Demeye başlar.
Böyle anne babalar hoşgörülü tutumlarından kolay kolay ayrılmak istemezler.Çünkü çocuğa dilediğini vermenin ona karşı koymaktan daha kolay olduğu düşüncesini kendilerine yerleştirmiştirler.Çocuğu en kolay metotla büyütmektedirler.Çocuğun istekleri “Bırak ver de ağlamasın,çocuk üzülmesin.” Veya “Çocuktur yapar,siz hiç çocuk olmadınız mı?”denilerek yerine getirilmeye çalışılır.Kendi yaşamadıkları çocukluklarının ;çocukları tarafından yaşanmasını isterler.
Böyle bir tutum çoğunlukla çocuğu cezalandırmaktan korkmanın ve çocuğa bebek muamelesi yapmanın bir dönüşümü olarak ortaya çıkmaktadır.

MÜKEMMELİYETÇİ ANNE BABA TUTUMU
Mükemmeliyetçi anne baba her şeyin en iyisini çocuğundan bekler.Kendi gerçekleştiremediği yaşantıları çocuklarının gerçekleştirmesini ister. Mükemmeliyetçi anne babanın çocuğu sınıfın birincisi ve hatta okulun birincisi olmalıdır.Ayrıca çok iyi resim yapmalı,şarkı söylemeli,iyi konuşmalı,lider olmalı, iyi yüzmeli,koşmalı herkesin parmakla göstereceği örnek davranışlar sergileyen çocuk olmalıdır. Hayır !Böyle ailelerde çocuk asla çocuk olmaz.Çocukluğunu yaşayamaz.

KABUL EDİCİ,GÜVEN VERİCİ HOŞGÖRÜLÜ VE DEMOKRATİK
ANNE BABA TUTUMU
Anne babanın çocuğu kabulü,sevgi ve sevecenlikle ele alması,çocukla ilgilenmesi şeklinde davranışa yansımaktadır.Kabul eden anne baba,çocuğun ilgilerini göz önünde tutarak ,onun yeteneklerini geliştirecek ortamı çocuk için hazırlar.Kabul gören çocuk,genellikle sosyalleşmiş,işbirliğine hazır,arkadaş canlısı,duygusal ve sosyal açıdan dengeli ve mutlu bir bireydir.
Anne baba birbirlerine ve çocuklarına karşı olan duygularında net ve açıktır.Aile içinde güven ve şeffaflık vardır.Aile huzurludur.Problemlerle nasıl baş edebileceklerini birlikte araştırırlar.Bu ortamda yetişen çocuğa kişilik özelliği olarak aynen yansır.
Ana babaların çocuklarına karşı hoşgörülü sahibi olmaları,çocuklarını desteklemeleri,bazı kısıtlamaların dışında çocuğun istek ve arzularını yerine getirmeleri anlamına gelmektedir.

ANNE-BABA DAVRANIŞLARININ ÇOCUK
ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Çocuğun zeka ve kişilik gelişiminin temelinde annenin ve babanın davranışlarını buluyoruz. Onların tek tek kişilikleri, birbirlerine olan davranış ve tutumları ve çocuklarına gösterdikleri ilgi ve davranış biçimleri gerçekten çok önemlidir. Çocuğun zeka ve kişilik gelişiminde, özellikle anne ve baba davranışlarının büyük rolü vardır.Bazı çocuk ileriki yaşamında tıpkı anne ve babası gibi davranır.Bazı çocuk öyle zorlanmıştır ki, reaksiyon olarak, kendisine yöneltilen davranış ve eğitim tarzının tam tersini seçer. Doğru ya da yanlış olduğunu gözetmeden… İçinde birikmiş acı ve sorunlar nedeni ile…
Bazıları da, kendi anne ve baba davranışlarını bilinçli bir yorum süzgecinden geçirir ve en iyisini, en doğrusunu uygulamaya çalışır.
“Benim doktor olmamı isterdi, annem… Olamadım… Bari oğlum doktor olsun. Bunu sağlamak zorundayım…”
YA DA
“Okutmak için boşuna zorladılar beni… Zamanım boş yere harcandı. Ben çocuğumu okutmayacağım. Bir an önce hayata atılsın ve para kazansın.”
YA DA
“Onun annesi ve babası olarak görevimizi seve seve yapacağız. Neye yeteneği varsa ve ne olmak isterse öyle olsun. Eğitmek, yetiştirmek, mutlu ve verimli olmasına yardım etmek en büyük görevimiz bizim…”
Bu ve benzeri davranışlara çok sık rastlamaktayız. Genellikle çocukların öğrenim ve eğitimlerinde anne ve babanın, idealleri büyük rol oynamaktadır. Çocuklarında adeta kendilerini gerçekleştirmek istemektedirler. Kişilik özellikleri tam gelişmemiş olan “BÜYÜK ÇOCUKLAR” dır bunlar… Kendi geçmişlerinden , kendi çocukluk sorunlarından sıyrılamamış olan büyük çocuklardır
AİLEDE PROBLEMLER
Türk ailesini olumsuz yönde etkileyen pek çok problemler vardır. Kısaca bu problemleri şöyle sıralayabiliriz:
Köyden şehre göç, hem sosyal yalda, hem de ailede büyük değişikliklere yol açmıştır. Başta köydeki gelenek ve göreneği kontrol edici baskısından kurtulup, başıboş bir ortama itilmişlerdir. Özenilen, gıpta edilen, taklit edilmeye çalışılan yabancı bir çevreye gelmişlerdir. Kitle iletişim araçlarının tesiri ve moda, aileyi derinden sarsmaktadır. Birçok aileler bu sıkıntıya ve perişan hayata, sırf kuru bir kavga uğruna katlanmaktadırlar. Diğer taraftan özenti sonucu bütçelerini zorlayan harcamalara gitmektedirler aile bütçesinin sarsılması önce geçimsizliğe, daha sonrada boşanmaya kadar varan bir dizi hususlara sebep olmaktadır.
Sırf maddi mülahazalarla yurt dışına giden vatandaşlarımızın aile ve çocukları, hem kendileri hem de milletimiz için büyük bir problemdir.götürülmeyip yakınları yanına bırakılan çocuklar ,aile şefkatinden mahrum ,birazda başıboş olarak yetişmektedir.yabancı ülkelerde doğan ve yaşayanları ise ,büyük kültür ve kimlik buhranıyla karşı karşıya gelmektedir.
Devamlı reklamlara muhatap olan aile israfın içine itilmektedir.buda aile bütçesini zorlamaktadır hatta geçimsizlik sebepleri arasıda,israfın önemli payı olduğu unutulmamalıdır.
Günümüzde ailelerin kendini müdafaa mekanizmaları zayıflamıştır.bunları canlandırmak gerekir.mesela,saygı,iyi örnek olma annenin mürebbilik rolü gibi.Türk ailesinin dayandığı temel değer ile şartlar ve ortamı arsında bir uyumsuzluk,belki e bir çatışkıdan söz edilebilir.bu uyumsuzluk veya çatışkıyı iki guruba ayırabiliriz.

Bu hususta özetle şu tespitin yapılabileceği söylenebilir. Ailede içi uyumsuzluk, eğer ailenin dayandığı temel değer değiştirilmek istenmiyorsa, belli sarsıntılara yol açsa bile, giderilebilir. Bu konuda Türk ailesinin geçirdiği önemli deyimlere sahip olduğu belirtilmelidir. Ancak burada vurgulanması gereken ailenin dayandığı temel değerlerin reddedilmesi, ortaya çıkan şartlara karşı destekleyici düzenlemelerin yapılmasıdır. Nitekim bugün için Türk ailesinin çeşitli nedenlerin oluşturduğu bir iç uyumsuzluk yaşadığı söylenebilir buna karşı alınacak kısa vadeli önlemlerin tespit edilmesi gerekir. Ancak sadece önlemler sınırında kalmak sağlıklı bir sonuca götürmez bu önlemlerle birlikte eğitime, kültürel değerlerin fonksiyonel hale getirilmesine, toplumsal ve ekonomik sorunların çözümünde destekleyici yöntemlerin uygulanmasına ihtiyaç vardır.ailedeki iç uyumsuzluk, ailenin dayandığı temel değerden değil, bu değerin algılanma ve yorumlanma yetersizliğinden kaynaklanmışa benzemektedir. Bu bakımdan aile fertlerinin eğitilmesi bir dereceye kadar mümkün ise de bir noktadan sonrada toplumun duyarlılığına ve devletin rasyonel ve yerinde düzenlenmesini sorumlu kılmaktadır.

2- Dış Uyumsuzluk
Devletin yada siyasi iktidarların, iletişim organlarının, bazı çevre ve kuruluşların topluma, aileye ve insana rağmen kültürel bir değişime, yani dünya görüşünü ikame etme çabalarına ağırlık vermesi. Şüphesiz bunun tarihi, siyasi kültürel bağlamda yürütülmeye çalışılması sorunun çok yönlülüğünü ortaya koyar. Türk ailesinin karşı karşıya kaldığı dış uyumsuzluğun anlaşılmasında , yorumlanmasında ve çözümlenmesinde mutlaka dikkate alınmak durumundadır. Belki de çatışma olgusunu bu bağlamda temellendirmek gerekebilir.

EVLİLİKTE KAVGA
Evlilik aylarında çiftlerin çoğu gerçekle pek ilişiği olmayan hayal dünyalarında yaşarlar. Daha evliliklerinin ilk aylarında, bir arada yaşamaya alışma devrelerinde kavga etmek bir çokları için ölüm demektir. Bu bakımdan da ilk aylarda her iki tarafta kavgadan sakınmak için ellerinden gelen çabayı harcar eşlerinde kendilerini kızdıran rahatsız eden yanlar bulsalar bile bunları içlerine atarlar. Sonunda içe atıla atıla bu duygular günün birinde ufak bir söz veya davranış sonucu taşıverir ve o zaman da kavga patlak verir. Böyle bir kavga çözümlenmeleri pek de güç olmayan çeşitli sorunların dile getirilmesine yardım eder. Bazıları kavgayı günlük çeşitli olaylarla gerilen sinirlerine bir rahatlık verme aracı olarak kullanırlar. Günlük yaşamın sinerlerimiz üzerindeki baskısı o derece fazladır ki, pek çoklarımız zaman zaman bu baskıyı azaltmaya gereksinim duyarız. Yalnız basıncı azaltmada, evdekilerle kavga etmeden daha uygun yollar vardır: Açık havada idman yapmak, sinemaya, tiyatroya gitmek, spor yapmak gibi.
Bununla birlikte sık kavga etmek eşler üzerinde birikici bir etki yapar. Her kavgada kullanılan bazı acı sözleri unutmak güç olacaktır. Kavga anında bu acı sözlerin eşleri fazlasıyla ve bunların uzun süre unutulmaması olasıdır.Evli eşler arasındaki kavgaların sıradan iki insanı kavgalarından çok daha tehlikeli ve zararlı olmasının bir nedeni de eşlerin birbirlerinin zayıf yanlarını çok iyi bilmeleridir. Kavga esnasında onun benliğini ve kişiliğini en çok kırabilecek ve dile gelip söylenmesinden korktuğu gerçekleri ortaya döküverme, içten bile değildir.

ÇOCUĞUN YANINDA AİLE MÜNAKAŞALARI
Çocuğun yanında aile münakaşalarının ve bunun yinelenmesi doğru değildir. Çocuk bunlardan endişe duyar. Bu endişenin bir şekli kendi benliğinin ne olacağı tarzındadır. Kendine ve geleceğine dair güven hissi bir bakıma emniyet hissi yetersizliği burada söz konusudur. Gayet tabii anne ve babalarına sevgisi, onları kaybetme korkusu da böyle anlarda belirecektir. Çocuğun ruh sağlığı olumsuz yönde etkilenecektir. Aile münakaşaları eğer çok gerekli ise çocuk uyuduktan sonra yapılmalıdır. Zira çocuğun bu münakaşalardan yaralanması hiç kimsenin işine yaramayacaktır. Sorunlu bir çocuğun bakımı aile için daha da güç olacaktır. Çocuk kendisine iyi bir hayat sağlamak için gösterilen gayreti bilmelidir. Bu ağırlığın anne baba ve diğer sosyal çevre bireyleri üzerinde olduğunu öğrenmelidir. Fakat bu hal asla çocuğun başına kakılmamalıdır. Sıkıntılar altında ölmüş, bitmiş intibaa da verilmemelidir. Zira bu yaşta anne ve babası çocuk için abide denilebilecek ölçüde üstündür.
ÇOCUKLARINI İHMAL EDEN ANNE VE BABALAR
Çocuklarını ihmal eden ona veya onlara kötü muamele yapan anne ve baba çoğu zaman bunu istemeyerek yapar. Bu çemberi kırmak aileye hizmet gereklidir. Çocukların içinde onları büyümeye yönelten kuvvetli bir çaba vardır. Eğer gayretlerimizi çocuğun bu kuvvetli çabası ile bağdaştırırsak onun tam olarak gelişmesini sağlamış olma yönünde çok önemli adım atmış oluruz. Çocuklarını ihmal eden anne babaların büyük bir kısmı çocuğu tanımamakla yanılgıya düşmektedirler. Çocuk arkasında ana ve babasının desteği, önünde ise onların kuvvetli tecrübe bilgisi bulunduğu müddetçe başarı yolundadır.

Etkili Aile İletişimi
Her zaman bilinen bir söz vardır:” Eğitim ailede başlar” Gerçekten de çocuğa aile içinde gereken becerileri kazandırmaya çalışıyoruz. Ama ne kadarını ve nasıl. Zaten önemli olanda “Nasıl” sorusunun cevabı.Her aile başarılı çocuklar yetiştirmek ister. Bunun için çocuklarına mümkün olduğunca iyi bir gelecek sağlamaya çalışırlar. Onları iyi okullarda okutmak ister. Bunun için aile varını yoğunu ortaya koyar tüm özverisini çocuğuna verir. Ancak yadsınan bir konu vardır ki oda çocuğun sağlıklı bir kişilik nasıl geliştireceği. Aslında hayatta her şey başarı değildir. Önemli olan çocuğun içinde bulunduğu dönemi nasıl atlattığı, nasıl bir kimlik oluşturduğudur.Çocuk aileyi yansıtır. Aile içindeki bireylerin kişilik yapısı çocuğun kişiliğini şekillendirir. Yani aile iletişim becerilerini kullanmazsa çocukta iletişim becerilerini kullanamaz. Dolayısıyla çocuk hem ailede hem de sosyal çevrede sürekli çatışa içine girer.O halde “aile çocuğa nasıl eğitim verecek, çocukta nasıl sağlıklı bir kişilik oluşturacak?”.
Elbette ki her anne baba çocuğunu en iyi şekilde yetiştirmek ister. Çocuğuna iyi niyetle yaklaşmaya çalışır. Ama anne baba iyi niyetleri kullanmasına rağmen yanlış yöntemleri kullanabiliyor. Burada ailenin vereceği iyi bir eğitim çocuğuyla kurduğu sağlıklı iletişim becerilerini kullanmasına bağlıdır. Bu sağlıklı iletişimi çocukla kurabilmek için önce onu tanımak ve onun temel gereksinimlerine saygı duymak gerekir.İşte ben de bunu düşünerek etkili iletişim kurma yollarını basit olarak size anlatmaya çalıştım . Bu kitapçıkta çocuğunuzun temel gelişimsel özelliklerini görecek, onu daha iyi tanıyacak ve daha iyi anlayacaksınız. Ayrıca sorun çözme, ben dilini kullanabilme, etkin dinleme gibi temel iletişim becerileri ile çocuğunuza daha olumlu yaklaşabileceksiniz
Her şeyden önemlisi çocuklarınızı ayrı birer kişi olarak görüp onların kişiliklerine, bağımsızlıklarına saygı duymaktır. Çocukları tanımada ve anlamada en büyük yardım aslında kitaplar değil çocuğunuz ve sizlerin arasındaki o köprüdür. Yani: ETKİLİ İLETİŞİM.
Etkili iletişim çocuğunuzla aranızdaki o köprüyü kurup ona ulaşmanızı kolaylaştıracaktır…
AİLE İÇİ İLETİŞİM
Etkili iletişimin temelinde bireyin kendisini tanıması, kendi değerlerinin ve tutumlarının farkında olması ve kendine güven yatar. İyi bir iletişimci ipuçlarını anında görür (jestler, mimikler, beden duruşu) ve onları gerçekçi olarak değerlendirir.
İLETİŞİM ENGELLERİ
1.Emir vermek, Yönlendirmek: Bu iletiler kişinin duygularının önemsiz olduğu mesajını verir. Kişi diğer kişinin istediğini yapma zorunluluğunu hisseder.
2.Uyarmak, Gözdağı vermek: Bu iletiler de emir verme ve yönlendirmeye benzer; ancak kişinin vereceği yanıtın karşılığı olacak tümceleri de içerir. Kişinin isteklerine saygı duyulmadığı mesajını verir. Bu durum kişide öfke ve düşmanlık yaratır
3.Ahlak dersi vermek: Bu tür ilişkilerde otoritenin ve zorunlulukların gücü kişiye karşı kullanılır. “yapmalısın, etmelisin” mesajlarını iletir ve bireyi karşı koymaya zorlar.
4.Öğüt vermek ve çözüm önerileri getirmek: Kişinin sorunlarını kendi kendisine çözeceği yeteneğinin olmadığına inanıldığını gösterir.
5.Öğretme, nutuk çekme, mantıklı düşünceler önerme: Bu durum aile içinde o anda herhangi bir sorun yokken çocuklar tarafından kabul edilebiliyor; ancak, sorun anında bu durum kabul edilmiyor ve daha fazla çatışmalara neden oluyor. Mantıklı düşünceler önerme çocuğun mantıksız ve bilgisiz olduğuna dair mesaj iletir.
6.Yargılamak, eleştirmek, suçlamak,aynı düşüncede olmamak: Bu iletiler çocuk üzerinde diğerlerinden daha fazla olumsuz etki yapar. Bu değerlendirmeler çocuğun benlik saygısını düşürür. Çocuklar hakkında yapılan olumsuz değerlendirmeler çocuğun kendisini değersiz, yetersiz görmesine neden olur.
7.Övmek, aynı düşüncede olmak, olumlu değerlendirmeler yapmak: Genel inanç olarak bu durumun çocuğa zarar vereceği hiç düşünülmez. Çocuğun öz imgesine uymayan değerlendirmelerin yapılması çocukta kızgınlık yaratır. Çocuklar bu iletileri anne babanın kendilerini yönlendirme ve isteğini yaptırma girişimi için kurnazlık olarak yorumlarlar. “Siz böyle söyleyince sanki ben daha çok mu çalışacağım?” gibi düşünürler. Övgü ise başkalarının yanında yapılıyorsa çocuğu utandırır. Aşırı övgü sonucunda çocuk buna alışır ve övülmeye gereksinim duymaya başlar.
8.Ad takmak, alay etmek: Çocuğun benlik saygısı üzerinde olumsuz etki yapar.
9.Yorumlamak, analiz etmek, tanı koymak: Bu durum çocuğun konuşmasını, kendi duygularını ifade etmesini engeller.
10.Güven vermek, desteklemek, avutmak, duygularını paylaşmak: Anne babalar çocuklarının duygularını tam olarak anlamadıklarında ortaya çıkar. Böyle bir durumda sorun hiç yokmuş gibi algılanıp avutma eğilimine gidilir.” Üzülme yarın her şey düzelecek, kendini daha iyi hissedeceksin” gibi mesajların verilmesi çocuğun önemsenmediği hissini verir.
11.Soru sormak, sınamak, sorgulamak: Çocuk sorgulanıyor hissine kapıldığında bu durum onda güvensizlik, kuşku oluşturur.
12.Sözünden dönmek, oyalamak, alay etmek, şakacı davranmak, konuyu saptırmak: Böyle iletiler yüzünden çocuk anne babasının onunla ilgilenmediğini, duygularına saygı göstermediğini belki de onu dışladığını, dikkâte almadığını düşünür. Çocuklar sorunlarını dile getirdiklerinde çok ciddidir. Şaka ve espriyle karşılık vermek onları incitebilir ve itilmişlik kenara atılmışlık duygusunu verir.
EŞLER ARASI UZLAŞMACI DİYALOG KONUSUNDA ON İLKE
İLKE 1: SÖYLEYİN
Aklınızdan geçen her şeyi söyleyin kaygılarınızı, korkularınızı ve isteklerinizi dile getirin. Sizin için önemli konulara eşinizin de önem vermesi için tercihlerinizi ortaya koymanız gerekir. Her duygunuzu açıklıkla paylaşmak, aranızda bir yakınlık bağı oluşturur. Bu da birbirinize olan bağın güçlenmesini ve derinleşmesini sağlar. Ayrıca kendinizi ciddiye alarak, duygu ve düşüncelerinize saygıyla kulak vererek, eşinizin de sizi anlayışla dinlemesi olasılığını arttırabilirsiniz.
Gerçekten söyleyin: İpucu vermek yada dolaylı iletişim, riski fazla, kazanç umudu az bir stratejidir. Duygu ve istekleri açıklıkla ifade etmek her zaman daha etkilidir.
Ummaktan ve merak etmekten kaçının: Eşinizin aklınızdan geçenleri okumasını ummanız, hem onu hem de sizin aklınızı karıştırır: Aynı sizin eşinizin aklından geçenleri okuduğunuzu zannettiğiniz gibi. Ummak ve merak etmek konularının alternatifi, söylemek ve sormaktır.
“Biliyorsun, bence” lere dikkat edin: Eşinize belli bir konudaki düşüncenizi daha öncede ifade ettiğinizi düşündüğünüzde sözlerinizle biliyorsun, bence diye barlarsınız oysa “biliyorsun, bence” diye başlamak yerine düşüncenizi dolaysız olarak ifade etmeniz daha doğrudur, çünkü diğeri eleştirel yöntemdir ve karşınızdaki insanın hemen kendisini savunmaya çekmesine neden olur
“İstediklerinizi söyleyin, istemediklerinizi değil”: İstemediklerinizi söyleyerek kaygılarınızı dile getirebilirsiniz, ama bu yolla istediklerinizi ifade etmiş olmazsınız. Birine istemediklerinizi söylemek, o insana renkli bir fotoğraf vermek yerine filmin negatifini vermeye benzer eşinize negatifler vermek yerine pozitifi verin, yani istediklerinizi ifade edin
“Rica edin, şikayet değil”: Şikayetler geçmişe odaklanır, umutsuzluk yaratır. Ricalar tercihlerinizi ifade eder gelecekle ilgili davranışlarınıza odaklanır ve şimdiki durumunuzu düzeltmeniz yolunda size yol gösterirler.
İLKE 2 : DUYGULARINIZI DİLE GETİRİN
Duygularınız eşinizle paylaşmanız gereken önemli bilgilerdir. Aynı zamanda duygularımızı düşüncelerimiz için bir başlangıç noktası olarak almamız gerekir. Duygular, düşünceler ve eylemler birbirinden ayrılmazlar: Üçü bir arada iş başındadır. Bir duygunuzun farkına vardığınızda, aldığınız mesajı doğru değerlendirebilmeniz için, o duygu hakkında iyice düşünmeniz gerekir. Duygularınızı bu şekilde kullanabilirseniz, kaygılarınızın, korkularınızın ve tercihlerinizin neler olduğunu anlamanızda size yol gösterirler.
“Duygular tek sözcükten oluşan etiketlerdir”: “Hissediyorum” demek bir takım duygular içinde olduğunuzu belirtir. Duygunuza utanç, neşe, sinirli, iğrenmek gibi bir etiket yapıştırıp, bu duygunuza odaklanmakla ilk adımı atmış olursunuz.
“Senin …. tığını hissediyorum” şeklindeki ifadelerinize özellikle dikkat edin : “Senin yeterince uyumadığını hissediyorum şeklindeki bir ifade bir duygunun ifadesi değil, karşıdaki insan hakkında söylenmiş bir sözdür. Karşıdaki kişinin hemen savunmaya geçmesine neden olur, çünkü bir eleştirinin yolda olduğunu göstermektedir. Çözüm duygulardan önce düşüncelerin ifade edilmesindedir.
“Duygularınızı sözcükler dökün davranışlara değil”: Duyguların davranışlarla değil sözcüklerle ifade edilmesi yanlış anlaşılma riskini azaltır ve eşinizin tepkilerinin de içten olmasını sağlar.
“Kışkırtıcı bir dil kullanmaktan vazgeçin”:kullandığınız dil duygusal anlamda ne kadar yoğunsa eşinizin yanıtları da o kadar yoğun olacaktır. Her ikinizde ne kadar duygusal olursanız, tartıştığınız konu ne olursa olsun birbirinizi düşman görmeniz o kadar olasıdır.“Benim kendimi……. hisetmeme neden oluyorsun” dememeye özen gösterin: Örneğin “Benim kendimi çok kötü hissetmeme neden oluyorsun ve ne yapacağımı bilemiyorum.” Gibi bir cümle bir suçlamadır, duygularınızı ifade etme biçimi değil. Böyle bir ifade duygularınızın sorumluluğunu sizi dinleyen kişinin omuzlarına yükler. Oysa “Kendimi çok kötü hissediyorum” cümlesi yaşadığınız durumu tanımlar bir suçlama değildir.

İLKE 3 GİRMEK YASAKTIR
Eşinizin düşünceleri hakkında konuşmamalısınız kendi düşünceleriniz hakkında konuşmanız ve eşinizin düşüncelerini sormanız çok önemlidir: Ancak eşinizin düşünceleri hakkında konuşmakla, kendi kişisel duygu ve düşüncelerinizle eşinizin kişisel duygu ve düşüncelerinin arasındaki sınırı zorlarsınız.Eşiniz hakkında konuşmak, eşinizin özerkliğini tehlikeye atar ve iki ayrı birey değil de tek bir insanmışsınız gibi olağandışı bir durum ortaya çıkar. Bireyler bağımsız kimliklerini yitirmek istemezler. Eşinizin düşünceleri hakkında yorum yapmak aranızda zıtlık doğmasına neden olurken eşinizin kaygıları yada düşünceleri hakkında soru sormak sizi birbirinize yakınlaştırır.
“Sınır ihlallerini bırakın iç görü kazanın”: Bir başkası adına konuşmak, ona ne yapması yada kendisini nasıl hissetmesi gerektiğini söylemek, o insanların sınırlarını zorlamak anlamına gelir. Bu tür sınır ihlalleri hiç farkına varmadan gerçekleşir ve ters bir tepkinin bedeli çok ağırdır.Sadece kendiniz hakkında konuşmanız ve eşinize hakkında soru sormanız gerektiğini unutmayın.Sınır ihlalinde bulunduğunuzu her fark ettiğinizde eğer duygu ve düşüncelerinizi hemen kendinize yönlendire bilirseniz iç görü kazanma becerisi elde edebilirsininiz.Sınır ihlallerinin türü:Akıldan geçenleri okumaya çalışmak.duyguları okumaya çalışmak,etiket(nitelikler)yapıştırmak eleştirmek,öğüt vermek yada yönetmeye çalışmak.
“Kördüğüm haline gelmiş konuşmaları çözün”:kördüğüm terimini eşlerin birbirlerinin duygu ve düşüncelerini ifade etmelerinden kaynaklanan karışık durumlar için kullanılıyor.Eğer eşinizin kendinizce ne düşündüğü hakkında konuşuyorsanız ve eşiniz de size karşı aynı şekilde davranıyorsa,aranızdaki diyalog zamanla çözümsüz bir hal alır bu diyalogu çözebilmek için,cümlelerinize”ben”diyerek başlayın ve sadece kendi duygu ve düşüncelerinizden söz edin,yada eşinize soru sorun
“Biz”diye konuşmamaya özen gösterin:”Biz” adılı iki özerk birey olduğunuz ve farklı duygu ve düşüncelere sahip olduğunuz gerçeğini maskeleyen bir sözcüktür.Duygu yada düşünceleriniz hakkında konuşurken biz adılını kullanmak gerginliklere yol açabilir.
“Sen …dıgın zaman ben” ile başlayan cümlelerin yarattığı cümleler:
“Sen sofrayı kurmadığın zaman ne yapacağımı bilemedim”.Diye başlayan cümleler eşinizin sizin sınırlarınızı ihlal etmeden size diyalogu sürdürme olanağı tanıdığının kanıtıdır.

İLKE 4 :HAVA KİRLİLİĞİNE HAYIR
Eşiniz hakkındaki küçük düşürücü yorumlarınız aranızdaki atmosferin kirlenmesine neden olur.Her tür mesaj karşıdaki insana nötr bir biçimde,ona değer verdiğinizi anlatır şekilde yada “seni sevmiyorum” anlamını veren zehirli bir biçimde verilebilir.Ses tonunuz neşeli olduğunuzu,zevk aldığınızı yada tatmin olduğunuzu ifade edebildiği gibi,bir şeyi onaylamadığınızı,alay ettiğinizi yada bir şeyden hiç hoşlanmadığınızı anlatabilir karşınızdaki insana.Karşıdaki insanı zehirlemek,bazen kullanılan sözcüklerin çağrıştırdığı gizli anlamlarla da mümkün olur.Zehir saçan yorumlar eşinizi kışkırta bilir. Ve birbirinizden uzaklaşmanıza neden olabilir. Bu yorumlar ilişkinizin gücünü bir birinize sevgi göstermekten,bir birinizi incitmeye yönlendirir ve benlik saygınızın ve evliliğinizin zarar görmesine neden olur
“Yaşananlar hakkında bilgi verin,eleştirmeyin”:Yaptıklarınız hakkında bir başkasından bilgi almak,kendinizi değişik bir açıdan aynada görmeye benzer. Nasıl davranmanız gerektiği konusunda seçenekler sunar size. Davranışlarınız hakkında bilgi almak daima olumlu değişmelere neden olur. Eleştiri ise zehirli bir iğne gibidir. Duygularınızı incitir ve savunmaya geçmenize neden
“zehirli sınır ihlallerinden kaçının”:Eşinizin sınırlarını ihlal eden yorumlar onun kendisini savunmaya geçmesine neden olur ,çünkü bu yorumlar onun sınırlarını aşmıştır. Eşinizi olumsuz bir şekilde yorumladığınız zaman onun hemen savunmaya geçtiğini görürsünüz,çünkü onun benlik saygısına zarar vermişsinizdir. Bu tür zehirli sınır ihlalleri aynı zamanda kaygılı,öfkeli ve ters tepkilere neden olur
“zehirli sınır ihlallerinden vazgeçin,şefkatli davranmaya ve iç görü kazanmaya çalışın”:Sınır ihlallerinin panzehiri,iç görü sahibi olmaktır iç görü sahibi olmak kendinizi tanımaktan geçer,düşünce ve duygularınızın ifadesidir,eşinizi olası en iyi açıdan görme sanatı olan şefkattir. Eşinizin iyi niyetini ve olumlu davranışlarını tanıdığınız zaman ona karşı şefkatli ve anlayışlı davranırız.

İLKE 5 :BİLGİ EDİNMEK İÇİN DİNLEYİN
Öncelikle,eşinizin söylediklerinin doğru,yararlı ve mantıklı olup olmadığını anlamak için dinleyin . Eğer dinlerken amacınız eşinizin söylediklerinin yararlı olup olmadığını anlamak ise,onun size sunduğu bilgileri anlamak için dinliyorsunuzdur. Dinlemenizin amacı bilgi edinmektir bilgi edinmek için dinlemenin karşıtı,itiraz etmek için dinlemektir. Eğer eşinizin yanlışını bulmak için dinliyorsanız,çok değerli bilgilerden yoksun kalırsınız ve aranızdaki ilişki bir çekişmeye dönüşür.
“ama”lara dikkat edin”:Ama sözcüğü daha önce söylenen her şeyi bir anda siler atar. Sizinle ilgili yorumları ama ile başlayan bir cümle ile başlarsanız,eşinizin size sunduğu bilgiyi kabul etmeyip,reddettiğinizi ifade ediyorsunuz demektir. Söylediğiniz herhangi bir şeye “ama”ile başlayan bir yanıt alırsanız ,söylediklerinizin dikkate alınmadığını düşünerek rahatsız olursunuz.
“ama”yerine “ve” kullanın :”ama” nın panzehiri ve dir.”ve” sözcüğü sözlerinize yeni bir şeyler ekleyeceğinizin belirtisidir: oysa “ama” sözlerinizden bir kısmını geri alacağınızı ifade eder. “ve” sözcüğü yada “aynı zamanda” gibi benzeri ifadelerle diyaloglarda akış sağlanır
“dikkatli dinleme konusunda alıştırma yapın” dikkat bir ışına benzer.dikkatli dinlerken eşinizin size söylediklerine odaklanırsınız. Çiftler farkında olmadan eşleri konuşurken onları dinleme konusunda ihmalkar davranabilirler. Dikkatli bir dinlemede eşler birbirlerinin sözlerine içtenlikle kulak verirler
“Dinlemek daha güvenlidir”
“ Bir savcı gibi dinlememeye özen gösterin “
“Bir dedektif gibi dinlememeye özen gösterin “
“Bir yargıç gibi dinlememeye özen gösterin”
İşittiğinizi belli edin”
“Stratejik yinelemelerde bulunun”
İLKE 6:DUYGULARA KULAK VERİN
Duygular önemli mesajlar taşır. Sözcükler gerçekleri dile getirir:duygular isi bu gerçeklere “lezzet” –olumlu yada olumsuz ,içten yada yaralayan ,tehditkar yada zevkli – katar ve böylelikle gereken tepkiyi vermenizi sağlar.Dışarıda güneş pırıl pırıl olabilir ,ama dışarı çıkıp, güneşte bir yürüyüş yapmanızı sağlayacak olan duygusal durumunuzdur. Duygulara çoğunlukla gerekli önem verilmez. Duygular dostluk yada ciddiyet gibi hep geri planda tutulur ve önemsenmez.
“ona empati gösterin
“duygulara kulak vermek güvenlidir”

İLKE 7: İKİ TARAFLI DİNLEYİN
Hem eşinizin hem de kendi sesinize kulak verebilme yeteneği ,özellikle bir eylem planı yaparken çok yararlı olur. Biri için önemli bir konu ,o anda diğeri içinde önem kazanır. Böylelikle birbirlerine “ benim için önemlisin “ mesajını veriyorlar.çiftlerin evliliklerinin yürümesi için kazanmaları gereken en önemli beceri iki taraflı dinleme olmalıdır.
“Aşırı fedakarlık yapmamaya özen gösterin
“sesleri eşit olarak yükseltin”
“zorbalık yapmamaya özen gösterin”
İLKE 8.: DİYALOGLARINIZI DOKUYUN
Diyalog konusunda başarılı olanlar diyaloglarını dokurlar:her biri kendi perspektifini ,karşısındakinin perspektifiyle birlikte dokur ve ortaya tek ve karşılıklı anlayıştan kaynaklanan yeni bir görüş çıkar. Böylelikle de konuşurken bir fikir birliğine varılır. Dokunmuş bir diyalogda şunlar koşuldur
_eşiniz konuşurken dikkatle dinlemek
_aldığınız bilgiyi yüksek sesle yinelemek
_Eşiniz sizi dikkatle dinlerken ,o konuda kendi görüşünüzü eklemek
“kaygılarınızı paylaşın”
“iyi dinleyiciler söz keser”
“Yavaş davranmak her zaman hızlıdır”
“Konuşmaları yinelerken genellemeler yapmaktan kaçının “
İLKE9: DÖRT ÖZELLİĞE DİKKAT EDİN
Etkin bir diyalogun dört önemli özelliği vardır.
“Simetri sağlayın”
Diyalogda simetri yaşayan her birinin ne kadar konuştuğudur. Eşler eşit miktarlarda konuşuyorlarsa simetri sağlıyorlar demektir.
“Kısa bölümler halinde konuşun”
“Özel konuları paylaşın”
“konuşmaları özetleyin”

İLKE 10:HAVAYI KONTROL EDİN
Çiftlerin,stresler ve gerginliklerle yüz yüze gelseler bile ,ilişkilerinin havasını kontrol etme şansları vardır. Genel koşullarınız ister sorunlu ,ister sakin olsun ,bir çift olarak kendi durumunuzu büyük ölçüde kontrol altında tutabilirsiniz. Buna hava kontrolü diyeceğiz.
_ Isıyı ve hızı kontrol altıda tutun _Kullandığınız sözcükleri kontrol edin
_Hızlandığınız taktirde ara verin
_Çıkış ve giriş yollarını planlayın
_Yorgunluk ,açlık ,hastalık ve bunalım anlarını kontrol altında tutun .
1- İç Uyumsuzluk
Ailenin dayandığı temel değerin ,zaman içinde ortaya çıkan yeni şartlara göre yorumlanması yapılmadığından veya geç yapıldığından dolayı ortaya çıkan uyumsuzluk.bunun nedeni belli bir kültürel yeterlik, birikim yokluğu olabileceği gibi, siyasi, teknik veya ekonomik kararların uygulanması sonucu şeklinde de ortaya çıkabilmektedir. Elbette daha başka nedenlerin etkisi bu arada düşünülebilir.

Aile İçinde Sağlıklı İletişimin İlkeleri

Aile İçindeki Sağlıklı İletişimin İlkeleri
Uzm. Psk. Çiğdem Demirsoy
İletişim temelde konuşmaya dayanır. Ancak konuşmak, insan ilişkilerinde yapıcı olduğu kadar yıkıcı da olabilir. Karşımızdakini bize yakınlaştırabildiği gibi uzaklaştırabilir de. Demek ki iletişim dediğimizde konuşmaktan öte bir şeyden söz ediyoruz.
Kişisel ilişkilerin sağlam bir temel üzerine kurulması açık iletişimle olur ancak bu insanların başlarından geçen olayları birbirine anlatmasıyla sağlanmaz. Kişiler etkileşimde bulundukları sırada, o anda, bu etkileşimden doğan düşünce ve duyguları paylaşabilirlerse kendilerini açmış olurlar.
Kendini açmak ise ancak “güven duyulan” bir kişiye yapılabilir. Bir insanın karşısındakine güven duyabilmesi ise zaman içinde gerçekleşir. Kurduğumuz dostluk ilişkileri, o kişilerin geçmiş yaşantılarını öğrenip, ya da şimdiki yaşam olaylarını gözleyerek onları tanımamızla oluşmamıştır. Belki bu bilgilerin de katkısı olmuştur onların yaşantısını anlamamıza ama burada esas olan o anda, orada, bizimle ilişki içindeyken ne yaşadıklarını anlayabilmek ve paylaşabilmek ve kendi duygu ve düşüncelerimizi de ona aktarabilmektir, yani etkileşim sürecidir.
Özetle söyleyecek olursak; iletişim kendini, ihtiyaçlarını, ne istediğini anlatabilmek ve karşısındakini, onun ihtiyaçlarını, ne istediğini anlayabilmektir.

Dinleme:
İletişim bir dil işlemi değil insan işlemidir, karşılıklı etkileşimdir. İletişimin en önemli özelliği iki yönlü olmasıdır. Bir konuşan, bir de dinleyen-duyan var. İletişim daima ileten ve algılayan arasında gerçekleşir.
İletişimin aracı konuşmak, ama konuşmak sadece bir araç ve araçlardan sadece biri. Biz konuşmadan da karşımızdakine bir şeyler iletebiliriz, örneğin beden dilimizle. Ya da hiç bir jest ya da mimik kullanmasa bile bazen karşımızdakinin sessiz kalması pek çok anlam taşıyabilir, onun sessizliğinde bir şeyler işitebilir, duyabiliriz. İletişimde iletiler (mesajlar) sözlü ya da sözsüz gönderilir. Sözsüz iletiler jestler, tavırlar, mimiklerdir.
İletişimde her zaman karşımızdakinin söylemek istediği ile duyduğumuz aynı olmayabilir. Bu şu demek oluyor; “dinlemek” başka şey “duymak” başka.
Gönderilen mesajı doğru yorumlayabilmek (duyabilmek) için iyi bir dinleyici olmak sağlıklı iletişimin ön koşulu. Çünkü söylenen sözdeki anlam her zaman açık olmayabilir.
İyi bir dinleyici cevabını hazırlamak için karşısındakinin konuşmasını bitirmesini bekler. Bazı dinleyiciler karşılarındakilerin ne diyeceğini bildiklerini varsayıp dinlemeyi bırakır, daha karşısındakinin konuşması bitmeden vereceği cevap hazırdır. Halbuki insanlar genelde söylemek istedikleri en önemli noktayı sona bırakırlar.
Karşınızdakinin sözlerini sonuna kadar dinleyip, yanıtınızı sonra hazırlamaya başlayınız.
* Dört temel dinleme becerisi var.
1- Pasif dinleme (Sessizlik):
Sürekli konuşan sizseniz karşınızdakinin kendini ifade etmesi, bir duygusunu veya düşüncesini anlatması zordur. Pasif dinleme (sessizlik) ilişkide bulunulan kişiye görünmeyen güçlü mesajlar iletir:
– Duygularını duymak istiyorum
– Duygularını kabul ediyorum
– Benimle paylaşmak istediğin konuda vereceğin karara güveniyorum
– Bu senin sorumluluğun, sorumlu sensin vb.
Ancak sessizlik tek başına yeterli değildir.
2- Anladığını, kabul ettiğini gösteren tepkiler:
Sessizlikle karşımızdakine “gerçekten” tüm dikkatimizi verdiğimizi kanıtlayamayız. Pasif dinleme (sessizlik) araya aşağıda sayacağımız basit onaylar sıkıştırıldığında daha etkili hale gelir. Bunun için karşımızdakinin söz ve duygularını anladığımızı gösteren sözlü ve sözsüz işaretler kullanmak yararlı olur. Gerçek dinlemenin ilk koşullarından biri de kişiyi bedenen dinler duruma geçmektir.
Bedensel dinleme ve dikkat işaretleri: Konuşan kişinin gözlerine bakmak. Konuşan kişiye doğru eğilmek, dokunmak, başı aşağı yukarı doğru sallamak, gülümsemek… Özellikle bir çocukla konuşulduğunda, ya çocuğun hizasına gelecek şekilde çömelmek, oturmak veya çocuğu kendi boyumuza göre yükseltmek, kucağa almak, yüzüne bakmak.
Sözlü işaretler: “Hı hı..” , “Hmm..”, “Oh!”, “Ya”, “Evet”, “Anlıyorum”, “İlginç”, “Öyle mi?” gibi sözlü işaretler dinleyicinin sözleri takip ettiğini daha açık bir şekilde belirler.
Bütün bu tutumlar, yani bedensel yakınlık ve bedensel dikkat, konuşanın yüzüne bakarak dinlemek, sessizlik ve dinlediğimizi belirten takip işaretleri, konuşan kişinin veya çocuğun bir sorunu olduğunda çok yardımcıdırlar. Ancak bazı sorunlar çok yoğun duygularla birlikte yaşanır. Sorun sahibi, sorunundan dolayı kızgınlık, öfke, üzüntü, dışlanma, endişe, kaygı, merak gibi güçlü duygular içinde bulunabilir. Özellikle çocuklar duygularını sözle ifade etmekte güçlük çeker ve bunları dolaylı bir şekilde dile getirmeye çalışırlar. Yetişkinlerin dünyasında da özellikle kızgınlık, öfke, kıskançlık, kaygı gibi olumsuz duygular direkt olarak ifade edilmez, bunları dile getirmek veya duymak çoğunlukla ayıp, güçsüzlük olarak değerlendirilir. “Sana çok kızıyorum” diyeceğimize”, “Sen zaten hep beni üzmek istersin” deyiveririz.
3- Kapı aralayıcılar ve konuşmaya davet:
– Senin için yapabileceğim bir şey var mı?
– O konuda konuşmak ister misin?
– Günün nasıl geçti, anlatmak ister misin?
– Düşüncelerin ilgimi çekiyor.
– Duygularını merak ediyorum.
– Benimle paylaşmak ister misin.
– Seni üzen şeyi benimle konuşmanın sana yararı olur mu?
– Bu konuda bir şeyler söyleyecek gibisin.
– Bu senin için önemli gibi görünüyor…
Bu tür tepkiler karşımızdaki kişiyi duygularını dile getirmeye, paylaşmaya yüreklendirir. Özellikle çocuklar sorun ve duygularını dile getirmekte zorlanırlar ve yüreklendirilmek isterler. Böyle bir durumda tepkilerin açık uçlu olmasına dikkat edilmelidir. Sorun (ya da duygu) anlatmak için kapı aralanıyor ama paylaşıp paylaşmama konusunda karşıdaki kişi özgür bırakılıyor. Anne-babaların çocuklarıyla ilişkilerinde sık yaptığı bir yanlış; paylaşma özgürlüğünü bırakmazlar, hatta “anneyle arkadaş olunmalı, aileyle paylaşmak gerekir, bana her şeyi anlatmalısın” gibi yargılarla ve baskılamalarla yaklaşırlar çocuklarına. Oysa doğru yaklaşılırsa ve çocuk iletişim engelleri ile karşılaşmayacağından emin olursa, yani güveniyorsa duygusunu paylaşacaktır. Sorununu bizimle konuşmak istemiyorsa bunun nedeni şimdiye kadarki ilişkide iletişim engellerinin yer almasıdır. Değerli olduğu, sayıldığı, önemli olduğu, kabul edildiği, ilgilenildiği hissettirilen kişi kendini karşısındakine yakın hisseder ve güvenir, kendine ve karşısındakine karşı olumlu, iyi duygular besler. Çocuklar da yetişkinlerden farklı değildir, aynı duygulara sahiptirler. Onlara sözlü bir çağrı yapın, sonra da yollarından çekilin. Bu işlem sırasında ya kendinizle ya da onlarla ilgili bir şeyler öğrenebilirsiniz.
4- Aktif (katılımlı)dinleme :
Kapı aralayıcılar karşımızdaki insanı konuşmaya davet eder ama sadece kapıyı aralar. Bu kapıyı nasıl açık tutacağımızı öğrenmemiz gerekir. Bunun en iyi yolu aktif ya da katılımlı dinleme dediğimiz yöntemdir. Katılımlı dinleme, dinleyen kişinin duyduklarını tekrar etmesi, özümlemesi veya yansıtmasıdır. Yani dinleyenin kendi yorumunu, mesajını katmadan yalnızca duyduğunu geri ileterek söyleneni işittiğini ve karşısındakini doğru anladığını gösteren bir söz söylemesidir.
1) Kısaca tekrar edebiliriz, veya kendi kelimelerimizle özümleyebiliriz.
2) Konuşan kişinin duygularını dile getirebiliriz.
Bize gönderilen mesajın her zaman açık olmadığını, kodlanmış olabileceğini ve yapacağımız çözümlemenin bir varsayım olduğunu unutmamak gerekir. Karşımızdakinin içinden geçeni tam olarak anlayamama, yanlış çözümleme yapma olasılığına karşı kesin bir dil kullanmaktan kaçınmalıyız. Çünkü bu yanlışlığı sıkça yapıyorsak eğer, karşımızdaki kişi anlaşılmadığını hissedecek, iletişim kesilecek, giderek bize güveni azalacak ve kızgınlık, öfke gibi olumsuz duygular gelişecektir.

Aktif dinleme ne zaman kullanılır?
Aktif dinleme karşımızdakini konuşmaya başlatmak için en iyi yol değildir. Başlangıç için basit kapı aralayıcılar ve çağrılar daha çok işe yarar. Karşımızdaki çocuk ya da yetişkin, çağrıyı kabul edip konuşmaya başlayınca duygularını anladığımızı ve kabul ettiğimizi bildirmek için aktif, katılımlı dinleme uygundur.
Aktif dinleme için gereken tavırlar:
1. Karşınızdaki kişinin söylediğini duymak istemelisiniz. Bu zaman ayırmak anlamına gelir. Zaman yoksa bunu `uygun bir dille` söylemelisiniz.
2. O andaki soruna yardımcı olmayı gerçekten istemelisiniz.
3. Duygular ve düşünceler ne olursa olsun, sizinkinden ne denli farklı olursa olsun gerçekten “kabul edebilmelisiniz”.
4. Karşınızdakinin (yetişkin ya da çocuk) çözüm bulma yeteneğine güvenmelisiniz. Bu güveni onun kendi sorunlarını çözdüğünü gördükçe kazanırsınız. (Bu, o kişinin sorununu üstlenmemek, çözüm,öneri veya emir vermemek anlamına geliyor.)
5. Duygular sürekli değil geçicidir. Olumsuz şeylerin dile gelmesinden korkmamalısınız. (Çocuklarda korku,kıskançlık, üzüntü gibi duyguları algıladığımız zaman, kabul etmekten ve isimlendirmekten korkarız, çünkü kabul eder veya isimlendirirsek bunların kalıcı olacağını düşünürüz. Çocuğun o anda korkuyor olması mutlaka “korkak” olduğu, ya da o anda kıskanıyor olması “kıskanç” olacağı anlamına gelmez)
6. Karşınızdakinin sizden ayrı bir `birey` olduğunu unutmamalısınız.
7. Dinlediğiniz kişiyi duyabilmek, onu gerçekten anlayıp kabul edebilmek için en azından bir süre kendi düşünce ve duygularınızı askıya alabilmelisiniz (EMPATİ).
Aktif dinleme, gerçekten de gönderilen iletiyle tam olarak ilgilenebilmek için kendi düşünce ve duygularınızı askıya almayı, yani empati kurmayı gerektirir. Bu kolay bir işlem değildir. Karşımızdakinin duygularını ve durumunu gerçekten anlayabilmek için onun yerine geçmek, kendini onun yerine koymak gerekir. Yani olaylara ve duruma karşı tarafın gözüyle, algılarıyla bakabilmek. Bu zordur, çünkü karşımızdaki insanın kendi görüş açısıyla ne düşünüp ne hissettiğini doğru olarak anlamak, dünyayı onun gözüyle görmek, o an için onun yerinde olmak için gösterdiğimiz çaba kendi tavır ve görüşlerimizin de değişme riskini getirir. Başka bir deyişle insanlar gerçekten anladıkları zaman değişirler. Karşımızdakinin “yaşadıklarına açık olma”nın, kendi yaşadıklarımızı bir kez daha yorumlamamızı gündeme getirme ihtimali vardır ve bu korkutucu olabilir.
Neyin doğru, neyin yanlış olduğu konusunda değişmez ve çok güçlü düşünceleri olan kişiler başkalarıyla ilişkilerinde sıkıntı çekecektir. Çünkü bir kimse kendi değer ve inançlarından, bunların doğruluğundan ne denli eminse onları başkalarına kabul ettirmeye de o denli eğilimlidir demektir. Ve bunun da iletişim sorunlarına yol açması kaçınılmazdır.
Etkili bir iletişim için aşağıdaki teknikleri kullanmak yararlı olacaktır.
Dinlemek
Soru sormak
Başkalarının fikrini geliştirmek
Yapıcı tartışma
Açıklığa kavuşturmak
Özetlemek
Katılıma çağırmak
Takdir etmek

AİLE İÇİNDE VE TOPLUMSAL ALANDA ŞİDDET

ARAŞTIRMANIN TÜRÜ : UYGULAMALI ARAŞTIRMA
ARAŞTIRMANIN KAPSAMI : TÜRKİYE GENELİ
YÖNTEM : ALAN ARAŞTIRMASI
BAŞLAMA TARİHİ : 1997
BİTİŞ TARİHİ : 1998

Aile içinde ve toplumsal alanda şiddet konulu araştırma ile aile içerisindeki ve toplumsal yaşam alanındaki bazı değişkenler ile bireylerin şiddet içeren davranışları ve şiddet eğilimleri arasında bir ilişkinin olup olmadığını ve eğer varsa ilişkilerin nicelik ve niteliklerini araştırmak amaçlanmıştır. Aile ve toplumsal yaşam alanlarındaki bazı değişkenler (ailenin ekonomik gelir düzeyi, bireylerin eğitim düzeyi, aile içi meslek yapısı, aile içindeki rol ve statü dağılımı, aile içi iletişim biçimi, gelecekle ilgili beklentiler gibi) ile aile içi şiddet arasındaki ilişki incelenmiştir.
Araştırmanın çarpıcı bulgularına bakıldığında şiddet ölçeğinden alınan puanlara göre katılanların %35’inde şiddet eğilimi 40 puanın, %2’sinde 60 puanın üzerinde bulunmuştur. Kadınların aldığı puanlar erkeklere göre belirgin biçimde daha düşüktür. 15-22 yaş grubunda belirgin biçimde yükselen şiddet ölçeği puanları; şiddet gösterme eğilimleri açısından gençlerin en önemli risk grubunu oluşturduklarının adeta kanıtı niteliğindedir.
Evli ve/veya başından evlilik geçmiş kişilerin, genel populasyona göre şiddet ölçeğinden aldıkları puanlar nispeten biraz daha düşüktür, ama bunda tek başına evlilikten ziyade yaş ile ona bağlı geçmiş olayları unutma, geçmişe olumlu bakma gibi diğer faktörlerin de bir rolü olabilir. Evli olup olmama, şiddet ölçeğinden alınan puanları etkilemesi açısından cinsiyet ve yaş kadar önemli bulunmamıştır. Evli ve/veya başından evlilik geçmiş kişiler, ancak %3.3 oranında eşleriyle sık sık kavgaya varan münakaşalar yaptıklarını söylemektedirler. Kadınların %10`u eşlerinden sık sık (%3.6) ve ara sıra (%6.5) dayak yediklerini bildirirlerken, erkeklerin %2.1`inin sık sık, %1.2`sinin ara sıra eşleri tarafından dövüldüklerini söylemeleri ilginçtir. Eş tarafından dövülme oranları, yaşa göre çok farklılık göstermemektedir.
Kadınların %12.3`ü eşleri tarafından sık sık ve ara sıra hakarete uğradıkları; eşin hakaretine uğrama oranının kadınlarda iki misli fazla olduğu ama yaşla birlikte değişmediği saptanmıştır.
14 yaşından büyük kişilerin karı-koca ilişkilerindeki gerginleşme nedenleri arasında en çok yer verdikleri durumlar, “eşin evle ilgilenmemesi” (%66.2), “eşin saygısız tavır ve davranışları” (%56.6), “eşin kötü alışkanlıkları” (%56.5) olarak sıralanmaktadır. Bu değerlendirmeler, bir bakıma gerçek hayatın yansımaları olduklarından aile içi gerilimlerin nedenlerini araştırmaya ve bu gerilimleri azaltmaya yönelik girişimlerin hangi konular üzerinde yoğunlaşması gerektiği konusunda bir fikir vermektedir.
Eşler arasındaki şiddetin yukarıda belirtilenlerin dışında kalan bazı özgün yönleri de bulunmaktadır. Orneğin eşle kavgaya varan münakaşalar yapma oranı arttıkça, (özellikle kadınların) eş tarafından dövülme oranlarının arttığı, aynı durumun eşin hakaretlerine maruz kalma açısından da geçerli olduğu ortaya çıkmıştır. Eşler arasında duygu ve düşünce paylaşımı yönünden ne kadar uyumlu ve tatmin edici bir ilişki varsa, şiddet ölçeğinden alınan puanlar da o ölçüde artmaktadır, üstelik bu durumdan kendilerini değil eşlerini sorumlu tutanlarda da bu artış çok yüksek oranlara ulaşmaktadır. Ancak burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta kişilerin yarısından fazlası da “ara sıra” ve “çok az” da olsa kavgaya varan münakaşalar yaptıklarını bildirmektedirler. Demek ki uyumlu ve tatmin edici bir evlilik ilişkisi olabilmesi için, eşle kavgaya varan münakaşalar yapılmaması gerektiği, görüşülenlerin büyük bölümünce koşul olarak görülmemektedir. Araştırma, eşle duygu ve düşüncedeki paylaşım düzeyleriyle cinsel yaşamdaki paylaşım düzeyleri arasında birebir olmasa bile büyük ölçüde bir mütekabiliyet ilişkisi olduğunu ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla cinsel paylaşım düzeyleriyle eşler arasındaki ilişkiler, duygu ve düşüncedeki paylaşım düzeyleriyle eşler arasındaki ilişkilere büyük ölçüde benzemektedir. Cinsel yaşamdaki paylaşım, eşler arasındaki ilişkinin dolayısıyla evlilikte şiddet görünümlerinin iyi bir ölçütü gibi görünmektedir. Bir başka olgu, evlilikte şiddet görünümlerinin iyi bir ölçütü, ailedeki karar alma süreçlerine katılımdır. Ailedeki karar alma süreçlerine üyelerin katılımı arttıkça, eşler arasındaki duygu ve düşünceleri paylaşım düzeyi açısından tatmin edici ve uyumlu ilişki olasılığı da artmakta; aynı şekilde eşler arasındaki şiddet görünümleri de gerilemeye uğramaktadır. Ailedeki karar alma süreçlerine üyelerin katılımları arttıkça, evde çocukların dövülme sıklıkları da belirgin biçimde azalmaktadır.
Çocuklu ailelerin çocuklarının yaramazlıkları karşısında uyguladıkları yöntemler arasında “açıklama ve ikna etme” çok yüksek oranlarla ilk sırada yer almakta, onu “azarlama, utandırma”, “cezalandırma ve yoksun bırakma” ve “korkutma” izlemektedir. Evde çocukların hiç dövülmediğini söyleyen aileler yüzde 55 oranındadır; çocuklarını ayda birden fazla ve çok şiddetli dövdüklerini söyleyenler yüzde 3, yılda 1-10 arası çok şiddetli dövdüklerini söyleyenler yüzde 1.5 oranındadır. Ailelerin yüzde 40`ı ise çocuklarını hafif şiddette dövdüklerini belirtmektedirler. Evde çocukları dövmeyi daha çok annelerin üstlendiği görülmektedir.
7-14 yaş grubundakilerin yüzde 22`si bir, yüzde 2`si daha fazla evden kaçmışlardır. Bir kez evden kaçma erkeklerde, birden fazla evden kaçma kızlarda daha fazladır. Yine aynı yaş grubundaki öğrencilerin yarısına yakını cinsiyet farkı olmaksızın, öğretmenlerinden, diğer öğrencilerden, okul dışındaki başka kimselerden bir biçimde rahatsız edici davranışlara maruz kalmışlardır.
Şiddete maruz kalınan bir çocukluk yaşamak, sonraki yaşamda ailede ve toplumsal alanda bir şiddet uygulayıcısı olma şansını artırmaktadır ve büyük olasılıkla tüm bu alanlardaki şiddet zincirinin temel ve başlatıcı halkasını oluşturmaktadır. Bu açıdan Türkiye`deki şiddet eğilimlerini düşürmenin yolu, çocuk eğitiminde şiddeti bir yöntem olarak kullanmaktan kaçınmaktır.
Ailenin yapısal özelliklerinden olan birey sayısının 7`ye kadar artması şiddet ölçeğinden alınan puanları da artırmaktadır. Birey sayısı 7`yi aştığında şiddet ölçeği puanları gerilemektedir.
Aile içi dayanışma ile akrabalarla görüşme ve yardımlaşma oranları azaldıkça, şiddet ölçeği puanları yükselmektedir.
Alkol ile şiddet arasında da açık bir ilişki görülmektedir.
Bireylerin eğitim düzeylerindeki artışa bağlı olarak, şiddet eğilimleri azalmaktadır. Aynı şekilde gelecekle ilgili beklentilerdeki olumluluk düzeyine bağlı olarak da şiddet eğilimleri azalmaktadır.
Siyasal sistemle ilişkileri kötü olan bireylerin şiddet eğilimleri ile siyasal sistemle ilişkileri iyi olan bireylerin şiddet eğilimleri arasındaki farklılaşmalar anlamlı bulunmuştur.

AİLE İLETİŞİMİ

ETKİLİ AİLE İLETİŞİMİ

————————————————————————

Değerli anne-babalar,

Her zaman bilinen bir söz vardır:” Eğitim ailede başlar” Gerçekten de çocuğa aile içinde gereken becerileri kazandırmaya çalışıyoruz. Ama ne kadarını ve nasıl. Zaten önemli olanda “Nasıl” sorusunun cevabı.

Her aile başarılı çocuklar yetiştirmek ister. Bunun için çocuklarına mümkün olduğunca iyi bir gelecek sağlamaya çalışırlar. Onları iyi okullarda okutmak ister. Bunun için aile varını yoğunu ortaya koyar tüm özverisini çocuğuna verir. Ancak yadsınan bir konu vardır ki oda çocuğun sağlıklı bir kişilik nasıl geliştireceği. Aslında hayatta her şey başarı değildir. Önemli olan çocuğun içinde bulunduğu dönemi nasıl atlattığı, nasıl bir kimlik oluşturduğudur.

Çocuk aileyi yansıtır. Aile içindeki bireylerin kişilik yapısı çocuğun kişiliğini şekillendirir. Yani aile iletişim becerilerini kullanmazsa çocukta iletişim becerilerini kullanamaz. Dolayısıyla çocuk hem ailede hem de sosyal çevrede sürekli çatışma içine girer.

O halde “aile çocuğa nasıl eğitim verecek, çocukta nasıl sağlıklı bir kişilik oluşturacak?”.

Elbette ki her anne baba çocuğunu en iyi şekilde yetiştirmek ister. Çocuğuna iyi niyetle yaklaşmaya çalışır. Ama anne baba iyi niyetleri kullanmasına rağmen yanlış yöntemleri kullanabiliyor. Burada ailenin vereceği iyi bir eğitim çocuğuyla kurduğu sağlıklı iletişim becerilerini kullanmasına bağlıdır. Bu sağlıklı iletişimi çocukla kurabilmek için önce onu tanımak ve onun temel gereksinimlerine saygı duymak gerekir.

İşte ben de bunu düşünerek etkili iletişim kurma yollarını basit olarak size anlatmaya çalıştım . Bu kitapçıkta çocuğunuzun temel gelişimsel özelliklerini görecek, onu daha iyi tanıyacak ve daha iyi anlayacaksınız. Ayrıca sorun çözme, ben dilini kullanabilme, etkin dinleme gibi temel iletişim becerileri ile çocuğunuza daha olumlu yaklaşabileceksiniz

Her şeyden önemlisi çocuklarınızı ayrı birer kişi olarak görüp onların kişiliklerine, bağımsızlıklarına saygı duymaktır. Çocukları tanımada ve anlamada en büyük yardım aslında kitaplar değil çocuğunuz ve sizlerin arasındaki o köprüdür. Yani ETKİLİ İLETİŞİM.

Etkili iletişim çocuğunuzla aranızdaki o köprüyü kurup ona ulaşmanızı kolaylaştıracaktır…

ÇOCUĞUNUZU TANIYOR MUSUNUZ?

Ergenlik hızlı büyüme ve gelişmenin olduğu kız erkek cinsel özelliklerinin belirdiği ilk gençlik dönemini kapsar. Ergenlik dönemi kızlarda 13-14, erkeklerde 14-15 arasında değişir.

\———————–\——————————————————

ERİNLİK (BULUĞ) ERGENLİK (13-14, 15 )

Hem bedensel hem de ruhsal yönden hızlı bir değişim içindedir. Bedensel görünüm sonucu kızlar kadınsı, erkekler erkeksi görünüme girerler. Çocuğun buluğ çağına girdiğini anlamak için:

•Kızlarda adet görmesi
•Erkeklerde gece boşalması
•Sabahın ilk idrarının alınmasında CEREATINE maddesinin ortadan kalkması
•Çocuğun kemik gelişimi (el, diz, eklem)

Çocuğu buluğ çağına hazırlayan şey: GONODOTROPİK HORMON à Hipofiz bezi salgılar. Ergenlik döneminde bu hormon önce kadınlarda yumurtalıkları, erkeklerde de testisleri geliştirir.

İkinci derecede bedensel özellikler görülür

•Erkeklerde sakal, bıyığın çıkması
•Kızlarda göğüslerin büyümesi, kalçaların genişlemesi
•Çocuğun şeffaf derisinin ergenlik dönemi ile değişmesi
•Yağ dokusunun artması
•Ter salgısının artması ve kokması
•El ve ayaklarda hızlı büyüme (Bu durumda çocuk vücudunu tam olarak kontrol edemez. Böylece bu durum çocuğun davranışlarına yansır. Örneğin sakarlık olayı.)

Çocukta yeni bir tip meydana geliyor. Ancak çocuktaki bu durum onda hayal kırıklığına neden olabilir. Bedensel değişimin artması çocuklarda bir takım fizyolojik rahatsızlıklara neden olabiliyor.(bel ağrıları, bacak ağrıları….)

Ayrıca cinsiyet özelliklerini erken kazanmak kızlarda ve erkeklerde kaygı durumlarını oluşturabiliyor.

İşte ergenlerdeki bu fizyolojik değişimler davranışlara yansıyor.

DAVRANIŞLARDAKİ DEĞİŞİMLER:

Yalnızlık isteği:

Her genç yalnızlığını paylaşacağı ayrı bir odasının olmasını ister. Odasında saatlerce kalabilir. Küçük nedenlere kızabilir, kırılabilir. Gencin bu isteğinin doğal karşılanması gerekir.

İsteksizlik oluşabilir:

Hızlı bir bedensel gelişme içinde oldukları için bu durum enerjilerini tam olarak kullanamamalarına neden oluyor. Tüm enerji bedene yansıyor. Sonuçta isteksizlik oluşabiliyor. Bir takım ağrılar, sızılar oluşabiliyor. İşte tüm bu durumlar derslere de yansıyabiliyor. İlkokulda elde edilen başarıda düşüş görülebiliyor. Bununla başa çıkmak çok önemli. Bu başarısızlık durumunda kaygı duymamak gerekir. Bunun geçici olduğunu düşünmek en doğru çözüm olur.

Bu dönemde isteksizliğe bağlı olarak can sıkıntısı da oluşabiliyor ve can sıkıntısı uzun sürebiliyor. Ayrıca huzursuzluk oluşabiliyor. Bunun nedeni ise bedendeki değişimlerdir. Sürekli bir şeylerle ilgilenme, meşgul olma isteği var. Ergen hareketli, kıpır kıpırdır. Bu durum okul için de söz konusudur.

Toplumsal zıtlık durumu:

Sürekli içinde bulunduğu ortama karşı çıkar. Bu nedenle çevresi ile olan ilişkilerinde zaman zaman geçimsizlik oluşabilir.(gerek aile, gerek okul, gerek arkadaş ilişkilerinde)

Otoriteye karşı direniş eğilimleri:

Ev ortamında mutlaka otoriteyi temsil eden birisi vardır. Ya anne ya baba ya da ağabey, abla. Gelişmekte olan ergenin karşı çıkacağı ilk kişi otoriteyi temsil eden kişidir. Eğer otoriteye karşı çıkamıyorsa bu istek ergende daha da alevlenecektir. Özellikle 13 yaş kişinin en huzursuz olduğu en geçimsiz olduğu, her şeye karşı çıktığı bir dönemdir. Otoriteye karşı gelemeyen bireylerde bavı davranış bozuklukları oluşuyor:

•Olay yaratmak
•İnsanları kızdırmak
•Yerli yersiz ıslık çalmak
•Dikkatsizlik
•Kabalık
•Sabırsızlık
•Dalgınlık, aldırmazlık
•İnatçılık
•Kafa tutma
•Şüphecilik

Bu bozukluklar cinsel olgunlukla birlikte düzelme gösterir.

Karşı cinse olan zıtlık:

Genellikle bu dönemde kızlar ve erkekler birbirlerini sevmezler. Ancak birbirleri olmadan da yapamazlar. Sürekli karşı cinsten olanları küçük düşürme eğilimime girebiliyorlar.

Duygululuğun artması:

Bu dönemde ergenler çok fazla duygusal olabiliyorlar. Ancak bu durum biçim değiştirerek kendisini gösterir:

•Karamsarlık oluşur.
•Kendilerine söylenen şeyleri ters anlarlar.
•Çabuk sinirlenirler.
•Hiçbir şeyden memnun olmama.
•Küçük şeylerden dolayı hemen ağlama görülebilir.

Kendilerine olan güven duygusu azalabiliyor:

Çocukların kendilerine olan güvenlerinin azalmasının nedeni onlardan beklenen rollerin yoğunluğudur.

İyi bir öğrenci……….

İyi bir evlat…………

İyi bir abla ya da ağabey……….

İşte çocuklardan beklenen mükemmeliyetçi özellikler özgüveni sarsıyor.

Ayrıca bu dönemde çekingenlik oluşabiliyor ve kendilerini bu yönde gizleme eğilimi görülebiliyor.

Hayalcilik oluşabiliyor. Genç nelerden yoksunsa nelere arzu duyuyorsa o şeylerin hayalini kurar.

ERGENLERİN KAYGILARI

Bedeninin fiziksel özelliklerinin normal olup olmadığı durumu kaygı yaratabiliyor. Cinsiyetinin normal gelişip gelişmediği ve cinsiyetinin bir takım özellikler kaygı durumlarını yansıtabiliyor. Örneğin: ayaklarının büyük olduğunu düşünen genç daha küçük ayakkabı isteyebilir. Ellerini saklar. Sivilceli yüzlerine, düzensiz dişlerine karşı kaygı duyabilir.

Acaba ben tam bir kadınsı özelliklere sahip miyim?

Acaba ben tam bir erkeksi özelliklere sahip miyim? düşüncesi sürekli zihinlerini meşgul eder.

Cinsellikle ilgili konuları genellikle aileleri ile paylaşmazlar. Arkadaşları ile paylaşırlar, çeşitli yayınlar takip ederler.

Cinselliğin dışında din ahlak, felsefe, siyasal konuları da yoğun olarak arkadaş aralarında konuşurlar.

Bakın anne ve babalar bu yaşlardaki çocuklarının hangi davranışlarından yakınıyorlar:

•Hırçınlaştı, ders çalışmıyor. Sorumluluk duygusu yok. Canım sıkılıyor diyor. En küçük isteklerini sert bir dille ifade ediyor. Kardeşlerini kızdırmaktan zevk alıyor.
•Okuduğunu anlamıyor gibi, durgunlaştı, dalgınlaştı. Çabuk karamsarlığa kapılıyor. Ara sıra hiç yoktan huzursuzlaşıyor, sert karşılık veriyor.
•İleri derecede alıngan. Derslerinde yine başarılı ama oyuna, eğlenceye daha da düştü. Olur olmaz şeye ağlıyor. Evde huysuz, dışarıda ise çok sıkılgan.
•Her istediğini yaptırmak istiyor. Aşırı süsleniyor. “Siz bana karışamazsınız.” diyor.
•Derslerinde başarılı hiç sorun çıkarmayan bir çocuktu iki kez okula gitmemiş, arkadaşları ile gezmiş. Sorunca yalan söyledi. Bu davranışı bizi çok şaşırttı.
•Çok harçlık istiyor, çok geziyor; eve girmek istemiyor. Spora çok düştü. Dersleri ile ilgilenmiyor. Banyoya sokamıyoruz, ellerini bile yıkatamıyoruz. Saçını kestiremiyoruz.
•Son derece asi ve hırçın olmaya başladı. Başına buyruk olmak istiyor. Dayak, kötü söz, tatlı söz hiçbiri sonuç vermiyor. Bir ruh hekimine götüreyim mi?… gibi yakınmalar sürüp gidiyor.

Ergenlik dönemi bireyin kendisi ile ilgilendiği dönemdir. Bu ergenlerin kaygılarının sıkıntılarının çeşitliliğinden kolaylıkla anlaşılır. Ergenlerde gözlenen kaygı alanları çok çeşitlidir. Yapılan araştırmalarla da bu net olarak ortaya çıkmıştır. O halde kaygı konularını şöyle sıralamak mümkün:

Sağlıkla ilgili kaygılar:

Yeterli uyuyamamak, gevşeyip rahatlayamamak, sakarlık, bedensel görünüm, gerginlik, güzel ya da yakışıklı olamadığını düşünmek, kısa boylu olmak…

Kişilik ile ilgili kaygılar:

Kendini aşağı görme, kendisine güveni olmamak, kendisini yetersiz görmek, sık sık öfkeye kapılmak, küçük şeylere üzülmek, olayları çok ciddiye almak….

Aile ve ev yaşamına ilişkin kaygılar:

Kendisine ait bir odasının olmaması, cinsel sorunlarını ailesi ile paylaşamaması, arkadaşları ile dışarı çıkamaması, çocuk yerine konmak, ailesinin arkadaş çevresine,tercihlerine, isteklerine karışması, özgürlüğünün kısıtlanması….

Sosyal ilişkilerine yönelik kaygılar:

Yeni tanıştığı insanlarla nasıl konuşacağını bilememe, yeterince arkadaş edinememek….

Din ahlak konularındaki kaygıları:

Ölüm korkusu, din konusunda daha fazla bilgi istemek, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilememek…

Okulla ilgili kaygıları:

Dikkâtini toplayamama, çalışma yöntemini bilememe, çalışırken hayal kurma, derse kendisini verememe, çalışmak isteyip de çalışamama, kendisini derste ifade edememe, etkili bir programının olmaması, not kaygısı, sınav kaygısı, uzun bir süre kendisini TV’den alamama, zaman kaybı….

Meslek seçimi ile ilgili kaygılar:

Hangi mesleği seçeceğini bilememek, yeteneklerinin ilgilerinin ne olduğunu bilememek, ailesinin meslek seçimine karışması….

ERGENLERİN ÇELİŞKİLERİ (Ergenleri çelişkili ruhsal durumları)

•Gençler aşırı derecede bencildirler. Bunun tam karşıtı fedakar davranışlarda bulunabiliyorlar. Bu durum sonuçta bir çelişki oluşturuyor.
•Otoriteye karşı direndikleri halde kişiler bağlandıkları kişiye sonuna kadar bağlanabiliyorlar. Bu durumda çelişki yaratıyor.
•Genç kendisine karşı çok nazik ve samimi , saygılı davranılmasını ister. Ancak genç başkasına karşı kaba ve sert davranabiliyor.
•Çok iyimser, her şeye dört elle sarılan yorulmaz olmasına karşın; kötümser, içe kapanık, uyumsuz olabiliyor.

KİMLİK VE ARKADAŞLIK

Bu dönemin temel gelişimsel özelliği kimlik oluşturmaktır. Eğer birey daha önceki gelişimsel dönemlerini sağlıklı bir biçimde atlattıysa ya da gerek ailevi gerekse sosyal ilişkilerindeki çatışmaları çözebildiyse sağlıklı bir kimlik oluşturur. Daha sonraki genç yetişkinlik, onu takiben yetişkinlik ve diğer gelişimsel dönemlere sağlıklı bir biçimde girer ve bu dönemleri sağlıklı bir biçimde sürdürür.

Kimlik oluşumu özdeşleşme ile başlar. Yani genç çevresinde gördüğü, beğendiği, etkilendiği, değerli saydığı kişileri kendisine mal eder, onlarla özdeşleşir. Bu kişiler gencin öğretmeni, arkadaşı, kardeşi,sevdiği sanatçıya da bir roman kahramanı olabiliyor. İşte genç bu kişilerin giyim tarzlarını, konuşmalarını, tavır ve davranışlarını taklit eder, onlarla bu anlamda özdeşleşir. Bu aşırıya kaçmadıkça doğal bir süreçtir. Ergende böyle davranışlar görüldüğünde ergen küçük düşürülmemeli, onunla alay edilmemelidir. Çünkü bu doğal bir gereksinimdir ve sonuçta ergen özdeşleşme yoluyla kimliğini bulacaktır.

Bir de ergenlik döneminde morotoryum denilen bir duraklama söz konusudur. Bu çocuk rollerini bırakıp yeni bir rol edinme yani genç rollerini üstlenmedeki durumdan kaynaklanır.

En hassas, en stresli bir dönemin bir başlangıcıdır. Özellikle 13 yaş üzerinde durulması gereken bir yaştır. Bu dönemde ergen daha huzursuz, daha gergin ve uyumsuz bir yapı içindedir. Çocuğun kolaylıkla dışarıya kapılabileceği, olumlu, olumsuz faaliyetlere yönelebileceği bir dönemdir. Bu nedenle özellikle bu dönemde ergenin sosyal ilişkilerinin,arkadaş çevresinin bilinmesi ve çocuğa fark ettirilmeden kontrol altına alınması gerekiyor.

Ergenlikte grup kimliği önemlidir. Bu nedenle ergenin arkadaşları ve arkadaşları ile yaptığı şeyler önemlidir. Ergenin arkadaşlarını gözleyerek onun ruhsal problemlerinin farkına varabiliriz. Kısaca arkadaşlık ruh sağlığının belirleyicisidir. Örneğin bir genç arkadaşlarına aşırı derecede bağlılık duyuyorsa aile içinde çözemediği çatışmalar olabilir, sevgi ya da ilgi ihtiyacı tam olarak karşılanamıyor olabilir. Başka bir örnekse genç ya yaşından küçüklerle oynuyorsa ya da sürekli karşıt cinslerle oynuyorsa cinsel kimlik problemleri olabilir. Örnekleri bu anlamda çoğaltmak mümkün.

Bu dönemde olumsuz arkadaş gruplarından en çarpıcı örnekse çete gruplarıdır. Çete gruplarında bulunan gençlerin %90’ının aile içinde problemleri var demektir. Yapılan araştırmalarda da bu kanıtlanmıştır. Bu çocuklar ailelerinde bulamadıkları ilgi ve sevgi ihtiyacını grup içinde telafi ediyorlar. Ailelerinden yeterince ilgi görememeleri dolayısıyla olumsuz bir takım faaliyetlere girip ( alkol kullanımı, şiddet olaylarına katılma, bir ideolojiye sımsıkı bağlanıp olumsuz etkinliklere girme, uyuşturucu kullanımı, cinsel taciz olayları, hırsızlık gibi yasa dışı faaliyetler….)çevrenin ilgisini çekme niyetine girebiliyorlar.

Çetelerin kurulmasındaki en ciddi yaş 11-13 yaşları arasıdır. Önce oyun grupları şeklinde kuruluyor, daha sonra bu gruplar suç alt kültürüne yani çetelere dönüşüyor.

Çetelerin oluşmasındaki belli başlı faktörler:

•Dil güçlükleri: Konuşulan dili anlamama ya da çocuğun konuştuğu dilin başkaları tarafından anlaşılmaması.
•Okulda karşılaşılan güçlükler: Başarısızlık, okula devamsızlık, okulda iyi bir arkadaş çevresinin oluşmaması…
•Her türlü ayrımcılık: Din, mezhep, dil, ırk ayrımı
•Düşük ekonomik durum:
•Aile ocağındaki yıkıntı: Üvey anne baba tutumları, ailenin ilgisizliği…
•Çocuğun içinde bulunduğu gruptan dışlanması: Çocuk çeteyi prestij sağlamak,bir mevkii sağlamak açısından bir araç kabul etmekte ve çeteye katılmaktadır. Çeteye katılan kişinin bazı kişilik sorunları çözümlenememiştir. Özellikle güvensizlik duygusu çete içinde kaybolur.

Çetelerde aşırı bir dayanışma söz konusudur. Çeteye girmek isteyen kişiler önce sadece heyecan duymak için birlikte küçük suçlar işlerler. Eğer işlenen suçlar cezasız kalırsa bu sefer daha büyük suçlar işlemede adım atarlar. Çete içinde suçlar bir adet-gelenek halini alır ve yeni üyelere suç tekniği öğretilir, birey işlediği suçlardan dolayı suçluluk duygularına kapılmaz. Çünkü bunu bireysel olarak işlenmiş bir suç değil; grubun suçu olarak algılar.

Bu dönemde ergenlerin yalnızlık ihtiyacı çete içinde engellenerek ortadan kalkar ve kişi daha doyumlu olur, kendisine benzeyen insanların da olduğunun farkına varır. Başka insanların da kendisi gibi yalnız,başarısız olduğunu bildiği zaman rahat ederler.

Ayrıca sigara, alkol gibi madde kullanımları da bu dönemde başlıyor. Önce özenti olarak kullanılıyor. Daha sonra birey bu maddelere sorunları oldu zaman yaklaşıyor ve bunları sorunlardan kaçma yolu olarak algılıyor. En son aşama da ise alışkanlık halini alıyor.

İLGİLERİNİN ÖZELLİKLERİ

•Ergenlerin ilgilerinde bir ölçüsüzlük vardır.
•Duygu, düşünce ve davranışlarında bir aşırılılık söz konusudur.
•Ergenlikte ilgiler çabuk söner ve yeni ilgiler ortaya çıkar.
•İlgilerde artış görülür ve değişik ilgilere verdiği değer de değişir.
•Ergenlik döneminin başında ilgilerde bir dengesizlik görülür. Ergenlik yılları ilerledikçe bu dengesizliklerde de azalmalar görülür.

ERGENLİKTE İNTİHAR

Ergenlik döneminde yoğun olarak görülen bir durumdur. Nedeni moda ya da paylaşılan bir duygu gibi görülmesidir. intihar nedeni olarak kişi kendisi ile ilgili değil ailesi ile ilgili şeyleri ortaya atıyor özellikle intihar örnekleri ve görüntüsü insanları çok etkiliyor ve ümitsizlik duygularını oluşturuyor.

Eğer kişilerin çocukluk yaşantılarında, ailesinde intihar geçmişi varsa bu çocukların ya da kişilerin intihar etme olasılıkları fazladır.

İntiharın önemli nedenlerinden birisi de depresyondur. Depresif kişiler olayları hep kendilerine mal ederler, olayların tek sorumlusunun kendileri olduğunu düşünürler. Ailevi problemler,çözülmemiş hastalıklar… depresyona neden olur ve depresyonun son noktası da intihardır.

“Çocuğunuzu tanıyarak eğitime başlayınız”

J.J.Rousseau

AİLE

Aile bir ilişkiler sistemidir. Aile demekle neyi kastediyoruz? Soyut anlamda kişiler arası ilişkileri içeren belli kuralları olan bir düzendir.

Aile sistemi dediğimiz zaman aile içindeki bireylerin birbirleriyle nasıl etkileşimde bulunduklarını düzenleyen kuralların tümünü kastederiz.

Birey Davranışları İle Tüm Aileyi Yansıtır:

Her birey kendi benlik tanımlaması içinde ailenin tüm düzenini yansıtır;koşullar olanak verildiğinde, kendi bildiği türden bir aile ortamı yaratmaya girişir. Daha doğrusu koşul ve olanakları kendi bildiği aile türünden bir aile yaratacak biçimde kullanır. Bu nedenle babası alkolik olan bir kız alkolik bir adamla evlenir; annesi tarafından ilgi, sevgi görmemiş, yalıtılmış bir erkek ise anneleri gibi duygusal yönden soğuk kadınlarla evlenirler. Aile içindeki roller böylece kuşaktan kuşağa kendi kendini böylesine yineler

AİLENİN TEMEL GEREKSİNİMLERİ

1.Değerli olma duygusu: Aile içindeki etkileşim çocukları ya “ben değerliyim” ya da “değersizim” duygusuna götürür. Bu gereksinim aile içinde yerine getirilmezse çocuk her türlü davranışla bu duyguyu elde etmeye çalışır. Ergenlik çağındaki erkek çocukların çete(gang) kurarak çoğu kez ölümle sonuçlanan çatışmaları da, kendilerini önemli görmeyen aile ortamlarına bir tepki olarak yorumlanır.”Ben değerliyim” duygusunu aile içinde elde eden birey kendisini kanıtlamak için aşırı davranışlarda bulunmaya gerek duymaz.
2.Güven ortamı: Aile içindeki bireylerin emniyette olduğu, dışarıdaki tehlikeli olayların aile içine girmeyeceği duygusu, bu gereksinmenin temel nedenidir. Eğer çocuk ev içinde kendisini güven içinde bulmuyorsa çocuk ailenin dışında bir yere yönelir. Aile ile olan bağlarını koparır.
3.Yakınlık ve dayanışma duygusu: Aile içinde temel güven ve dayanışma varsa aile dışında bireyin karşılaştığı stres getirici olumsuz olaylar yıkıcı etkisini pek göstermez. Güven duygusunun baskın olduğu aile dış dünyanın yaratmış olduğu sıkıntı ve kaygılarından kendisini kurtarır. Bu tür aile içinde olan kimseler kendilerine olduğu gibi çevresine de güvenirler. Eğer aile içinde güven ve dayanışma sağlanmamışsa bu insanlar yoğun stres ve gerginlik yaşarlar. Bu kişiler kendilerine dahi güvenemezler. Dolayısıyla çevresinde yakın ilişkiler kuramazlar.
4.Sorumluluk duygusu: Aile sistemi içindeki anne ve babalar davranış ve sözleri ile sorumluluk duygusunu ifade ederler. Aile içinde sadece anne baba değil herkes sorumluluk duygusunu paylaşır. Elbette ki çocuklara yaşları oranında sorumluluk yüklenmelidir. Tüm sorumluluğu kendi üzerine alan, çocuğunu sorumluluktan kurtaran anne ve babalar kendi yaşamını biçimlendirmekten aciz sürekli başkalarının yönetiminde olmaya yönelik bireyler yetiştirirler Bu tür tutumlar sonucunda yetişmiş bireyler yaşamlarında yer alan olaylardan sürekli başkalarını sorumlu tutarlar. Gelişimsel dönemi göz önüne alınarak çocuğun odasını toparlaması, ev işlerine yardım etmesi gibi konularda sorumluluğu sağlanabilir. Bunu yaparken kız ve erkek işleri kesin çizgilerle ayrılmamalıdır. 5.Zorluklarla mücadele ederek onların üstesinden gelmeyi öğrenme: Çocuğa her şey hazır verilmemelidir. Sorumluluk duygusunun gelişimi ile ilgili anlatılanlar zorluklarla mücadele etme ile ilgilidir. Çocuğun içinde bulunduğu gelişimsel dönem göz önünde bulundurularak çocuk kendi sorunları ile başbaşa bırakılmalıdır. Bu durum onların zor sorunları ile mücadele ederek, uğraşmasına olanak vermek, kendisine güvenli sorun çözme becerileri gelişmiş bireyler olarak yetişmeleri için gereklidir. Karşılaştığı her zorluğa aşırı yardım eden ana babaların çocukları sürekli başkalarına muhtaç, kendilerine güvensiz olur. Böyle kişiler yetenek becerilerini keşfedemezler. 6.Mutluluk ve kendisini gerçekleştirme ortamı: Aile ortamı bir mutluluk ortamıdır. Şimdiye kadar anlatılan gereksinimlerin karşılanması mutlu olmayı getirir. Evde değerli olduğu duygusunu tadan birey mutlu olur ve yaptığı şeylerden doyum alır, kendini gerçekleştirme olanağı bulur. 7.Sağlıklı manevi yaşamın temellerini oluşturma ortamı: Katı din kuralları altında yetiştirilmiş çocuk sürekli yargılanacağı, cezalandırılacağı korkusunu yaşar. Kendi yaşantı ve deneyimlerini zenginleştirecek iç ve dış dünyasını araştırıp keşfedeceği yerine körü körüne itaati, kendi düşünce ve duygularından utanmayı öğrenir. Sağlıklı manevi yaşam ailenin çocuğuna verebileceği en önemli süreçtir. Sağlıklı bir manevi temeli olan insanlar kendisi ile barışık, insan ilişkileri olumlu ve kuvvetli saygılı bireyler olarak yetişirler.

KORUNMASI GEREKEN BEŞ TEMEL ÖZGÜRLÜK

1.Şimdi ve burada olanı duyma ve görme (algılama) özgürlüğü
2.Kendi düşündüğünü olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü
3.Kendi duygularını olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü
4.Kendi arzularına göre bir şeyi isteme ya da reddetme özgürlüğü
5.Olmak istediği yönde gelişerek kendi özünü gerçekleştirme özgürlüğü

Tanrım bana

Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için

SÜKÛNET

Değiştirebileceklerimi değiştirmek için

CESARET

İkisini birbirinden ayırabilmek için de

AKIL VER

AİLE İÇİ İLETİŞİM

Etkili iletişimin temelinde bireyin kendisini tanıması, kendi değerlerinin ve tutumlarının farkında olması ve kendine güven yatar. İyi bir iletişimci ipuçlarını anında görür (jestler, mimikler, beden duruşu) ve onları gerçekçi olarak değerlendirir.

İLETİŞİM ENGELLERİ

1.Emir vermek, Yönlendirmek: Bu iletiler kişinin duygularının önemsiz olduğu mesajını verir. Kişi diğer kişinin istediğini yapma zorunluluğunu hisseder.

2.Uyarmak, Gözdağı vermek: Bu iletiler de emir verme ve yönlendirmeye benzer; ancak kişinin vereceği yanıtın karşılığı olacak tümceleri de içerir. Kişinin isteklerine saygı duyulmadığı mesajını verir. Bu durum kişide öfke ve düşmanlık yaratır.

3.Ahlak dersi vermek: Bu tür ilişkilerde otoritenin ve zorunlulukların gücü kişiye karşı kullanılır. “yapmalısın, etmelisin” mesajlarını iletir ve bireyi karşı koymaya zorlar.

4.Öğüt vermek ve çözüm önerileri getirmek: Kişinin sorunlarını kendi kendisine çözeceği yeteneğinin olmadığına inanıldığını gösterir.

5.Öğretme, nutuk çekme, mantıklı düşünceler önerme: Bu durum aile içinde o anda herhangi bir sorun yokken çocuklar tarafından kabul edilebiliyor; ancak, sorun anında bu durum kabul edilmiyor ve daha fazla çatışmalara neden oluyor. Mantıklı düşünceler önerme çocuğun mantıksız ve bilgisiz olduğuna dair mesaj iletir.

6.Yargılamak, eleştirmek, suçlamak,aynı düşüncede olmamak: Bu iletiler çocuk üzerinde diğerlerinden daha fazla olumsuz etki yapar. Bu değerlendirmeler çocuğun benlik saygısını düşürür. Çocuklar hakkında yapılan olumsuz değerlendirmeler çocuğun kendisini değersiz, yetersiz görmesine neden olur.

7.Övmek, aynı düşüncede olmak, olumlu değerlendirmeler yapmak: Genel inanç olarak bu durumun çocuğa zarar vereceği hiç düşünülmez. Çocuğun öz imgesine uymayan değerlendirmelerin yapılması çocukta kızgınlık yaratır. Çocuklar bu iletileri anne babanın kendilerini yönlendirme ve isteğini yaptırma girişimi için kurnazlık olarak yorumlarlar. “Siz böyle söyleyince sanki ben daha çok mu çalışacağım?” gibi düşünürler. Övgü ise başkalarının yanında yapılıyorsa çocuğu utandırır. Aşırı övgü sonucunda çocuk buna alışır ve övülmeye gereksinim duymaya başlar.

8.Ad takmak, alay etmek: Çocuğun benlik saygısı üzerinde olumsuz etki yapar.

9.Yorumlamak, analiz etmek, tanı koymak: Bu durum çocuğun konuşmasını, kendi duygularını ifade etmesini engeller.

10.Güven vermek, desteklemek, avutmak, duygularını paylaşmak: Anne babalar çocuklarının duygularını tam olarak anlamadıklarında ortaya çıkar. Böyle bir durumda sorun hiç yokmuş gibi algılanıp avutma eğilimine gidilir.” Üzülme yarın her şey düzelecek, kendini daha iyi hissedeceksin” gibi mesajların verilmesi çocuğun önemsenmediği hissini verir.

11.Soru sormak, sınamak, sorgulamak: Çocuk sorgulanıyor hissine kapıldığında bu durum onda güvensizlik, kuşku oluşturur.

12.Sözünden dönmek, oyalamak, alay etmek, şakacı davranmak, konuyu saptırmak: Böyle iletiler yüzünden çocuk anne babasının onunla ilgilenmediğini, duygularına saygı göstermediğini belki de onu dışladığını, dikkâte almadığını düşünür. Çocuklar sorunlarını dile getirdiklerinde çok ciddidir. Şaka ve espriyle karşılık vermek onları incitebilir ve itilmişlik kenara atılmışlık duygusunu verir.

ANA BABALAR ON İKİ İLETİŞİM ENGELİNİ KULLANINCA…

YANIT

İLETİŞİM ENGELİ

“Benim oğlum okulu bırakamaz. Buna izin vermem.”

EMİR VERMEYÖNLENDİRME

“Okulu bırakırsan benden para mara bekleme.”

UYARMAGÖZDAĞI VERME

“Okumak herkese nasip olmayan ödüllendirici bir deneyimdir.”

AHLAK DERSİ VERME

“Ödevini yapmak için neden bir program yapmıyorsun?”

ÖĞÜT VERMEÇÖZÜM GETİRME

“Üniversite mezunu lise mezunundan yüzde elli fazla kazanır.”

NUTUK ÇEKMEÖĞRETME

“Uzak görüşlü değilsin. Düşüncelerin henüz yeterince olgunlaşmamış.”

YARGILAMAELEŞTİRMESUÇLAMA

 “Her zaman gelecek için umut veren iyi bir öğrenci oldun.”

ÖVME

“Hippi gibi konuşuyorsun.”

AD TAKMAALAY ETME

“Çaba göstermediğin için okuldan hoşlanmıyorsun.”

YORUMLAMAANALİZ ETME

“Duygularını anlıyorum, ama son sınıfta daha iyi olacak.”

GÜVEN VERMEDUYGULARINI PAYLAŞMA

“Eğitimsiz ne yapacaksın? Nasıl geçineceksin?”

SINAMASORU SORMASORGULAMA

“Yemekte sorun istemiyorum.”

KONUYU SAPTIRMA

Bu alıştırma çocukta sorun olduğunda ana babanın tipik tavrının iletişim engelli sözler söylemek olduğunu göstermiştir. Ana babalar bu tür yanıtlar kullanınca aralarındaki iletişim aşağıdaki gibi gösterilir.

ÇOCUK

İLETİ

ANNE / BABA

Gönderici

“Sorunum Var”

Alıcı

………………………………………………..

ÇOCUK

ENGEL

ANNE/ BABA

Alıcı

“Yanıt”

Gönderici

Bu tür yanıtlar çocuktan gelecek bir sonraki iletişimi engeller; ana-baba çocuk ilişkisi gibi çocuğun benlik saygısını da olumsuz engeller. Çocuklar üzerinde aşağıdaki olumsuz sonuçları oluşturma tehlikesi taşır:

•Konuşmalarını engeller
•Savunmaya geçirir
•Kavgacı yapar, karşı saldırıya yöneltir
•Yetersiz olduklarını hissettirir
•Kızdırır, küstürür
•Oldukları gibi kabul edilemedikleri duygusunu uyandırır
•Sorunlarını çözmede kendilerine güvenilmediğini hissettirir
•Anlaşılmadıklarını hissettirir
•Duygularının yersiz olduğunu hissettirir
•Kızdırır, yılgınlığa uğratır
•Sorgulanıyor duygusunu yaratır
•Anne ve babasının kendisiyle ilgilenmediği duygusunu uyandırır.

AİLE KURALLARI

Her aile gerek açık gerekse kapalı olarak kurallarını belirlemiştir. Sağlıklı ailede kurallar gizli değil açık olarak belirlenmiştir. Aile içindeki bireyler birbirlerinin iyi tanırlar, duygular karşılıklı olarak hissedilir. Evde eşitlik söz konusudur.

Mutlaka ki zaman zaman her evde küçük de olsa çatışmalar yaşanır. Hiç çatışma yaşanmayan bir evde büyük olasılıkla maskeler takılıdır. Yani sosyal maskeler iletişimde bulunuyordur.

Çatışma uzun süreli ilişki içinde olan kişiler arasında doğal olarak ortaya çıkar. Önemli olan çatışmanın çıkmasını önlemek değil, çatışma çıktığı zaman kişilerin birbirleriyle nasıl etkileşim kuracağının bilinmesidir. Aralarında çıkan çatışmayı birbirlerini kırmadan çözebilme becerisini gösteren çiftler sağlıklı bir aile kurar.

SAĞLIKLI BİR AİLEDE
SORUNLARI ÇÖZMEK İÇİN KULLANILAN YÖNTEMLER:

•Duygu ve düşünceler olduğu gibi, abartılmadan ortaya konulmalıdır (Bu tutuma kendine güvenli ve kendine saygılı tutum diyoruz. Bu tutum içinde olan kişiler hem kendilerine hem de başkalarına saygı gösterirler.)
•Sorunlar şimdiki bağlam içinde ele alınmalı ve eski birikimler işin içine sokulmamalıdır
•Kesinlikle öğüt verme kullanılmamalı, davranışlar somut bir biçimde ayrıntılı olarak ele alınmalıdır.
•Yargılamaya gidilmemeli, kişiler kendi duygu ve düşüncelerini ifade edebilmelidirler.
•Duygu ve düşünceler, ne az ne eksik, olduğu gibi olduğu gibi ifade edilmelidir; karşısındakinin ne beklediğine ya da en mükemmel olması gerektiğine göre ifadeler aranmamalıdır.
•Konunun özü ile konuya ilişkin olmayan ayrıntılar birbirinden ayırd edilmelidir. Örneğin siz çocuğunuza “iki saat geciktin” dediğinizde, çocuğunuz size: “hayır bir saat kırk beş dakika geciktim” dememelidir.
•Sorun çözmede etkin dinleme kullanılmalıdır. (daha sonraki bölümde ayrıntılı olarak anlatılacak)
•Belirli bir zaman konusu içinde ancak bir çatışma üzerinde durulmalı, başka çatışma konuları çatışmaya katılmamalı.
Örneğin: “hem geç kalıyorsun hem de bana yardım etmiyorsun”diyerek iki konuyu birden ortaya atmamak gerekir.
•Birinin haklı çıkması yerine her iki tarafın da anlaşabileceği bir çözüme yönelmek gerekir. “ben haklıyım, sen yanlış hareket ediyorsun” tarzında davranmamak gerekir.

Sağlıksız ailede gizli kurallar:

Sağlıksız ailede kurallar bilinçaltındadır. Gizli ve açığa çıkmamıştır. Bu kuralları kimse tartışamaz. İşte sağlıksız ailede geçerli olan kurallar şunlardır:

1.Denetleme: çocuk duygu ve düşüncelerini ifade ederken hep korku içindedir. Ya da duygularını ifade edemez, bastırır. Söyleyeceklerini hep önceden kestirmek zorundadır. Kendiliğinden ortaya çıkan davranış kötüdür, affedilmez. Bu tür ailelerde sağlıklı bir güven ortamı söz konusu değildir.

2.Mükemmeliyetçilik: Yapılan her işte, girilen her sınavda kişinin mükemmel olması beklenir. Her şey göstermeliktir, başkasının beğenmesi için yapılır. Mükemmeliyetçilik kişinin kendi gerçeğinin hiçbir değeri olmadığını kendi düşünüş ve değerlendirilişinin önemsiz olduğunu ifade eder. Bu ortamda yetişen çocuğun temel duygusu umutsuzluktur. Kendilerini değersiz, yetersiz bulurlar.

3.Suçlama: Suçlama olayları olduğu gibi kabul etmemenin bir sonucudur. Yapılan suçlamalar her şeyin denetim altında tutulması gerektiği ve yapılan her şeyin mükemmel olmasının zorunlu olması gerektiğini ortaya çıkarır. Bu durum ise kişide kaygı ve utanç duygularını yaratır.

4.Beş temel özgürlüğün inkârı: Sağlıksız ailede kişilerin doğal olarak geliştirdikleri algılama, duygu, düşünce, davranış, arzu ve amaçları inkâr edilir. “içinden geldiği gibi değil; mükemmeliyetçi kurala uyarak, başkalarının senden beklediği biçimde algıla, duygulan, düşün,davran, arzu et, ve amaç edin.” Bu durum kişini kendi gerçeğini inkâr etmesine neden olur. Böylece kişi tamamen dışa bağımlı, kendi iç dünyasıyla ilişkisi kopuk, robot gibi yaşar. Böyle bir kişinin mutlu olması da söz konusu olmaz.

5.Konuşmanın yasak olması: Sağlıksız bir ailede özellikle çocukların duygu ve düşüncelerini ifade etmesine olanak verilmez. Bu duru çocuklarda değersizlik duygularına neden olur.

6.Küskünlük ve kırgınlıkların sürdürülmesi: Aile içindeki kırgınlık ve küskünlüklerin sürdürülmesi, kişilerin birbirlerini anlamasını ve sorunun çözülmesini engeller.

7.Kimseye güvenmeme: Sağlıksız bir ailede kimse kimseye güvenmez. Aslında güven var gibi görünse de temelde güvensizlik vardır. Sağlıksız ailede yetişen kişi kimseden saygı ve gerçek sevgi görmediği için kimsenin kendisine yardım edemeyeceğine inanır. Yardım etmek isteyenlerin “mutlaka art düşüncesi vardır, çıkarı vardır” diye düşünür.

Sağlıksız ailede yetişen kişilerin kendilerine güveni olmaz. Bu kişiler mutlaka dıştan denetimli bireyler olurlar.

“Temelinde sevgi olan hiçbir eğitim başarısızlığa uğramaz”
Pestallozi

DİNLEME BECERİLERİ

Edilgin dinleme (sessizlik): karşısındakinin konuşmasına olanak verme. Edilgin dinleme kişiye:

•Duygularını duymak istiyorum
•Duygularını kabul ediyorum
•Benimle paylaşmak istediğin konuda vereceğin karara güveniyorum
•Bu senin sorunun sorumlu sensin gibi güçlü mesajları verir.

Kabul ettiğini gösteren tepkiler: Sessizlik iletişimi engellemesine karşın çocuğa kabul edilmediği izlenimini verir. Ona gerçekten tüm dikkâtimizi verdiğimizi göstermeliyiz.
Bunu yapmak içinse karşımızdakine sözlü ve sözsüz mesajlar iletmeliyiz.
Hı hı, evet, seni anlıyorum…..gibi sözlü mesajlarla;
baş sallama, jestler ve mimiklerle, beden duruşu gibi sözsüz mesajlarla karşımızdakine onu dinliyor hissini vermemiz gerekir.

Konuşmaya açık davet: Çocuklar sorun ve duygularını dile getirmekte güçlük çekerler. Konuşmak için yüreklendirilmek isterler. Şu örnek cümlelerle konuşmaya davet sağlanabilir:

•O konuda konuşmak ister misin?
•Bu olay karşısında neler hissettin?
•Bana örnek verir misin?
•Bu konuda neler düşünüyorsun?

ETKİN DİNLEME:

Etkin dinlemede kişinin söylediklerinin gerçek anlamlarının kavranması gerekir. Etkin dinleme çocukların duygu boşalımına yardım eder. Çocukların duygularını keşfetmelerine yardımcı olur. Etkin dinleme çocukların olumsuz duygulardan korkmamalarına yardım eder, ana-baba-çocuk arasında sıcak bir dostluk geliştirir. Duyulduğunu ve anlaşıldığını bilmek öylesine hoş bir duygudur ki, konuşan dinleyene karşı bir yakınlık duyar. Çocuklar sevgiye tepki verirler. Kişi empati kurup doğru olarak dinleyince karşısındakini anlar. Bir anlamda kişi kendisini karşısındaki kişinin yerine koyar. Empati kurmayı öğrenen anne ve babalar çocuklarına daha fazla anlayış göstermiştir.

Etkin dinleme için:

•Çocuğun söylediğini duymak istemelisiniz. Bu onun için zaman ayırmak anlamına gelir. Zamanınız yoksa bunu çocuğunuza söylemelisiniz.
•O andaki soruna yardımcı olmayı gerçekten istemelisiniz. İstemezseniz isteyinceye kadar bekleyin.
•Duyguları ne olursa olsun, sizin duygularınızdan ne denli farklı olursa olsun onun duygularını gerçekten kabul etmelisiniz.
•Çocuğun duygularını tanıdığına, onlarla baş edebileceğine ve sorunlarına çözüm bulma yeteneğine tam olarak güvenmelisiniz. Bu güveni çocuğunuz sorunları kendi başına çözdüğünü gördükçe kazanacaksınız.
•Duyguların sürekli değil, geçici olduğunu anlamalısınız. Duygular geçicidir.
•Çocuğunuzu diğerlerinden farklı ayrı bir birey olarak algılamalısınız. Bu “ayrılık” çocuğun kendi duygularının olmasına, nesneleri kendisine göre algılamasına “izin” vermenize destek olur. “Ayrılık” ı, yalnızca hissetseniz bile çocuğa yardımcı olabilirsiniz. Çocuğun sorunları olduğunda onun yanında olmalı ancak karışmamalısınız.

Etkin dinlemenin en uygun zamanı çocuğun sorunu olduğunu gösterdiği andır. Ana-babalar çocuklarının duygularını dile getireceklerini duyacakları işin çoğunlukla bu anı kolaylıkla yakalayacaklardır.

Tüm çocukların öğretmenleri, arkadaşları, ana- babalarıyla, kardeşleri hatta kendileri ile ilgili problemleri olabilir. Bu sorunlar onların stres yaşamalarına neden olabilir. Bu tür sorunların çözümü için yardım alan çocuklar daha kendine güvenli ve daha güçlü olurlar. Yardım almayanlarsa duygusal açıdan sorunlar yaşarlar.

Etkin dinlemenin uygun zamanını bilmek için ana-babaların “bir sorunum var” türünden tümceleri duymaya açık olmaları, ancak önce çok önemli olan “SORUN KİMİN?”ilkesini bilmelidirler.

Ana-baba-çocuk ilişkisinde aşağıdaki gibi üç durum vardır:

1.Çocuğun herhangi bir gereksinimi engellenmişse sorunu var demektir. Çocuğun o anki davranışı anne-babanın gereksinimini karşılamasına somut bir biçimde engel yaratmadığı için sorun ana-babanın değil, SORUN ÇOCUĞUNDUR.

2.Çocuğun gereksinimleri engellenmeyip karşılanmakta ve davranışı anne-babasının gereksinimini karşılamada somut bir engel de yaratmamaktadır. Bu nedenle İLİŞKİDE SORUN YOKTUR

3.Çocuğun gereksinimleri karşılanmakta ancak davranışı anne-babasının gereksiniminin karşılanmasını somut bir biçimde engellemektedir. Şimdi SORUN ANNE-BABADADIR.

Çocuğun sorunu olduğu zaman anne-babanın ETKİN DİNLEMESİ için en uygun zamandır. Ancak sorun anne babadayken uygun değildir. Çocuk sorun yaşıyorsa etkin dinleme ile onun kendi sorunlarına çözüm bulmasına yardım edebilirsiniz.

Etkin dinlemenin aşırı kullanılması ya da uygun zamanda ve durumda kullanılmaması işlerlik sağlamaz. Bu nedenle daha öncede belirtildiği gibi zamanlamanın ve koşulların sağlanması gerekir.

“Çocuk insanın babasıdır”
W. Wordsworth

BEN DİLİ:

Genellikle anne ve babalar iletişimde “sen dili”ni kullanıyorlar sen iletileri duygu ifade etmez . genellikle emir verme yargılama, öğüt verme gibi iletişim engellerini içerir. Örneğin:

•Konuşma artık
•Yapmamalısın
•Dersine çalışmazsan
•Yaramazlık yapıyorsun
•Bebek gibisin
•Dikkât çekmek istiyorsun
•Daha iyi öğrenmelisin……

Ana-baba çocuğun davranışını kabul etmediği zaman o davranış nedeniyle ne hissettiğini çocuğa söylerse ileti “SEN İLETİSİ”nden “BEN İLETİSİ” ne dönüşür. Yani ben dilinde duygular konuşur.

•Yorgun olduğum zaman canım oyun oynamak istemiyor
•Eğer bugün çok yaramazlık yaparsan ben çok üzülürüm
•Akşam yemeğini zamanında yetiştiremeyeceğim diye endişeleniyorum

Gerçekten de çocuktan beklediğimiz davranışların oluşmasında “ben dili”nin ne kadar etkili ve doğru bir iletişim aracı olduğunu göreceksiniz.

Ben dili çocuğun ana babasının kabul edemediği davranışını değiştirmesinde daha etkili olduğu gibi çocuk- ana baba ilişkisi için de daha sağlıklıdır. Ben dili çocuğu direnmeye, isyan etmeye yöneltmez.

Örneğin dışarı çıkmak için direnen bir çocuğa:

“Hayır, hemen odana git, sokağa çıkamazsın” demek mi doğrudur; yoksa “hava karardığı için sokağa çıkman beni endişelendiriyor. Bu yüzden gitmeni istemiyorum ama, yarın erken saatte arkadaşlarınla birlikte olmana izin verebilirim.” demek mi doğrudur? Tabii ki ilk cümle sen iletilerini içerdiği için çocukta bir direnme ya da isyana yol açacaktır. Ancak ikinci cümlede duyguların ifadesi söz konusu olduğu için ben dilini kullanmak daha etkilidir. Çünkü ben dili davranışı değiştirme sorumluluğunu çocuğa devreder.

SORUN ÇÖZME BECERİSİ

Kızgınlık ve öfke duygusu, farkında olunan ya da olunmayan çatışmalardan kaynaklanır. Sadece kısa süreli duygusal gerginlikleri değil uzun süreli çatışmaları çözmek de, yaşamın önemli bir parçasını oluşturur.

Çatışma değişik nedenlerden kaynaklanabiliyor çatışmaların çözümüne iki temel tutum içinde yaklaşılabilir.

1.Ben kazanacağım, o kaybedecek. (KAZAN / KAYBET)

2.Her ikimizin de sonuçtan memnun olması gerekir. (KAZAN / KAZAN ya da KAYBEDEN YOK ) yaklaşımları.

Kazan / Kaybet Yaklaşımı:

İki kişiden biri varılan sonuçtan hoşnut kalmaz. Bu tutumda en güçlü olan, hileli davranan kazanır. Bu yöntem beraberinde karşılıklı ilişkilerde güvensizliği getirir. Karşısındakini kaybetme pahasına tartışma taraflardan birince kazanılır.

Kaybeden Yok Yaklaşımı:

Bir çatışma konusu ortaya çıktığı zaman, taraflardan her biri sadece kendi isteğinin yapılmasına olanak verecek bir çözümde ısrar edecek yerde, her ikisi de yaratıcı bir biçimde iki tarafı birden tatmin edecek bir çözüm yolu bulmaya çalışırlar. Çatışmayı çözebilecek değişik yollar düzenli bir biçimde gözden geçirilerek bu gerçekleştirilebilir.

Sorun çözebilmek için kullanılabilecek aşamalar:

1.Birinci aşama:

ÇATIŞMAYI TANIYIN: Sizce sorun nedir? Bu konuda kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Burada “BEN DİLİ” kullanmayı ve her ikinizi de memnun edecek bir çözüme ulaşma tutumu içinde olduğunuzu belirtmeyi ihmal etmeyin.

2.İkinci aşama:

BİR ÇOK ÇÖZÜM YOLU ORTAYA KOYUN: beş yada on dakika gibi belirli bir zaman süresi içinde aklınıza gelen çözümleri. İyi ya da kötü, mümkün ya da değil gibi süzgeçlerden geçirmeden olduğu gibi ortaya koyun. Bu aşamada amaç sorunla ilgili olabildiği kadar çok sayıda çözüm yolunu bir liste halinde ifade edebilecek duruma gelmenizdir.

3.Üçüncü aşama:

ÇÖZÜM YOLLARINI DEĞERLENDİRİN: Bu aşamada her çözüm yolunu değerlendirerek, bu çözüm yollarının her birinizi tatmin ettiğini tartışacaksınız. Bu evrede kişilerin dürüstçe düşüncelerini ifade etmeleri önemlidir. Bir çözüm tarzını istemediği halde karşısındaki memnun olsun diye kabul etmek, iki kişinin arasındaki ilişkinin sağlığı bakımından sakıncalıdır.

4.Dördüncü aşama:

EN İYİ ÇÖZÜMDE ANLAŞIN: Şu ana dek bütün seçenekleri gözden geçirmiş bulunuyorsunuz. Şimdi her ikinizi de en çok tatmin edecek kararı verme durumudur bu karara ulaştıktan sonra çözümün ne anlama geldiği bir kez daha her iki kişi tarafından ifade edilir.

5.Beşinci aşama:

ÇÖZÜMÜ UYGULAMAYA KOYUN: Bu evrede çözümün ayrıntılarını konuşmaya başlarsınız. Burada ayrıntılardan kastedilen, çözüm uygulamaya konduğunda her iki tarafça ne gibi uyarlamalar ve ayarlamalar yapılması gerektiğinin konuşulmasıdır. Çözüm bir planlamayı gerektiriyorsa hemen planlamaya başlayın. Burada üzerinde durulması gereken nokta çözümün uygulanmaya geçebilmesi için gerekli işlemlerin her iki kişi tarafından anlaşılmış olmasıdır.

6.Altıncı aşama:

ÇÖZÜMÜ GÖZDEN GEÇİRME: Bir çözümün gerçekten uygulanabilir ve uygulanamaz olduğunu denemeden anlamak zordur. Çözümü bir süre uyguladıktan sonra gözden geçirmek üzere bir araya gelmekte büyük fayda var. Bu durumdan sonra çözüm tarzında bazı değişiklikler önerilebilir. Hatta öyle bir durum olabilir ki çözümü her iki taraf tatmin edici bulmayıp yeniden gözden geçirmek gereği duyulabilir.

Önemli olan sorunun altında ezilmek yerine her iki tarafı da hoşnut edecek bir çözüme ulaşıncaya kadar yaratıcı bir biçimde sorunla uğraşmak yapıcı çözüm önerileri getirmektir. Zaten anlatılan tüm bu bilgiler yerine geldiğinde ilişkiler daha yapıcı olacak ve karşılıklı olarak birbirini anlama söz konusu olacaktır.

KAYNAKÇA

ACAR, Nilüfer Voltan Terapötik İletişim
AKBOY, Rengin Eğitim Psikolojisi
ATTAR, Handan Çocuk Suçluluğu ve Eğitimi
BAŞARAN, İbrahim Ethem Görüşme İlke ve Teknikleri
CÜCELOĞLU, Doğan İçimizdeki Çocuk
CÜCELOĞLU, Doğan Yeniden İnsan İnsana
DÖKMEN, Üstün İletişim Çatışmaları ve Empati
EKŞİ, Aysel Çocuk Genç Ana Babalar
GANDER, J. Mary Çocuk ve Ergen Gelişimi
GORDON, Thomas E. A. E Aile iletişim Dili
GORDON, Thomas E. A. E Uygulamalar
YAVUZER, Haluk Çocuk Psikolojisi
YAVUZER, Haluk Çocuk ve Suç
YÖRÜKOĞLU, Atalay Çocuk Ruh Sağlığı
YÖRÜKOĞLU, Atalay Gençlik Çağı
YÖRÜKOĞLU, Atalay Değişen Toplumda Aile ve Çocuk
D.E.Ü Eğitim Bilimleri Bölüm Gelişim Psikolojisi Ders Notları
D.E.Ü Eğitim Bilimleri Bölümü Eğitim Psikolojisi Ders Notları
D.E.Ü Eğitim Bilimleri Bölümü İnsan İlişkileri Ders Notları

AİLE KURALLARI

Her aile gerek açık gerekse kapalı olarak kurallarını belirlemiştir. Sağlıklı ailede kurallar gizli değil açık olarak belirlenmiştir. Aile içindeki bireyler birbirlerinin iyi tanırlar, duygular karşılıklı olarak hissedilir. Evde eşitlik söz konusudur.Mutlaka ki zaman zaman her evde küçük de olsa çatışmalar yaşanır. Hiç çatışma yaşanmayan bir evde büyük olasılıkla maskeler takılıdır. Yani sosyal maskeler iletişimde bulunuyordur.Çatışma uzun süreli ilişki içinde olan kişiler arasında doğal olarak ortaya çıkar. Önemli olan çatışmanın çıkmasını önlemek değil, çatışma çıktığı zaman kişilerin birbirleriyle nasıl etkileşim kuracağının bilinmesidir. Aralarında çıkan çatışmayı birbirlerini kırmadan çözebilme becerisini gösteren çiftler sağlıklı bir aile kurar.
Sağlıklı bir ailede sorunları çözmek için kullanılan yöntemler:
•Duygu ve düşünceler olduğu gibi, abartılmadan ortaya konulmalıdır (Bu tutuma kendine güvenli ve kendine saygılı tutum diyoruz. Bu tutum içinde olan kişiler hem kendilerine hem de başkalarına saygı gösterirler.) •Sorunlar şimdiki bağlam içinde ele alınmalı ve eski birikimler işin içine sokulmamalıdır •Kesinlikle öğüt verme kullanılmamalı, davranışlar somut bir biçimde ayrıntılı olarak ele alınmalıdır. •Yargılamaya gidilmemeli, kişiler kendi duygu ve düşüncelerini ifade edebilmelidirler. •Duygu ve düşünceler, ne az ne eksik, olduğu gibi olduğu gibi ifade edilmelidir; karşısındakinin ne beklediğine ya da en mükemmel olması gerektiğine göre ifadeler aranmamalıdır. •Konunun özü ile konuya ilişkin olmayan ayrıntılar birbirinden ayırdedilmelidir. Örneğin siz çocuğunuza “iki saat geciktin” dediğinizde, çocuğunuz size: “hayır bir saat kırk beş dakika geciktim” dememelidir. •Sorun çözmede etkin dinleme kullanılmalıdır. (daha sonraki bölümde ayrıntılı olarak anlatılacak) •Belirli bir zaman konusu içinde ancak bir çatışma üzerinde durulmalı, başka çatışma konuları çatışmaya katılmamalı. Örneğin: “hem geç kalıyorsun hem de bana yardım etmiyorsun”diyerek iki konuyu birden ortaya atmamak gerekir. •Birinin haklı çıkması yerine her iki tarafın da anlaşabileceği bir çözüme yönelmek gerekir. “ben haklıyım, sen yanlış hareket ediyorsun” tarzında davranmamak gerekir.
Sağlıksız ailede gizli kurallar:
Sağlıksız ailede kurallar bilinçaltındadır. Gizli ve açığa çıkmamıştır. Bu kuralları kimse tartışamaz. İşte sağlıksız ailede geçerli olan kurallar şunlardır:
1.Denetleme: çocuk duygu ve düşüncelerini ifade ederken hep korku içindedir. Ya da duygularını ifade edemez, bastırır. Söyleyeceklerini hep önceden kestirmek zorundadır. Kendiliğinden ortaya çıkan davranış kötüdür, affedilmez. Bu tür ailelerde sağlıklı bir güven ortamı söz konusu değildir. 2.Mükemmeliyetçilik: Yapılan her işte, girilen her sınavda kişinin mükemmel olması beklenir. Her şey göstermeliktir, başkasının beğenmesi için yapılır. Mükemmeliyetçilik kişinin kendi gerçeğinin hiçbir değeri olmadığını kendi düşünüş ve değerlendirilişinin önemsiz olduğunu ifade eder. Bu ortamda yetişen çocuğun temel duygusu umutsuzluktur. Kendilerini değersiz, yetersiz bulurlar. 3.Suçlama: Suçlama olayları olduğu gibi kabul etmemenin bir sonucudur. Yapılan suçlamalar her şeyin denetim altında tutulması gerektiği ve yapılan herşeyin mükemmel olmasının zorunlu olması gerektiğini ortaya çıkarır. Bu durum ise kişide kaygı ve utanç duygularını yaratır. 4.Beş temel özgürlüğün inkârı: Sağlıksız ailede kişilerin doğal olarak geliştirdikleri algılama, duygu, düşünce, davranış, arzu ve amaçları inkâr edilir. “içinden geldiği gibi değil; mükemmeliyetçi kurala uyarak, başkalarının senden beklediği biçimde algıla, duygulan, düşün,davran, arzu et, ve amaç edin.” Bu durum kişini kendi gerçeğini inkâr etmesine neden olur. Böylece kişi tamamen dışa bağımlı, kendi iç dünyasıyla ilişkisi kopuk, robot gibi yaşar. Böyle bir kişinin mutlu olması da sözkonusu olmaz. 5.Konuşmanın yasak olması: Sağlıksız bir ailede özellikle çocukların duygu ve düşüncelerini ifade etmesine olanak verilmez. Bu duru çocuklarda değersizlik duygularına neden olur. 6.Küskünlük ve kırgınlıkların sürdürülmesi: Aile içindeki kırgınlık ve küskünlüklerin sürdürülmesi, kişilerin birbirlerini anlamasını ve sorunun çözülmesini engeller. 7.Kimseye güvenmeme: Sağlıksız bir ailede kimse kimseye güvenmez. Aslında güven var gibi görünse de temelde güvensizlik vardır. Sağlıksız ailede yetişen kişi kimseden saygı ve gerçek sevgi görmediği için kimsenin kendisine yardım edemeyeceğine inanır. Yardım etmek isteyenlerin “mutlaka art düşüncesi vardır, çıkarı vardır” diye düşünür.Sağlıksız ailede yetişen kişilerin kendilerine güveni olmaz. Bu kişiler mutlaka dıştan denetimli bireyler olurlar.
DİNLEME BECERİLERİ

Edilgin dinleme (sessizlik): karşısındakinin konuşmasına olanak verme. Edilgin dinleme kişiye:
•Duygularını duymak istiyorum •Duygularını kabul ediyorum •Benimle paylaşmak istediğin konuda vereceğin karara güveniyorum •Bu senin sorunun sorumlu sensin gibi güçlü mesajları verir.
Kabul ettiğini gösteren tepkiler: Sessizlik iletişimi engellemesine karşın çocuğa kabul edilmediği izlenimini verir. Ona gerçekten tüm dikkâtimizi verdiğimizi göstermeliyiz. Bunu yapmak içinse karşımızdakine sözlü ve sözsüz mesajlar iletmeliyiz. Hı hı, evet, seni anlıyorum…..gibi sözlü mesajlarla; baş sallama, jestler ve mimiklerle, beden duruşu gibi sözsüz mesajlarla karşımızdakine onu dinliyor hissini vermemiz gerekir.
Konuşmaya açık davet: Çocuklar sorun ve duygularını dile getirmekte güçlük çekerler. Konuşmak için yüreklendirilmek isterler. Şu örnek cümlelerle konuşmaya davet sağlanabilir:
•O konuda konuşmak ister misin? •Bu olay karşısında neler hissettin? •Bana örnek verir misin? •Bu konuda neler düşünüyorsun?
Etkin dinleme:Etkin dinlemede kişinin söylediklerinin gerçek anlamlarının kavranması gerekir. Etkin dinleme çocukların duygu boşalımına yardım eder. Çocukların duygularını keşfetmelerine yardımcı olur. Etkin dinleme çocukların olumsuz duygulardan korkmamalarına yardım eder, ana-baba-çocuk arasında sıcak bir dostluk geliştirir. Duyulduğunu ve anlaşıldığını bilmek öylesine hoş bir duygudur ki, konuşan dinleyene karşı bir yakınlık duyar. Çocuklar sevgiye tepki verirler. Kişi empati kurup doğru olarak dinleyince karşısındakini anlar. Bir anlamda kişi kendisini karşısındaki kişinin yerine koyar. Empati kurmayı öğrenen anne ve babalar çocuklarına daha fazla anlayış göstermiştir.

Etkin dinleme için:
•Çocuğun söylediğini duymak istemelisiniz. Bu onun için zaman ayırmak anlamına gelir. Zamanınız yoksa bunu çocuğunuza söylemelisiniz. •O andaki soruna yardımcı olmayı gerçekten istemelisiniz. İstemezseniz isteyinceye kadar bekleyin. •Duyguları ne olursa olsun, sizin duygularınızdan ne denli farklı olursa olsun onun duygularını gerçekten kabul etmelisiniz. •Çocuğun duygularını tanıdığına, onlarla baş edebileceğine ve sorunlarına çözüm bulma yeteneğine tam olarak güvenmelisiniz. Bu güveni çocuğunuz sorunları kendi başına çözdüğünü gördükçe kazanacaksınız. •Duyguların sürekli değil, geçici olduğunu anlamalısınız. Duygular geçicidir. •Çocuğunuzu diğerlerinden farklı ayrı bir birey olarak algılamalısınız. Bu “ayrılık” çocuğun kendi duygularının olmasına, nesneleri kendisine göre algılamasına “izin” vermenize destek olur. “Ayrılık” ı, yalnızca hissetseniz bile çocuğa yardımcı olabilirsiniz. Çocuğun sorunları olduğunda onun yanında olmalı ancak karışmamalısınız.Etkin dinlemenin en uygun zamanı çocuğun sorunu olduğunu gösterdiği andır. Ana-babalar çocuklarının duygularını dile getireceklerini duyacakları işin çoğunlukla bu anı kolaylıkla yakalayacaklardır.
Tüm çocukların öğretmenleri, arkadaşları, ana- babalarıyla, kardeşleri hatta kendileri ile ilgili problemleri olabilir. Bu sorunlar onların stres yaşamalarına neden olabilir. Bu tür sorunların çözümü için yardım alan çocuklar daha kendine güvenli ve daha güçlü olurlar. Yardım almayanlarsa duygusal açıdan sorunlar yaşarlar. Etkin dinlemenin uygun zamanını bilmek için ana-babaların “bir sorunum var” türünden tümceleri duymaya açık olmaları, ancak önce çok önemli olan “SORUN KİMİN?”ilkesini bilmelidirler.
Ana-baba-çocuk ilişkisinde aşağıdaki gibi üç durum vardır:
1.Çocuğun herhangi bir gereksinimi engellenmişse sorunu var demektir. Çocuğun o anki davranışı anne-babanın gereksinimini karşılamasına somut bir biçimde engel yaratmadığı için sorun ana-babanın değil, SORUN ÇOCUĞUNDUR.
2.Çocuğun gereksinimleri engellenmeyip karşılanmakta ve davranışı anne-babasının gereksinimini karşılamada somut bir engel de yaratmamaktadır. Bu nedenle İLİŞKİDE SORUN YOKTUR
3.Çocuğun gereksinimleri karşılanmakta ancak davranışı anne-babasının gereksiniminin karşılanmasını somut bir biçimde engellemektedir. Şimdi SORUN ANNE-BABADADIR.
Çocuğun sorunu olduğu zaman anne-babanın ETKİN DİNLEMESİ için en uygun zamandır. Ancak sorun anne babadayken uygun değildir. Çocuk sorun yaşıyorsa etkin dinleme ile onun kendi sorunlarına çözüm bulmasına yardım edebilirsiniz.Etkin dinlemenin aşırı kullanılması ya da uygun zamanda ve durumda kullanılmaması işlerlik sağlamaz. Bu nedenle daha öncede belirtildiği gibi zamanlamanın ve koşulların sağlanması gerekir.
“Çocuk insanın babasıdır”
BEN DİLİ
Genellikle anne ve babalar iletişimde “sen dili”ni kullanıyorlar sen iletileri duygu ifade etmez . genellikle emir verme yargılama, öğüt verme gibi iletişim engellerini içerir. Örneğin:
•Konuşma artık •Yapmamalısın •Dersine çalışmazsan •Yaramazlık yapıyorsun •Bebek gibisin •Dikkât çekmek istiyorsun •Daha iyi öğrenmelisin……Ana-baba çocuğun davranışını kabul etmediği zaman o davranış nedeniyle ne hissettiğini çocuğa söylerse ileti “SEN İLETİSİ”nden “BEN İLETİSİ” ne dönüşür. Yani ben dilinde duygular konuşur.
•Yorgun olduğum zaman canım oyun oynamak istemiyor •Eğer bugün çok yaramazlık yaparsan ben çok üzülürüm •Akşam yemeğini zamanında yetiştiremeyeceğim diye endişeleniyorum.Gerçekten de çocuktan beklediğimiz davranışların oluşmasında “ben dili”nin ne kadar etkili ve doğru bir iletişim aracı olduğunu göreceksiniz.Ben dili çocuğun ana babasının kabul edemediği davranışını değiştirmesinde daha etkili olduğu gibi çocuk- ana baba ilişkisi için de daha sağlıklıdır. Ben dili çocuğu direnmeye, isyan etmeye yöneltmez. Örneğin dışarı çıkmak için direnen bir çocuğa:
“Hayır, hemen odana git, sokağa çıkamazsın” demek mi doğrudur; yoksa “hava karardığı için sokağa çıkman beni endişelendiriyor. Bu yüzden gitmeni istemiyorum ama, yarın erken saatte arkadaşlarınla birlikte olmana izin verebilirim.” demek mi doğrudur? Tabii ki ilk cümle sen iletilerini içerdiği için çocukta bir direnme ya da isyana yol açacaktır. Ancak ikinci cümlede duyguların ifadesi söz konusu olduğu için ben dilini kullanmak daha etkilidir. Çünkü ben dili davranışı değiştirme sorumluluğunu çocuğa devreder.

SORUN ÇÖZME BECERİSİ
Kızgınlık ve öfke duygusu, farkında olunan ya da olunmayan çatışmalardan kaynaklanır. Sadece kısa süreli duygusal gerginlikleri değil uzun süreli çatışmaları çözmek de, yaşamın önemli bir parçasını oluşturur.Çatışma değişik nedenlerden kaynaklanabiliyor çatışmaların çözümüne iki temel tutum içinde yaklaşılabilir.
1.Ben kazanacağım, o kaybedecek. (KAZAN / KAYBET) 2.Her ikimizin de sonuçtan memnun olması gerekir. (KAZAN / KAZAN ya da KAYBEDEN YOK ) yaklaşımları.
Kazan / Kaybet Yaklaşımı
İki kişiden biri varılan sonuçtan hoşnut kalmaz. Bu tutumda en güçlü olan, hileli davranan kazanır. Bu yöntem beraberinde karşılıklı ilişkilerde güvensizliği getirir. Karşısındakini kaybetme pahasına tartışma taraflardan birince kazanılır.
Kaybeden Yok Yaklaşımı:
Bir çatışma konusu ortaya çıktığı zaman, taraflardan her biri sadece kendi isteğinin yapılmasına olanak verecek bir çözümde ısrar edecek yerde, her ikisi de yaratıcı bir biçimde iki tarafı birden tatmin edecek bir çözüm yolu bulmaya çalışırlar. Çatışmayı çözebilecek değişik yollar düzenli bir biçimde gözden geçirilerek bu gerçekleştirilebilir.
Sorun çözebilmek için kullanılabilecek aşamalar
1.Birinci aşama: ÇATIŞMAYI TANIYIN: Sizce sorun nedir? Bu konuda kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Burada “BEN DİLİ” kullanmayı ve her ikinizi de memnun edecek bir çözüme ulaşma tutumu içinde olduğunuzu belirtmeyi ihmal etmeyin.
2.İkinci aşama: BİR ÇOK ÇÖZÜM YOLU ORTAYA KOYUN: beş yada on dakika gibi belirli bir zaman süresi içinde aklınıza gelen çözümleri. İyi ya da kötü, mümkün ya da değil gibi süzgeçlerden geçirmeden olduğu gibi ortaya koyun. Bu aşamada amaç sorunla ilgili olabildiği kadar çok sayıda çözüm yolunu bir liste halinde ifade edebilecek duruma gelmenizdir.
3.Üçüncü aşama: ÇÖZÜM YOLLARINI DEĞERLENDİRİN: Bu aşamada her çözüm yolunu değerlendirerek, bu çözüm yollarının her birinizi tatmin ettiğini tartışacaksınız. Bu evrede kişilerin dürüstçe düşüncelerini ifade etmeleri önemlidir. Bir çözüm tarzını istemediği halde karşısındaki memnun olsun diye kabul etmek, iki kişinin arasındaki ilişkinin sağlığı bakımından sakıncalıdır.
4.Dördüncü aşama: EN İYİ ÇÖZÜMDE ANLAŞIN: Şu ana dek bütün seçenekleri gözden geçirmiş bulunuyorsunuz. Şimdi her ikinizi de en çok tatmin edecek kararı verme durumudur bu karara ulaştıktan sonra çözümün ne anlama geldiği bir kez daha her iki kişi tarafından ifade edilir.
5.Beşinci aşama:ÇÖZÜMÜ UYGULAMAYA KOYUN: Bu evrede çözümün ayrıntılarını konuşmaya başlarsınız. Burada ayrıntılardan kastedilen, çözüm uygulamaya konduğunda her iki tarafça ne gibi uyarlamalar ve ayarlamalar yapılması gerektiğinin konuşulmasıdır. Çözüm bir planlamayı gerektiriyorsa hemen planlamaya başlayın. Burada üzerinde durulması gereken nokta çözümün uygulanmaya geçebilmesi için gerekli işlemlerin her iki kişi tarafından anlaşılmış olmasıdır. 6.Altıncı aşama: ÇÖZÜMÜ GÖZDEN GEÇİRME: Bir çözümün gerçekten uygulanabilir ve uygulanamaz olduğunu denemeden anlamak zordur. Çözümü bir süre uyguladıktan sonra gözden geçirmek üzere bir araya gelmekte büyük fayda var. Bu durumdan sonra çözüm tarzında bazı değişiklikler önerilebilir. Hatta öyle bir durum olabilir ki çözümü her iki taraf tatmin edici bulmayıp yeniden gözden geçirmek gereği duyulabilir.
Önemli olan sorunun altında ezilmek yerine her iki tarafı da hoşnut edecek bir çözüme ulaşıncaya kadar yaratıcı bir biçimde sorunla uğraşmak yapıcı çözüm önerileri getirmektir. Zaten anlatılan tüm bu bilgiler yerine geldiğinde ilişkiler daha yapıcı olacak ve karşılıklı olarak birbirini anlama sözkonusu olacaktır.

AİLE PSİKİYATRİSİ VE FONKSİYONELLİĞİ

1-AİLE FONKSİYONLARI
2-AİLE ÇEŞİTLERİ
3-AİLENİN ÇOCUĞA ETKİLERİ
4-TOPLUM VE AİLE ETKİLEŞİMİ
________________________________________
1-AİLE FONKSİYONLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ
Aile , bireyin ve toplumun fonksiyonlarında en temel öğedir. Aile ,bireyin yaşamında çok önemli bir yer tutan beslenme , bakım , sevgi ihtiyacı , duygusal gelişim , psikolojik gelişim , eğitim ,kültürel değerleri kazanma , sağlıklı zeka gelişimini sürdürme gibi temel ihtiyaçlarını karşıladığı birincil yer ve çevredir.
Aile üyeleri arasındaki ilişkiler ve aile ortamı , psikososyal yönden gelişen bireyin en çok etkileşime uğradığı yerdir. Bu ilişkiler , bireyin kendine güvenmesini , kendine ve diğer bireylere sevgi duymasını , kimlik kazanmasını , kişilik gelişimini , sosyal beceriler geliştirmesini ve topluma adaptasyon sürecini olanaklı hale getirir.
Aile birliğinde , aileyi oluşturan bireyler birbirinden etkilenir . Bu durumu aynı vücutta bulunan organlara benzetebiliriz. Her yönden etkileşim içerisinde , bir bütün olarak, aileyi yaşayan bir organizma saymak yanlış olmaz. Organların birindeki arıza , diğer organların ritmini , işleyişini ve fonksiyonelliğini etkiler.
Ailenin kendi içerisinde etkileşen bir sistem oluşu , bu yapı içerisinde , bu yapıyı oluşturan üyelerin bazı kurallara uyması zorunluluğunu getirir. Bu yapı içerisindeki her birey kurallara uymak , karşılıklı olarak rolleri üstlenmek ve mevcut yetkileri paylaşmak durumundadır.
Aileyi bir organizma olarak ele almıştık. Bu organizmada bir denge hali söz konusudur. Aile bireylerinin etkileşim ve iletişimindeki problemler, rollerdeki karmaşa , yetkilerin yersiz ve yanlış kullanılması ,bu yapı içerisindeki kuralları çiğnemek , yerleşmiş olan mevcut dengeyi bozar.
Kuralların çok aşırı katı ve çok aşırı esnek olmaması aileyi daha güçlü hale getirir. Kuralları çiğneyen bireye karşı ,diğer aile bireyleri ortak cephe alırlar. Kuralları çiğneyen aile bireyine , genelde diğer aile üyelerinin gösterdiği tepki , yanlışı yapan kişiyi yaptığı yanlıştan vazgeçirmeye çalışmak , görmezlikten gelmek , konuşmamak , pasif direniş göstermek , azarlamak , cezalandırmaya çalışmak , alay etmek gibi değişik reaksiyonlar şeklinde olabilir.
Aile fonksiyonlarını ele alırken , evde yaşayan diğer üyeler , akraba ve arkadaş çevresi de bazı sorunların ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir . Aynı zamanda bu etkileşim sürecinde adı geçen bireyler, mevcut sorunların daha da ağır hale gelmesine, hatta bazen çozümsüz hale yaklaşmasına sebep olabilir. Bu durum geleneksel Türk aile yapısında sık bir şekilde görülebilir. Bu durumun telafisi veya hiç olmaması için ailenin tam fonksiyonel halde olması , kurallara uyulması , rollerde karmaşanın olmaması , iletişim ve etkileşimin yeterli olması gereklidir.
Aile üyeleri içinde yetki paylaşımı vardır. Yetkiyi şu şekilde tanımlayabiliriz : Aile içindeki bir bireyin , diğer bir bireyin davranışını değiştirme gücüne sahip olmasıdır . Genelde aile içindeki ihtiyaçları ( ailenin maddi ihtiyaçları , sağlık gereksinimleri , sosyal faaliyetler , sevgi gereksinimi , vb) karşılayan üyenin yetki gücü daha fazladır. Bu yetki gücü durumu , kültürel ve toplumsal değerlerinde etkisi altındadır.
Aile fonksiyonelliğinde , sağlıklı aile için bir diğer önemli husus , aileyi oluşturan bireylerin aile adına verilen kararlara katılmasıdır. Bu durumda herkesin makul derecede , ihtiyaç ve isteklerine saygı gösterilmesi çok büyük önem taşır.Bu durum karşılıklı güven ortamının devamını sağlar.
Bir diğer önemli hususda şudur , aile içindeki bireylerin duygu ve düşüncelerini rahat bir şekilde ifade etmeleri ile ailenin sağlıklı fonksiyonları arasında çok büyük bir bağ olmasıdır. Sınırları kapalı , aileyi oluşturan bireylerin , duygu ve düşüncelerini rahat ifade etmemeleri ile herkesin kendi dünyasında yaşadığı bir aile yapısında ise bireylerde değişik sıkıntılar zamanla oluşmaya başlar . Bu sıkıntılar arasında , depresyon , endişe ve huzursuzluklar , düşmanlık duyguları , suçluluk hisleri gibi duygulara çok sık rastlanır . Sınırları açık ve herkesin rahatça kendini ifade edebildiği ailelerde ise bunun tam tersi olarak , iyi niyet , karşılıklı anlayış ve işbirliği , ortak düşünceler, birbiri için fedakarlık , birbirine karşı samimiyet ve sevgi , geleceğe güven ile bakma gibi durumlara rastlanır.
Ailede iletişim ve bununla beraber etkileşim en önemli konudur. İletişimin olmadığı herhangi biz zaman yoktur. İki insan yan yana olduğunda , hiç konuşmamanın bile, bir anlamı vardır. Yanlış iletişim ve etkileşim durumu veya yetersiz iletişim durumu ailelerdeki sorunlara yol açan nedenlerin başında gelir. Aile bireyleri birbirleri ile sözlü yada jest ve mimikler ile anlaşırlar veya bu durumdaki aksama aileyi çok olumsuz etkiler.
Ailedeki normal iletişim ve etkileşimi engelleyen faktörler:
-Aileyi ve bireyleri ilgilendiren konular üzerinde , yüzeysel konuşma
-Aşırı soru sorma, yersiz şüphe ve tereddütler
-Yapay ilgi gösterme
-Konuşma ve izah etme olmadan , karşı tarafın hareketlerini , düşüncelerini yorumlamaya ve tahmin etmeye çalışma
-Geçmişteki üzücü ve tatsız olayların sık sık gündeme getirilmesi
-Sorulan soruları cevapsız bırakma
-Bireylere söz ile baskı kurmaya çalışma
-Abartılı bir şekilde onaylama veya reddetme
-Sık sık öneride bulunma veya kişisel düşünceleri kabule zorlama
-Suçlama , eleştirme , olumsuz değerlendirmeler yapma
-Emir verme , tehdit etme
-Samimiyetten uzak kalma , yalan söyleme
-Alay etme , küçük düşürmeye çalışma , fikirlere değer vermeme
-Olayların olumsuz yönlerini çıkarmaya çalışma
-Küçük hataları çok abartma
-Fedakarlığı devamlı karşı taraftan bekleme
-Ortak faaliyetlere gereken önemi vermeme
-Karşıdakini ifade etme imkanı tanımama
Bu şekilde iletişim ve etkileşim içinde bulunan aile yapısında bireyler arası iletişimde , karşıdaki kişiyi rahatsız etme , yüz kızartma , sert şekilde bakma , yüz buruşturma ,konuşmama , yalan söyleme gibi durumların gözükmesi olağandır.
Unutulmamalı ki yaşayan her fert ; kendine özgü anlayışı , kişiliği , değer yapısı , entellektüel düzeyi , duygu ve düşünceleri , kimlik yapısı, yetişme tarzı , sosyokültürel statüsü ile yaşayan , hisseden , etkilenen biyopsikososyal bir bütündür . Bu durumda konuşulan her sözün , verilen her mesajın , her jest ve mimiğin iyi veya kötü manada karşıdaki kişide bir etki yaptığı kesindir.
Aile üyeleri birbirinden aldıkları mesajlar ile kendilerini değerli veya değersiz , kendilerini güvende veya güvensiz hisseder. Bu durum onların psikososyal ve sosyokültürel konumlarını , işlevselliklerini ve ruhsal durumlarını etkiler. Sonuç olarak sağlıklı birey , sağlıklı ve bütünlüğü ile fonksiyonel aileyi oluşturacak , sağlıklı aile sağlıklı toplumu oluşturacaktır.
2-AİLE ÇEŞİTLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
İdeal Aile: İster yalnız baba çalışsın , ister anne baba birlikte çalışsın ,ister se göç etmiş olsun , evde rol dağılımı ve yetkilerin ortak olduğu , kurallara sonuna kadar bağlı , ortak kararlarda ortak söz sahibi olan , birbirinin hak ve hukukuna saygılı , çocukları ve evdeki diğer bireyler ile her yönden yakından ilgili , kişilerin aile ortamında kendini huzurlu hissettiği , karşılıklı anlayış ve hoşgörü içerisinde yerleşmiş yapısı ile tamamen fonksiyonel olan aile yapısıdır.
Sorunlu Olabilecek Aile Tipleri:
1-Babanın çalıştığı , daha çok ev hakkında annenin söz ve kurallarının geçerli olduğu , Çocuklarının bakımının tamamen anne üzerinde olduğu , babanın çoğu zaman çocukları ile mesafeli olduğu aile
2- Anne babanın deneyimsiz olması , genç yaşta evlenmeleri , istemeyerek çocuk sahibi olmaları , çocuk konusunda anlaşamamaları ve çeşitli nedenler ile sürekli anlaşmazlık göstermeleri ile kendini gösteren aile tipidir.
3- Anne ve baba daha çok kendi işleri ile yüklü , çocuk küçükse büyük anne baba veya dadıya bakımının bırakıldığı , büyükse kendi haline bırakılan aile tipidir. Bu durumda çocuktan sürekli düzen ve disiplin istendiği aile tipidir.
4-Aile daha çok atadan gelen geleneklere bağlıdır . Çocuğa davranışın önemi konusunda çok fazla bilgili olmayan aile yapısıdır.
5-Kırsal bölgelerden kente göç eden , sosyal , ekonomik ve uyum açısından bazı problemler ile karşılaşan aile yapısıdır.
ANNE BABANIN VE AİLE ORTAMININ ÇOCUĞA ETKİLERİ
Anne babanın ve aile ortamının çocuğun ilk doğduğu andan itibaren devam eden süreç içerisinde çocuğa etkisi büyük olmaktadır. Anne babanın kişilik yapıları , eğitim durumları , meslekleri , zeka düzeyleri , bedensel ve ruhsal hastalıkları , psikososyal durumları , sosyokültürel statüleri , yetişme tarzları ve kendi anne babalarından gördükleri muamele ,çocuğa yaklaşım tarzları , çocuk için ayırdıkları vakit vb. durumlar, çocuğu birinci planda etkiler..
Çocuğun bu türlü anne baba etkileşiminin yanı sıra, ailenin sosyoekonomik durumu, ailenin teknolojiden yararlanımı , ev ortamının yeterliliği ,ev ortamındaki huzur ve anlaşma durumu , yaşanılan şehir , evin bulunduğu sosyokültürel çevre, sosyal imkanlar, devletin sunduğu imkanlar , okul ve öğretmen durumu , akrabaların durumu ve konumu , sağlık hizmetlerinden yararlanma , iletişim ve medya araçlarının durumu ve buna benzer sayılmayacak kadar etken ile çocuk etlileşim içerisindedir . Bütün bu etkileşimler ile çocuğun psikososyal , sosyokültürel gelişim ve şekillenmesi sağlanır.
Olumsuz mesajların ve iletişimin ailenin her bireyine , özellikle çocuklara etkisi çok fazladır. Unutulmamalı ki yaşayan ve gelişen bir psikososyal varlık olan çocuk ; konuşulan her sözden , her jest ve mimikten , her tavır ve durumdan , iyi veya kötü olarak etkilenecek ve bu etkilenme ile çocuğun kimlik , kişilik ve psikososyal yapısı şekillenecektir.
İdeal davranış ve ideal aile ortamı çocuğun sağlıklı bedensel ve ruhsal gelişmesini sağlayacaktır. Aksi takdirde aile fonksiyonelliğindeki arızalar çocuklarda ve aile bireylerinde psikiyatrik rahatsızlıklar şeklinde kendini gösterecektir. Çocukların genel durumu aileden , çevre ve toplumdan kesinlikle etkilenecektir. Sağlıklı bireyler yetişmesi için fonksiyonel ailelere ihtiyaç vardır. Açının kollarını bu duruma örnek verebiliriz. Açının oluşma yerindeki açıklık ile sonundaki açıklık arasında büyük fark vardır. Yani çocukluktaki her yanlış veya doğru etki ileride kendini bir davranış , bir söz , bir tepki ile bir bütün içerisinde kendini gösterecektir. Hayatın temel kurallarından bir taneside etki tepki prensibidir. İyi veya kötü her etki o çeşitten bir tepki veya belirti olarak ortaya çıkacaktır.
İsterseniz bazı etki tepki örnekleri verelim:
Etki-1-:Çocuğu sevmek , değer vermek , kabul edip onaylamak , ailede güven ortamı oluşturmak, sevdiğini ve kabullendiği söz ve davranış olarak aktarmak , yeri geldiğinde sabırlı ve ilgili olmak
Tepki-1-:Normal gelişim , kendine güven , insana ve topluma sevgi , başarılı bir sosyal adaptasyon
Etki-2-:Çocuğu kabullenmemek , açıkça istememek ,bu durumu yeri geldiğinde söz ve davranışlar ile belli etmek , bazı gereksinimleri ( sevgi , bakım , gelişime ait , vb.) ihmal etmek
Tepki-2-:Kendine , aileye ve topluma güvensizlik , sınırlı duygusal yapı , yalnızlığa ve suça eğilimli olma , aynı patolojik davranışı toplum içerisinde sergileme
Etki-3-: Çok aşırı titiz olma , aşırı kıyaslama , sık sık eleştirilerde bulunma , hep daha iyisini isteme , başarılardan tatmin olmama ve onaylamama , uyumsuzluk içinde olma ,kendini ifade etmesine izin vermeme
Tepki-3-: Çekingen , kararsız, başkaları tarafından yargılanma korkusu içinde bulunma , kendine güvensiz olma, kabiliyetleri ve becerileri olmasına karşın onları ortaya koyamama
Etki-4-: Çok aşırı müdahaleci , çok aşırı koruyucu kollayıcı olma , çocuğun kendini ortaya koymasına izin vermeme , çocuğun yerine bazı görevleri üstlenme ,ona olduğu yaştan daha küçükmüş gibi muamelede bulunma , sınırları aşırı gevşetme, aşırı şımartma , kuralsızlık
Tepki-4-:Kabiliyet ve becerileri gelişmemiş , sosyal gelişimi yetersiz , devamlı talepkar , başkalarına bağımlı , beklenen olgunluğa ulaşamamış , çok çabuk karşı gelme , sosyal çevresine adaptasyonda zorlanan , engellenmeye tahammülsüz olma
TOPLUM VE AİLE ETKİLEŞİMİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
Aile toplumun en küçük yapı taşını oluşturur. Ailedeki sıkıntılar topluma , toplumdaki sıkıntılar aileye yansır . Sağlıklı toplumu , sağlıklı aileler oluşturur. Ailenin sosyokültürel durumu , toplumun sosyokültürel durumunu belirler.Toplum ve aile sürekli iyi veya kötü etklileşim içerisindedir.
Aile toplum etkileşimi sağlıklı olmaz ise ailede ve toplumda bazı sıkıntılar oluşabilir. Aile, içinde bulunduğu toplumun durumuna göre şekillenir. Toplumun ve ailenin yapısına etki eden bir diğer noktada devletin topluma ve aileye sunduğu sosyokültürel imkanlardır. Bu imkanların bol olduğu toplumlarda bazı sıkıntıların oluşmasının önüne geçilmiş olur. Devletin sunduğu imkanların yetersizliği veya toplumdaki sosyoekonomik ve sosyokültürel sıkıntılar toplum ile beraber aileyi de etkileyecektir.
Toplumu ve aileyi , özellikle de çocukları etkileyen bir diğer etkende medyadır. Medyanın iyi ve kötü yönde bir çok etkisi bulunmaktadır. Medyanın zararlı etkilerinden ailenin ve aileyi oluşturan bireylerin korunması gerekir.Bunun içinde aileyi oluşturan bireylerin bilinçli olması gerekmektedir. Unutmayınız ki bazı zararları oluşmadan önlemek mümkündür.
Toplum içerisinde infonksiyonel ailelere müdahalede bulunacak , onların her türlü sorunları ile ilgilenecek , yeri geldiğinde sosyoekonomik destek sağlayacak , organize ve yetkileri devlet tarafından desteklenmiş , tecrübeli ekiplerin bir arada olduğu , kamu birimlerine ihtiyaç vardır.
Toplum aile etkileşimi hemen her konuda mümkün olmaktadır. İdeal toplumun kurulması , sağlıklı bireylerin oluşturduğu aileler ile mümkün olduğuna göre , ideal toplum için, ideal aile yapısı , ideal aile fonksiyonelliği , aile psikiyatrisi her geçen gün daha da önem kazanmaktadır. Bu konuda geniş çaplı çalışma, profesyonel ve tecrübeli ekiplere, bilimsel verilere ihtiyaç vardır.

AİLE TERAPİSİ ÖZEL NOTLARI:

Terapi Nasıl Yapılır:
 İlk Seansta : Terapist veya danışman terapinin amacını, katılan üyelerin (ana-baba ve gerekirse çocuklar) sorumluluklarını (birbirlerini dinleme- göz iletişimi kurarak birbirlerine hitap etmeleri gibi) belirtir.Bu seansta grup bilinci üzerinde durulur. Grup suresince üyeler birbirleriyle acık ve dürüst bir iletişim içerisinde olmalı, sorunlara odaklanmalı, birbirlerini suçlamaktan kaçınmalıdırlar. Aile terapisine eslerin beraber katılması önerilir, seansların sıklığı sorunların içeriğine göre değişebilir. Terapide gizlilik esastır. Diğer bir deyişle terapist aile üyelerinden biri ile yapacağı görüşmeyi o üyenin izni olmadıkça diğerleri ile paylaşamaz.
 Birbirlerini dinleme, göz iletişimi kurarak birbirlerine hitap etme, gizlilik ilkesine uyma terapi ortamında birbirleriyle açık ve dürüst bir iletişim içerisinde olmaları gibi bir iletişim ortamı hazırlanmalıdır.
 Terapistin en önemli işlevlerinden biri de duygusal boşalımı sağlaması ve üyeler arasında var ise “bitirilmemiş isleri” gündeme getirmesidir. Terapist aile üyelerinin birbirlerine karşı olan olumsuz tutum ve duygularını ifade etmeleri, birbirlerine karsı anlayış geliştirmelerine de yardımcı olur.
 Önemli olan çekirdek aile değil, aile ile sürekli iletişim ve etkileşim halinde olan bireylerinde aile terapisinde bulunmasıdır. Aile tüm olarak ele alınır. Sorun bireysel değil ailenindir.
 Terapist yönlendiricidir.
 Terapinin hedefi: Aile içindeki bireyin değişimini değil daha çok ailenin yapısını ve aile içindeki bireylerin birbirleriyle iletişim biçimlerini değiştirmektir. Terapinin amacı aile üyelerinin davranışlarını daha olumlu kılmak, üyeler arasındaki iletişimi geliştirmek ve sorunlara kalıcı çözümler bulmak olduğu için, terapist bir takım teknikler kullanır.
 Bireylerin gösterdiği belirtiler önemli değildir. Terapist aile bireyleri arasındaki ilişkileri ele alır. Aile üyeleri arasında daha fazla yakınlaşma, işbirliği ve duygusal paylaşım sağlanmış ise terapi amacına ulaşmış sayılır.
 Aile Terapisi Ne Zaman yapılır : Varolan veya ortaya çıkan sorunlar aile sistemini etkiliyorsa, Hasta ve terapist birlikte buna karar verirlerse, yani aile terapisini kabul ettiklerinde.
Günümüzde Bu Konuda 3 Büyük Yaklaşım vardır.
• Psikodinamik yaklaşım
• İletişimsel yaklaşım
• Yapısal yaklaşım

 Psikodinamik yaklaşım: Aile üyelerinin her birinin psikolojik yapısı ile ilgilenir. HER aile üyesinin kendisi ve ailenin diğer üyeleri hakkında içgoru ve anlayış kazanmasıyla sorunların giderileceğine inanır.
 İletişimsel yaklaşımda ise, aile terapistleri, karşılıklı etkileşimin nasıl olduğu üzerine odaklanırlar. Tezleri, bütün davranışların iletişimsel olduğu ve de bu iletişim dilinde yönetme, otorite kurma ve karşılıklı ilişkinin varlığı seklindedir… Onlara göre insan ilişkileri satranca benzer, kuralara vardır, kurallar hareketin düzenleyicisidir. Aileyi de bu bağlamda irdelerler.
 Yapısal yaklaşımda, aile içindeki etkileşimin nerede olduğu üzerinde durulur. Yani, aile sisteminin sunduğu dinamiklere ve bu sistem içinde yer alan elementlere dikkat çekilir. Üç çocuk ve ebeveynlerden oluşan bir ailede ebeveynlerin alt sistemi ve çocukların alt sistemleri arasında bir sinir vardır
Esler Arası İletişim Problemleri:
 Yapılan bir araştırmaya göre esler arasında sürekli ve ciddi sorun yaratan konular şöyledir:
Kadın kocasına boyun eğmek zorunda kalmaktadır. Oysa sağlıklı bir beraberlik eşit güçler arasında süregelen bir ilişkidir.
Evlilik surecinde koca karisinin kişiliğinin gelişimini engellemektedir. Oysa evlilik ilişkisi içinde her iki kişiliğinde gelişme ve değişme hakki vardır.Esler birbirlerine bu konuda destek olmalı ve birbirlerini değişim için teşvik etmelidirler.
Esler arasında duygu alışverişi çok azdır. Oysa, eslerin önce kendi duygu ve düşüncelerini anlamaya çalışmaları sonra da birbirlerine bunu ifade etmeleri gerekir.Siz kendinizi anlatamıyorsanız, kimse sizi anlamak zorunda değildir, unutmayınız.
Birikimler patlamaya yol açmaktadır. Bastırılan, içe atılan sorun ve kırgınlıklar, esler arasında sakince tartışılarak irdelenmediğinden, bir an geliyor ki, patlamalar, krizler kavgalar meydana geliyor. Oysa, sorunlarınızı biriktirmeden sıcağı sıcağına tartışmanız, birbirinizi anlayışla dinlemeniz, ortak bir çözüm yolunda uzlaşmanız, ilişkinizin niteliği acısından önemlidir.
Eslerden biri diğerini rahatsız edecek bir şekilde kıskanmaktadır. Kıskançlık tekelci bir anlayıştadır. Kıskanç kişi çoğu kez içindeki boşluğu ve bu boşluktaki aşağılık duygusunu örtmeye çalışmaktadır. Kıskançlık, buyurganlığın çok belirgin bir biçimi olup, her zaman psikolojik bir zayıflık işaretidir. Oysa, esinizi kıskanmak yerine ona güvenip onunla gurur duymalısınız. Unutmayın diktatörleri kimse sevmez.
Eslerden biri diğerini aldatmaktadır. Evlilikte ihanet, birlikteliği onarılmaz biçimde zedeler. İhaneti affettiğini söyleyen esler, gerçekte bunu başaramamakta, içlerine atmakta, farkında olmadan karsı tarafa kinleşmektedir. İhanetin söz konusu olduğu evlilikler zoraki beraberliklere dönüşür ve zamanla da biter

AİLE - EVLİLİK TERAPİSİ

Son yıllarda evlilik terapisine başvuran çiftlerin sayısı sürekli artmaktadır. Terapiye başvurular; ilişkinin kopma noktasına geldiği çiftler veya ilişkinin artık anlam ifade etmediği hatta zorladığı kadınlar tarafından yapılmaktadır. “Evliliğimizde sorun var`,

“İlişkimizde problem var“diye başvuranların yanında, asıl sorunu örterek; depresyon, psikosomatik şikayetler, ve fobik reaksiyonlarla terapiste başvuranlara da sıklıkla rastlanmaktadır. Bazı çiftlerin terapiste başvurma amaçları; ilişkilerini, evliliklerini kurtarmaktır. Hem terapi ortamı, hem de terapist evliliğin bitmesine ya da devam etmesine karar veremez.

Terapi ortamı; İletişimi açık ve net hale sokan, üçüncü bir kişinin (terapist) yardımıyla karşılıklı anlaşılabilir konuşmayı öğreten, kişinin olaylara tek yön olan bakış açısını zenginleştiren, kendinin farkındalığını sağlayan bir ortamdır. Bu ortamdan yeteri derecede faydalanabilmek yinede çiftlerin kendilerine bağlıdır.
Terapinin amacı iletişimi sağlıklı hale getirmektir. Bir ilişkinin sağlıklı şekilde devam etmesi, çiftlerin uzlaşmazlıklarını çözebilme yeteneğine ve isteğine bağlıdır. Çiftler arasında ilişkinin sorun haline geldiği durumlarda şu cümleler sıklıkla kullanılmaya başlamıştır artık.

“Beni sen hiç anlamıyorsun. ”

“Ben kendimi sana anlatamıyorum. ”

“Sen önceden böyle değildin, çok değiştin. ”

“Sen hep böylesin. ”

“Hiç değişmeyeceksin”

“Artık senin bu kadar duyarsız olmana dayanamıyorum”

Çiftlerde ortaya çıkan sorunlar, aslında problem diye görülmeye başladığı zamandan daha önce den de vardır. Fakat yaşam döngüsünün çeşitli devrelerinde(evlilik, çocukların doğumu, çocukların okulu, eşlerin iş-meslek rolleri, geleceği yapılandırma)çiftler belirli amaçlar üzerine odaklaşırlar.

Böylece ilişkinin yürümesini engelleyen “şeyleri” göremez ya da görse de farketmemeye, farketse de bir süre sonra bunun değişeceğine kendini inandurmaya çalışır. Fakat bu yaşam döngüs<ü içinde ani ve büyük değişimler, zorlanmalar, kayıplar ve bu döngünün oturtulmasıyla, kişiler o ana kadar belki de hiç yapmadıkları, yada bazen düşündüğü hatta bazen deneyime geçirdiği "kendinin farkındalığı" üzerine yoğunlaşmaya başlar. Ben neyim? ne oluyor? ne istiyorum gibi kendine yönelik sorular sormaya başlar. Farkına varmaktan kaçındığı "şeyler" üzerine gidip onları araştırmaya, çözümlemeye çalışır. İlişkinin bileşenleri olan üçlü; kominikasyon-güç-duygu o anda gerçek sorunlar olarak görülmeye başlanır. İlişkide o ana kadar çıkıp da başedilen sorunlar bir anda üstesinden gelinemez bir hal almaya başlar. Çatışmalar, aşağılamalar, tehditler. ve "sen" çatışması ortaya çıkar. İlişkinin tanımını yapacak olursak;özel belirli bir bağlamda kişiler arasında oluşan duygu ve düşünce, davranışlarda şekillenen bir mesaj iletimi, daha da ötesi arzu, istek ve ihtiyaçların cevap bulmasına yönelik bir alışveriştir. İlişkinin olması için iki kişinin olması ne kadar olmazsa olmaz bir kuralsa, ilişkide hangi kontekstin geçerli olduğu konusunda o kadar önemlidir. İlişkinin şekillendirilmesi; belirli bir durum, ortam dahilinde olmalıdır. Eşlerden birinin sevgisini ifade etme şekli diğerinde sevgi değil de öfke, kızgınlık şeklinde algılanabilir. İlişkide önemli olan bir noktada "burada ve şimdi" dir. Kişiler arası ilişkilerde, kişilerin çevrelerindeki üçüncü ve dördüncü kişiler (anne, kayınvalide, baba, arkadaş) tarafından ilişkiye yandan müdahale yapılacağı gibi, bir profesyonel (terapist) tarafından da terapötik müdahaleler yapılabilir. Gerçek yaşamda ilişkilerde belirlemeler, tanımlamalar ve yorumlar olduğu müddetçe, müdahaleler her zaman bir şekilde vardır. Fakat bir problem yaşandığında:kişilerin "eylem kapıları yapılanmış" olması veya "sonu gelmeyen oyunlar"söz konusu olduğunda, sistemin dışından bir kişinin müdahalesine gereksinim vardır. Çünkü sistemin devam etmesi için, sistemin kurallarının değişmesi gerekmektedir. Sistemi değiştirmek, o sistem içindeyken olası değildir. Ancak dışardan birisi(terapist)sisteme ihtiyacı olanı verebilir "Kuralların değişmesi" "Yeniden çerçeveleme" çift-aile terapisinde en temel müdahale tekniklerinden biridir. Böylece danışanın olaylara ait olan şemasını değiştirerek(farklı bakış açısı sunarak)daha fazla seçenek sahibi olmasını ve duygularının daha az ayağına dolaşmasını sağlamaktır. Örnek1: Kadın"Eşim benim bu durumuma karşı o kadar duyarsız ki" Terapist "Belkide eşiniz bu şekilde kendini acıdan koruyor olabilir. "Erkek "Aslında eşimin bu sorunu karşısında kendimi çaresiz hissediyorum, çok üzülüyorum, ne yapacağımı bilemiyorum. Örnek2: Erkek:"Eşim sürekli zırzır ağlar, onun tartışma anında ağlaması beni daha da kırıyor, bağırıp, çağırıp kapıyı vurup gidiyorum. Terapist:"Eşiniz dile getiremediği duygularını, acısını ancak ağlayarak ifade etmeye çalışıyor. Çelişkinin iyisi-kötüsü yoktur, gerçeği vardır. İlişkide rahatsızlığın olması, rahatsızlık veren olgunun ortadan kalkmasıyla düzelmiyor. Çünkü asıl olan ilişkidir. Yardım isteği ile başvuran çiftlerden biri "ben boşanmak istemiyorum veya ben boşanmak istiyorum" isteğiyle geldiğinde, ilk müdahalemiz ;boşanmak için ilişkinin düzelmesinin gerektiği çünkü burada sorunun, ilişkinin aslı olduğunu söylemektir. Sorunlu ilişkilerde boşanmak;ağızdan kolayca çıkan basit bir çözüm olarak gelsede gerçeğe yakınlaştıkça, uzaklaşılan ve alınması zor bir karar haline gelmektedir. Çiftlerde, terapide kullanılan ilk önerilerden biri;ilişkinin bir süre askıya alınmasıdır(askı modeli). 15 gün süre ile asla yüz yüze görüşme yapılmaması, telefonla konuşulmaması, ayrı yerlerde yaşama ve bu sürede varlıklarından bile haberdar olunmaması önerildiğinde, buna "boşanmak en iyi çözüm "diye yaklaşan çiftlerde dahi ilk tepki red etme olabilmektedir. Çift terapisine başvuranların çoğunluğunu kadınların oluşturduğu ve bir kısım eşlerin terapiye sıcak bakmadıkları göz ardı edilmeyecek bir gerçektir. Terapiye her iki tarafında katılması sonuç almayı kolaylaştırdığı gibi terapi süresinide kısaltır. Fakat çok önemli olan bir gerçekte, ilişkide magdur olan bireyin; (çoğunluğu kadın) tek başına yapacağı terapi yolculuğunda hem ilişki adına hem de kendi adına çok yol katedebileceğidir. İLİŞKİ BİR ALIŞVERİŞTİR VE BUNDA ŞİMDİ ÖNEMLİDİR.

Aile Terapisi-2

Aile üyeleri arasında karşılıklı etkileşim ve ailede yaşanan değişiklikler bireylerin her birinin ruh sağlığına ve sosyal uyumuna etki eder. Bozulan uyumu yeniden sağlamada aile terapilerinden yararlanıyoruz.

İki durumda aile terapisi kullanıyoruz:
– Aile üyelerinden birinin ruh sağlığında problem olduğunda,
– Aile üyeleri arasındaki ilişkide bir problem olduğunda
Örnek verecek olursak; cinsel uyum bozukluğu veya evlilik sorunları olan ailelerde ile terapisinden oldukça yaralı sonuçlar almaktayız.
Bunun yanı sıra ailedeki bireylerden birinin herhangi bir psikolojik ya da psikiyatrik sorunu olduğunda, örneğin madde bağımlılığı olan yetişkinlerin tedavisinde, kişiyle yapılan bireysel görüşmelere ek olarak aile terapisinden de yardımcı teknik olarak faydalanıyoruz.
Çocuk ve gençlerde görülen problemlerin çoğu ya aile içi ilişkilerden kaynaklanmaktadır ya da ailenin uygun yaklaşımıyla daha hızlı çözülebilmektedir. Bu nedenle çocuk ve gençlerde görülen problemlerin çözümünde bireysel terapiler yanında aile terapilerinden de yararlanıyoruz.
Bunun dışında günlük yaşamın akışı içerisinde sağlıklı ailelerde de zaman zaman iniş çıkışlar yaşanabilmekte, bazen gündelik yaşam sorunları yanlış ele alındığı için çıkmaza girip çözümlenemez hale gelebilmektedir. Örnek verecek olursak; hafta sonunun nasıl geçirileceği, kimin akrabası veya arkadaşıyla ne sıklıkta görüşüleceği, paranın ne kadar ya da nereye harcanacağı, çocuğun hangi okula gideceği, hangi üniversiteyi tercih edeceği… vb. problemler hemen her ailenin karşılaştığı şu ya da bu şekilde çözümlediği problemlerdir. Ne var ki bazen bu tür güçlükler yanlış ele alındıkları için içinden çıkılmaz bir hale gelebilmekte ilişki ve iletişim problemine dönüşebilmektedir. Bu tür problem durumlarıyla da kişiler aile terapilerine baş vurabiliyorlar.

Aile terapisinde karşılaştığımız güçlükler:
Aile terapilerinde bazen aile üyelerinden biri veya her biri yaşanan problemden sorumlu tutulacağı endişesiyle gelir. Halbuki terapist hakem ya da hakim değildir. Terapi süreci içerisinde aile üyeleri kendilerinin eleştirilmediğini, yargılanmadığını veya kontrol edilmediklerini gördüklerinde rahatlıyor ve çalışmaya daha olumlu bir şekilde katılıyorlar.Bazen de aile üyelerinden birinin “insan sorunlarını kendisi çözmeli” gibi bir düşünceyle gelmeyi tümüyle reddettiği oluyor. Gerçekte terapist ne tür değişiklikler yapılmasına karar verecek kişi değildir. Aile üyeleri içinde bulundukları şartları en iyi kendileri bilirler, bu sebeple karşılaştıkları problemleri nasıl çözeceklerine de en iyi kendileri karar verebilirler. Terapistin görevi, aile üyelerinin bulundukları şartlar içinde yapılabilecek değişiklikleri objektif bir şekilde görmelerini sağlamak ve takip edecekleri yolu belirlemelerine yardımcı olmaktır.
Aile terapisinde amaç; aile içi çatışmaları ve psikolojik problemleri önlemek için aile üyelerinin birbirlerini daha iyi anlaması sağlamak, iletişim çatışmalarını önlemek ve problem çözme becerileri geliştirmelerine yardımcı olmaktır.

Son Söz/ Dikkat:
Aile içinde yaşanan bir problemi çözmek için denediğiniz bütün yöntemler işe yaramadıysa, ısrarla işe yaramayan bu çözümleri sürdürmemelisiniz. Denediğiniz yöntemleri gözden geçirerek en azından neyin işe yaramadığını, neyi yapmamanız gerektiğini görebilirsiniz. Ne yapılacağına karar verilemediği durumlarda ise problemin daha da büyümesini beklemeden yardım almak en iyisidir.

Aile Terapisinin Amaçları

KİŞİLERARASI İLİŞKİLERİN IŞIĞINDA KAYGI VE ÇATIŞMALARIN GİDERİLMESİ
ALGININ- İÇGÖRÜNÜN ARTIRILMASI VE DİĞER DUYGUSAL GERİLİMLER İÇİN AİLE ÜYELERİ İLE İŞBİRLİĞİ KURULMASI
İÇ VE DIŞ KRİZLERE KARŞI AİLENİN DAYANIKLILIĞINI ARTIRMAK
NESİLLER VE CİNSLERARASI İLİŞİKİLERİN ARTIRILMASI, DÜZELTİLMESİ
AİLENİ DEĞELERİNE VE SAĞLIĞA DOĞRU YÖNLENDİRİLMELERİ
Terapinin karakteristik noktalari sunlardir:
Semptomları ile birey geniş bir sisteme aittir.
Tedavi modelinin sonucuna bakmaksızın, geniş sistem aile ,bireyin biyolojisini tespit etmede tanısal odaktır. (Yani aile üyelerinde psikogenetik etkiler nelerdir?)
Tedavi planı tüm aile isteminin yapısını değiştirmeli ve davranışları düzeltebilmelidir.
Aile Terapisi Ne Zaman Gerekir?
Aile terapisi daima hastanın sorunlarına cevap vermez. Gerekli olduğu durumları 3 madde altında toplayabiliriz:
Tedavi için gonderilen birey, aile ile aynı evde yaşıyorsa veya aile ile ilişikileri devam ediyorsa,
Varolan veya ortaya çıkan sorunlar aile sistemini etkiliyorsa,
Hasta ve terapist birlikte buna karar verirlerse, yani aile terapisini kabul ettiklerinde.
Aile Terapisinin Ozellikleri
Aile terapisi problemlere, aile uyelerinin bireysel problemleri olarak degil, sistemin problemi olarak bakar.Tedavide ailenin tek uyesi irdelensede tedavinin odak noktasi aile sistemidir.
Terapinin hedefi aile icindeki bireyin degisimini degil daha cok ailenin yapisini ve aile icindeki bireylerin birbirleriyle iletisim bicimlerini degistirmektir.
Bu terapinin uygulama alanlari, davranis bozuklugu gosteren kisilerdir.ancak bireysel terapi ile farklari vardir.Bþireysel terapi hasta ile terapistin etkilesimini onemser, hasta ile sosyal cevresi arasindaki etkilesime aldirmaz,Bireysel terapinin odak noktalari, icgoru, hastanin gecmisi iken, aile terapisinde odak noktalari, aile ici etkilesi, güç noktalari ve catismalarin hedefidir.
Aile Terapisindeki Yaklasimlar
Gunumuzde bu konuda 3 buyuk yaklasimdan bahsedebiliriz..
Psikodinamik yaklasim
Iletisimsel yaklasim
Yapisal yaklasim
psikodinamik yaklasim aile uyelerinin her birinin psikolojik yapisi ile ilgilenir.HER aile uyesinin kendisi ve ailenin diger uyeleri hakkinda icgoru ve anlayis kazanmasiyla sorunlarin giderilecegine inanir.
Iletisimsel yaklasimda ise, aile terapistleri, karsilikli etkilesimin nasil oldugu uzerine odaklanirlar.tezleri, butun davranislarin iletisimsel oldugu ve de bu iletisim dilinde yonetme, otorite kurma ve karsilikli iliskinin varligi seklindedir..onlara gore insan iliskileri satranca benzer, kurallra vardir, kurallar hareketin duzenleyicisidir..aile yide bu baglamda irdelerler.
Yapisal yaklasimda , aile icindeki etkilesimin nerede oldugu uzerinde durulur..yani, aile sisteminin sundugu dinamiklere ve bu sistem icinde yer alan elementlere dikkat cekilir..uc cocuk ve ebeveynlerden olusan bir ailede ebevynlerin alt sistemi ve cocuklarin alt sistemleri arasinda bir sinir vardir

Aile Terapisinde Neler Olur?
ilk seansta :Terapist veya danisman terapinin amacini, katilan uyelerin {ana-baba ve gerekirse cocuklar} sorumluluklarini {birbirlerini dinleme- goz iletisimi kurarak birbirlerine hitap etmeleri gibi} belirtir.Bu seanstta grup bilinci uzerinfe durulur.
Grup suresince uyeler birbirleriyle acik ve durust bir iletisim icerisinde olmali, sorunlara odaklanmali, birbirlerini suclamaktan kacinmalidirlar.
Aile terapisine eslerin beraber katilmasi onerilir, seanslarin sikligi sorunlarin icerigine gore degisebilir.
Terapide gizlilik esastir.Diger bir deyisle terapist aile uyelerinden biri ile yapacagi gorusmeyi o uyenin izni olmadikca digerleri ile paylasamaz.
Terapinin amaci : Aile uyelerinin davranislarini daha olumlu kilmak, uyeler arasindaki iletisimi gelistirmek ve sorunlara kalici cozumler bulmak oldugu icin, terapist bir takim teknikler kullanir.
Terapi suresince aile uyelerinin de bir takim odevleri olcaktir.Ornegin, herhangi bir seans sonunda terapist tarafindan uyelere bir sonraki seansa kadar yapmalari gereken odevler verilebilir.
Terapistin en onemli islevlerinden biri de duygusal bosalimi saglamasi ve uyeler arasinda var ise “bitirilmemis isleri” gundeme getirmesidir. Aile uyelerinin birbirlerine karsi olan olumsuz tutum ve duygularini ifade etmeleri, birbirlerine karsi anlayis gelistirmelerine de yardimci olur.
Aile uyeleri arasinda daha fazla yakinlasma, isbirligi ve duygusal paylasim saglanmis ise terapi amacina ulasmis sayilir.
Unutmayiniz ki mutluluk icin standart receteler yoktur. Ve her ailenin huzurlu bir yasam icin ihtiyac duydugu etmenler farklidir
Bir Ailenin Yasam EvreleriI
BEBEK AILE: Bu durum ilk gebelikle baslar, cocugun 5 yaslarina gelmesine dek surer..ciftin ozellikle annenin ilgisi bebege yonlendirildiginden erkek kendini ihmal edilmis hisseder, kadin da cocugun kendisini eve bagladigini ve kocasinin gozunun disarda olabilecegini dusunur.
Anababa ve cocuktan olusan aile ucgeninde duygusal dengeyi surdurmek ve cocugun gelisimi icin gerekli ortami saglamak icin eslerin birbirlerine karsi empatik davranmalari gerekmektedir..
OKUL ONCESI DURUMDA AILE: Çocugun okula baslayacagidonemdir.bu donemde aile cocugun gelisimi ile ilgilidir.Cocugun gelismesinde ailenin diger bireylerinin sorunlarla mucadele ederken gosterdikleri tepkiler aile icindeki iletisimi etkiler.
OKUL CAGINDA AILE:Cocugun okula baslamasindan ergenlige kadar surer.cocuk okula gider anne ise calýsmaya donerek “Ev kadini” sendromundan kurtulabilir.
Ilgi alanlari farklilastigindan, aile duzenin korumak zorlasir.ciftler acik ve durust davranirlarsa. Sorun cozumunde kacamak yollara basvurmadan soruna odaklanirlarsa, evlilik daha saglamlasir…
ERISKIN AILE:Bu donem gencin aileden koptugu donemi icerir.Bu kopus ayni zamanda yeni bir baslangictir.Ciftin yasaminda, cocuklarinin aileden ayrilmasiyla bir yalnizlik basgosterir.Erkekte cinsel istek azalmasi, kadinda fiziksel sikintilar ve hormonal problemler sonucu problemler basgosteriri.ancak pek cok kadinda bu donemde cinsel istek artisi gorulur.Bu donemde ciftler yeni ilgi alanalrina ve arayislara yonelebilirler
Esler Arasi Iletisim Problemleri
Yapilan bir arastirmaya gore esler arasinda surekli ve ciddi sorun yaratan konular soyledir:
Kadin kocasina boyun egmek zorunda kalmaktadir. Oysa saglikli bir beraberlik esit gucler arasinda suregelen bir iliskidir.
Evlilik surecinde koca karisinin kisiliginin gelisimini engellemektedir. Oysa evlilik iliskisi icinde her iki kisiliginde gelisme ve degisme hakki vardir.Esler birbirlerine bu konuda destek olmali ve birbirlerini degisim icin tesvik etmelidirler.
Esler arasinda duygu alisverisi cok azdir. Oysa, eslerin once kendi duygu ve dusuncelerini anlamaya calismalari sonra da birbirlerine bunu ifade etmeleri gerekir.Siz kendinizi anlatamiyorsaniz, kimse sizi anlamak zorunda degildir, unutmayiniz.
Birikimler patlamaya yol acmaktadir. Bastirilan, ice atilan sorun ve kirginliklar, esler arasinda sakince tartisilarak irdelenmediginden, bir an geliyor ki, patlamalar, krizler kavgalar meydana geliyor.
Oysa, sorunlarinizi biriktirmeden sicagi sicagina tartismaniz, birbirinizi anlayisla dinlemeniz, ortak bir cozum yolunda uzlasmaniz, iliskinizin niteligi acisindan onemlidir.
Eslerden biri digerini rahatsiz edecek bir sekilde kiskanmaktadir. Kiskanclik tekelci bir anlayistirr. Kiskanc kisi cogu kez icindeki boslugu ve bu bosluktaki asagilik duygusunu ortmeye calismaktadir.
Kiskanclik, buyurganligin cok belirgin bir bicimi olup, her zaman psikolojik bir zayiflik isaretidir.
Oysa, esinizi kiskanmak yerine ona guvenip onunla gurur duymalisiniz. Unutmayin diktatorleri kimse sevmez.
Eslerden biri digerini aldatmaktadir. Evlilikte ihanet, birlikteligi onarilmaz bicimde zedeler. Ihaneti affettigini soyleyen esler, gercekte bunu basaramamakta, iclerine atmakta, farkinda olmadan karsi tarafr kinlenmektedir.
Ihanetin soz konusu oldugu evlilikler zoraki beraberliklere donusur ve zamanla da biter
Eslerarasi Iletisim Problemleri konusunun cozumunde asagidaki turde yaklasimlarda bulunmak yararli olabilir :
Kari koca olarak iliskinizin aksayan yonlerini, olumlu ve olumsuz yanlarini tespit ediniz. Ancak unutmayiniz ki birinizin onemsedigi sorun digeriniz icin onemsiz olabilir. Once her ikiniz icinde onemli olan sorunlar uzerinde durunuz.
Bir toplulukta esinizi elestirmekten kacininiz. Elestirilerinizi yalniz kalinca yapiniz.
Evliliginizde her seyi tek basiniza kontrol edemezsiniz. Kontrol etmek istediginiz alanlar konusunda esinizle isbirligine variniz.
Birbirinizin varligini onemseyerek bunu birbirinize ifade ediniz.
Cinsellikle ilgili beklenti ve dusuncelerinizi esinizle acik bir dille konusunuz.
Her konuda anlasmak zorunda degilsiniz. Farkli kisilikler tasidiginizi bilmeniz gerekir.
Uzlasamama olasiligini da goz onune aliniz
Ikinci Evliligi Yapmadan Once
Uzmanlar, ister ilk evlilikte, ister ikinci de olsun ciftlerin ayni hatalara düsme egilimi gosterdiklerini vurguluyorlar.Unutulmamalidir ki , çatisma iliskilerin kacinilmaz bir bölümüdür.Ancak pek cok kisi evlilik catismalari ile nasil bas edecegini bilemez.
Problem çözme becerisine güvenemeyen kisiler, evlilik catismalari karsisinda hemen alarma gecerek evlilik veya es de “suç arama” oyununa basliyor.Oysa ki bu oyuna baslamadan önce, problemlerle bas etme becerimizi gelistirmeyi denesek daha kazancli cikacagiz.
Ikinci bir es secerken genelde ilk esin tam tersi özellikler ve egilimler aranir.
J.Larson, ilk esleri tarafindan aldatilanlarin ikinci bir evlilikten önce iclerindeki aciyi dindirebilmek icin en az 1-2 sene beklemelerini öneriyor.
Stahmann ise, ikinci evliligin basarili olabilmesi icin, ciftlerin eski iliskilerini irdelemelerini; beklentilerini, ümitlerini ve hayallerini saptayarak, nerelerde yanilgiya düstüklerini tespit etmelerini öneriyor.
Ikinci bir evlilikte aile ortaminda eslerin ilk evliliklerinden olan cocuklarinda olacagi hesaba katilmali..
Ikinci evlilik yapacak olanlara bir uyari da su yönde:::
“Aile ve arkadaslarinizi dinleyin!” Çünkü onlar sizin kim oldugunuzu ve evliyken nasil davrandiginizi bilirler…(Güncel Psikoloji Dergisi, sayi:2
Faydalanilan kaynaklar: : Iletisim. Jay Haley Istanbul:Cark Kitabevi,1982
Evlilik Raporu. Kurban Ozugurlu. Istanbul:Altin Kitaplar,1990
Aile terapisi…klinik psikoloji ders notlari..hacettepe universitesi..ankara
Onerilen kaynak: Hasta Aile. H.E. Richter. Yaprak Yayinlari. İstanbul, 1996

Aile Toplantıları

Günlük yaşamımızda, annemiz, babamız, kardeşimiz, eşimiz, çocuğumuz, kısacası ailemizin üyeleriyle sürekli iletişim içindeyiz. Bu iletişim süreci içerisinde, aileyi veya tek tek bireyleri ilgilendiren konuları her zaman konuşuruz. Ancak bu konuşmalar genellikle, her bir konuyu çeşitli yönleriyle ve herkesin fikrinin yer aldığı demokratik bir tarzda ele almaktan uzaktır.
Çoğu ailede bu konuşmalar, bir görüş alışverişi ve bunun sonucunda bir karara varmaktan çok, üyelerden birinin, genellikle de anne/babanın çocuklarıyla ilgili konularda aldığı kararları çocuğa bildirmesi şeklindedir. Böylesi durumlarda, görüşünü dile getiremeyen ve alınan karara uymak zorunda kalan birey kendisini baskı altında hisseder. Bu, aile üyeleri arasındaki sıcak ilişkiyi bozar, ve baskılanan kişinin özgüvenini zedeler. Ayrıca, sorunun çözümü de güçleşir, çünkü kararda söz sahibi olmayan üye, doğaldır ki, benimsemediği bir çözüm için yeterince uğraşmayacaktır. Durum böyle olunca, aynı sorunlar tekrar tekrar gündeme gelecek ve belki de kolayca çözümlenebilecek bir konu sürüp giden bir probleme dönüşecektir.
Aile içinde keyifli bir şekilde yaşamak ve karşımıza çıkan sorunları başarıyla çözebilmek için daha farklı bir yöntem izlememiz gerekir. Aileyi ilgilendiren bir sorunda başarılı bir çözüme ulaşmanın ön şartı, konuyla ilgili herkesin bir araya gelmesi ve görüşlerini rahatlıkla dile getirebilmesidir. Bu şu anlama geliyor; aile kendine zaman ayırmalıdır. Bunun için psikolojinin önerdiği yöntem “Aile Toplantıları”dır.
Aile toplantısında, ailenin tüm bireyleri, belirli konuları paylaşmak için haftanın belirli bir gün ve saatinde biraraya gelir. Toplantılarda, sorunlar, zıtlıklar, zorluklar, üzüntüler, ileriye dönük projeler vb. konular ele alınır. Bu gün ve saat, önceden her bir üyenin fikri alınarak belirlenir ve bir takvime bağlanır. Böylece toplantılarda demokratik katılım ilkesi bu noktadan itibaren uygulanmaya başlamış olmaktadır.
Aile toplantıları fikrini benimsediğinizde bu düşünceyi aileye bir toplantı düzenleyerek açabilirsiniz. Toplantıların bir dayatma olarak algılanmasından kaçınmalı, son sözü her zaman aile üyelerinin hep birlikte söyleyeceğini önemle vurgulamalısınız. Örneğin aile her hafta toplanmak istemeyebilir, bazı uygulama örneklerindeki gibi sekreter, başkan seçmek istemeyebilir. Bu ilk toplantıdan itibaren kararlar hep birlikte alınmalıdır. Başlangıçta toplantıların kısa tutulmasında fayda vardır. Toplantı sonrasında beraberce yemek veya tatlı yemek gibi faaliyetlerle olayı daha sıcak ve eğlenceli kılabilirsiniz. Aile toplantılarının sadece sorunların konuşulduğu bir ortam haline gelmesinden de kaçınmak gerekir. Bu toplantılar aynı zamanda gezi, tatil ve alışveriş gibi planların yapıldığı, ailenin birlikte işbirliği havasında hoşça zaman geçirdiği bir yer olmalıdır. Aile toplantılarının en önemli özelliği, kararların sadece anne baba tarafından değil, demokratik bir şekilde, çocukların da katılımıyla hep birlikte verilmesi esasıdır.
Kendilerini ifade etmelerine fırsat verilen çocukların özgüveni artar, yaşamlarını denetleyebildikleri düşüncesi ile birlikte bağımlılıktan kurtulur ve sorumluluk alma konusunda daha istekli ve başarılı olurlar. Kendilerini aile içinde kararların alınmasında, kuralların konulmasında büyüklerle eşit oranda söz hakkı olan, bir ekibin etkin üyesi bireyler olarak duyumsarlar. Bu tarz demokratik bir ortamda yetişen çocuklarda iç disiplin gelişir ve problem çözme becerileri edinirler.
Ailenin tüm üyelerinin demokratik katılımıyla gerçekleşen bu toplantılarda alınan kararlar daha niteliklidir, çünkü bu tarz bir uygulama sonucunda herkesin fikri alınıp herkes için uygun olan kararda uzlaşılır. Yani kazananlar ve kaybedenler yoktur. Hiç kimsenin kaybetmemesi, herkesin kazanabilmesi için toplantılarda verilen karara “hayır” diyen olmamalı herkesin onayı alınmalıdır. Oylama yapılmamalı herkes için uygun olan çözümde uzlaşıncaya kadar konu ele alınmaya devam edilmelidir, çünkü oylama yapıldığında bir taraf kazanırken diğer taraf kaybedendir. Eğer toplantıda görüşülen konu üzerinde uzlaşma sağlanamazsa bir sonraki toplantıda tekrar görüşülebilir.
Aile toplantıları, aileyi ilgilendiren problemlerin çözümünü sağlamanın yanı sıra çocukların toplantı süreci içinde insan ilişkileri konusunda deneyim kazanmasına da fırsat sağlayan bir eğitim ortamıdır aynı zamanda. Burada anne–babanın doğru bir şekilde rehberlik yapması önem kazanıyor. Anne-babalar çocuklarına doğru bir şekilde model olabilmek için insan ilişkileri ve etkili iletişimin ilkelerikonusunda önce kendilerini bilgilendirip eğitmelidirler. İletişimin dinleme, anlama, karşıt fikirleri kabul etme ve saygı gösterme, olumsuz duygu ve düşünceleri suçlama, yargılama ve eleştiri yapmaksızın ifade edebilme gibi temel ilkeleri anne baba tarafından etkili bir şekilde kullanılabilmelidir.
Toplantılarda başlangıçta çocukların sorunlarının ele alınmasında fayda vardır. Dinlenildiğini ve anlaşıldığını gören çocuklar yetişkinleri dinleme ve anlamada daha istekli olurlar.

AİLE TOPLANTISI

Ziya KÖSE

Aile, toplumların temel yapılarıdır. Aile toplumların gelişmesini, geleceğini belirlerler. Sevgi, saygı, hoşgörü, birlik beraberlik, kardeşlik, dostluk, arkadaşlık gibi olgular insanlık için çok önemlidir. Bütün insanlar bu olgulara sahip olmayı ve diğer insanlarda da bu olguların olmasını isterler. Bu olguların oluşması ailede olmaktadır. Bu nedenle bireylerin kişilik yapılarının oluşmasın da aile çok etkilidir.

Ailede demokratik ortamların oluşmasının bir yolu da aile toplantılarıdır. Aile toplantısı, aile üyelerinin karar verme işleminde eşit haklara sahip olması, aile içinde demokratik ilişkilerin gelişmesini sağlar. Aile toplantıları bütün aile üyelerini kapsayan düzenli bir toplantısıdır.

Aile toplantısında amaç:
– işitilmek,
– birbiri hakkında olumlu duyguları ifade etmek,
– birbirlerini teşvik etmek,
– yapılması gereken işleri planlamak,
– kaygıları, duyguları, şikayetleri ifade etmek,
– çatışmaları çözümlemek,
– aile eğlencelerini planlamaktır.

Şimdi, aile toplantılarına ne zaman başlanmalı konusuna değinelim.

a) Aile toplantılarına ne zaman başlanmalıdır?

Aile toplantılarının başlanması için kesin bir tarih vermek mümkün değildir, bu aileye bağlıdır. Anne baba aile toplantılarının amacını kendi aralarında açıklığa kavuşturmuşlarsa, birbirleriyle ve çocuklarıyla eşit koşullar içinde davranmaya hazırsa toplantılara başlanabilir. Toplantıların başlamasında zorlama olmamalı isteğe bağlılık esastır. Ayrıca aile toplantılarına başlanması için herkesin katılması beklenmemelidir.

Çocukların da toplantıya alınma zamanı vardır. Çocuklar, kendilerini ifade etmeye başladıklarında toplantıya alınabilirler. Çocuklara aile toplantısının önemi, amacı anlatılmalıdır. Çocuklara da herhangi bir zorlamada bulunmamalıdır.

b) Sadece bir ebeveynle ile toplantı yapmak

İdeal olan aile toplantısı muhakkak ki herkesin katıldığı toplantıdır. Ama yinede ebeveynlerden birisi toplantıya katılmak istemeyebilir, bu toplantının yapılmasına engel değildir. Aile toplantısının amacı anlatılır, isteyen katılır.

Tek ebeveynli aile toplantılarında, var olan ebeveynle çocuklarla ortak konular görüşülür. Eğer çocukların öbür ebeveynle sorunları varsa bunlar başka bir zaman halledilir. Bu durumlarda ebeveyn çocuklara seçenekler sunmalıdır. Eğer eşlerden birisi ayrı ise bu durumda ayrı eşle ilgili sorunlar görüşülmemelidir, çünkü aile toplantıları beraber olan aile üyelerini ilgilendiren konuların görüşüldüğü yerdir.

c) Küçük çocuklarla aile toplantısı yapmak

Çocukların aile toplantılarına kendilerini ifade etmeye başladıklarında girebileceğine daha önce değinmiştik. Çocukların bulunduğu aile toplantıları çok uzun olmamalıdır. Çocukların katıldığı toplantılar kısa ve basit konuların görüşüldüğü yer olmalıdır. Böyle olmazsa çocuklar toplantılardan sıkılabilirler. Çocukların yaşları büyüdükçe toplantılar uzun tutulabilir.

d) Aile toplantısını başlatmak

Aile toplantılarını başlatmanın çeşitli yolları vardır. Ailenin yapısına göre bir yöntem seçilmelidir. Bu yöntemlerden birisi resmi toplantı başlangıcıdır. Bazı çocukları resmi olaylar daha çok etkilemektedir. Toplantıya resmi olarak başlamak toplantının önemini arttırmaktadır.
Toplantıya resmi bir başlangıçta toplantının amacı ve yöntemi anlatılarak başlanmalıdır. Resmi bir toplantıda gündem oluşturulur ve gündemde:

• Bir önceki toplantı tutanaklarının incelenmesi,
• Daha önce alınmış kararların değerlendirilmesi ve halledilememiş konuların görüşülmesi,
• Yeni konular,sorunlar, şikayetler,
• Aile eğlencelerinin planlanması,
• Toplantının özetlenmesi,
• Kararların uygulanması için herkesten söz alınması bulunmalıdır.

Eğer toplantıya resmi bir başlangıç mümkün değilse toplantıya ilgi çekici bir olayı görüşmek için başlanmalıdır. Örneğin hafta sonu ne yapılacağını görüşmek için aile üyeleri toplanabilir. Böyle bir olay aile üyelerinin ilgisini çektiği için toplantıya katılmalarını sağlayacaktır. Böyle bir toplantıda örneğin piknik yapma sonucu çıktıysa piknik için görev dağılımı yapılmalıdır. Böylelikle çocuklara sorumluluk verilerek kendine güvenleri geliştirilmiş olur.

e) Aile toplantıları için klavuz
Aile toplantılarının verimli olması için bazı konulara dikkat edilmelidir. Bunlar aşağıda açıklanmıştır.

1) Önceden belirlenmiş zamanda düzenli olarak toplanmalıdır: Böylece aile üyelerinin toplantıya katılma olasılığı arttırılmış olur, zamanlarını planlarlar. Toplantı zamanını bilen aile üyeleri toplantıya hazırlıklı gelirler.
2) Toplantı başkanı dönüşümlü olmalıdır: ilk toplantı bir büyük tarafından yönetilmelidir. Ama daha sonra toplantı başkanı dönüşümlü olmalıdır. Küçük çocukların toplantıya başkanlıkları bir büyüğün yardımı ile olmalıdır.
3) Aile toplantılarında tutanak tutulmalıdır: Toplantıda alınan kararlar bir yere yazılmalıdır. Böylelikle ilerde çıkabilecek bir karışıklık önlenmiş olur. Toplantılarda yazıcı bulunmalıdır.
4) Toplantı zamanı planlanmalıdır: Toplantıların verimli olması için toplantı belli süre içersinde olmalı ve bu süre etkili kullanılmalıdır. Gündem dışına çıkılmamalıdır.
5) Herkes tartışmaya katılmalıdır: Toplantılarda herkesin görüşü alınmalıdır. Eğer herkesin görüşü alınmazsa demokratik bir ortam olmaz.

6) Yakınmalar sınırlandırılmalıdır: Toplantılar yakınma saatine dönüştürülme-melidir. Sorunlar ortaya koyulmalı gerçekçi çözümler aranmalıdır.

7) Ev işlerinin dağıtılmasında işbirliği yapılmalıdır: Evde yapılması gereken işlerin listesi yapılmalı ve bu listeye göre görev dağılımı yapılmalıdır. Ev işlerinden zor olanları büyükler almalıdır.

8) Anlaşmalara sadık kalınmalıdır: Toplantıda alınan kararlara uyulmalıdır. Çünkü alınan kararlara uyulmazsa toplantının güvenilirliği kaybedilmiş olur. Aile toplantılarında alınan kararlara uyulmadığında mantıklı sonuçlar uygulanmalıdır.

9) Toplantıların güvenilir olması sağlanmalıdır: Toplantının güvenilir olması toplantı kararlarının uygulanması ile ilgilidir. Toplantıda alınan kararlarla ilgili bir şikayet hafta içinde değiştirilmemelidir, kararlar sadece aile toplantısında değiştirilebilir. Böylelikle toplantının güvenilirliği attırılmış olur.

10) Her üyenin sorunlarına yer verilmelidir: aile toplantılarının demokratik bir şekilde işleyebilmesi için herkesin sorunları üzerinde durulmalıdır. Anne babaya göre sorun olmayan çocuğa göre sorun olabilmektedir. Bunun için hiçbir ayrım gözetmeksizin herkesin sorunlarına yer verilmelidir.

11) Eğlenceye zaman ayrılmalıdır: aile toplantıları sadece sorunların, şikayetlerin görüşüldüğü yer değildir. Aile toplantılarında eğlencelerde planlanmalıdır. Böyle bir uygulama aile toplantılarına ilgiyi, sevgiyi arttırır. Örneğin toplantıların öncesinde veya sonrasında herhangi bir eğlence düzenlenebilir.

f) Aile toplantılarında liderlik becerileri
Aile toplantılarının başkanı etkili bir lider olmalıdır. Toplantı başkanını tutumu toplantının verimli olmasında son derece önemlidir. Etkili bir toplantı yönetebilmek için bazı özelliklerin bulunması gerekmektedir. Bunlar:

1. Yansıtıcı dinleme kullanılmalıdır: Aile toplantılarında sorunların ne olduğunu tam olarak anlayabilmek için etkili dinlemek gerekmektedir.
2. Ben mesajları kullanılmalıdır: toplantının sağlıklı olması için ben mesajları kullanılmalıdır. İletişim çatışmalarına yer verilmemelidir.
3. Gerçek sorunlara dikkat çekilmelidir: Toplantıdan sonuç alabilmek için gerçek sorunlara eğilmek gerekmektedir. Sorunlar dışındaki ayrıntılar sorundan uzaklaşmaya ve toplantının uzamasına neden olur.
4. Beyin fırtınası yapılmalıdır: Tartışmaya açılan sorunların çözümü için beyin fırtınası yapılmalıdır. Beyin fırtınası yapılırken de görüşleri hemen reddetmemek gerekmektedir. Çünkü bu durumda üyeler görüşlerini söylemekten çekinirler. Üyeleri tüm görüşleri alındıktan sonra hep beraber görüşlerin kabul veya reddine karar verilmelidir.
5. Toplantı sonunda özet yapılmalıdır: Toplantının sonunda alınan kararların neler olduğu özetlenmelidir. Ayrıca alınan kararların uygulanması için de üyelerden söz alınmalıdır.
6. Değerlendirme yapılmalıdır: Toplantılarda daha önce alınan kararların değerlendirilmesi yapılmalıdır, yanlışlıklar düzeltilmelidir.

AİLEDE MUTLULUK

Tartışmasız evlilik sağlıklı değildir.Aile içinde tartışmanın yokluğu iyi bir iletişimin varlığına değil lötü bir iletişimin varlığına delalettir. Tartışmalar düdüklü tencerenin düdüğüne benzer. Rahatsız eder ses çıkartır ama olmazsa da tencerenin patlamasına sebep olur.
Her aile tek ve özeldir. Benzer gibi görünse de gerek aileyi oluşturan her ferdin farklılığından gerek onların dünyaya bakış farklılığından gerekse çevrenin özelliklerinden farklar ortaya çıkar.
Aile terapilerinde bayı dinlesen o kendince haklı bayanı dinlesen o kendince haklı görünüyor.
Terapistin görevi danışanlara yeni bakış açıları kazandırmaktır danışan mevcut bakış açısıyla problemi göremiyordur.Her indsanın kör noktası vardır. Bu kör nokta bizim kendimiz hakkında bilmediğimiz olumsuz kişilik özelliklerimizden oluşur. Özellikle düşmanlarımızla ytartışırken bu kör noktalarımızı gçreme fırsatımız olur. Bu nedenle tartışmalara açık olmamız llazımdır düşmanlarımızın söylediklerine kulak vermeliyiz.
Evlilikte bahçivan yada heykeltıraş olmamaya dikkat etmek lazımdır eğer eşlerden biri bahçivan olursa sürekli diğerini değiştirmeye çalışır. Buda uzun vadede mutsuzluğa sebep olur.Evlilikte farklılığın olması tek başına uyumsuzluk sebebi olamaz. Her evlilikte farklılıklar bilirli bir yere kadar tölere edilir. Eğer farklılıklara tölerans sağlanmazsa evliliğin devamı tehlikeye girer. Bazı kişilik tipleri evliliğe uygun değildirler bunlarla evlenmek riske girmektir. Bu insanların problemli olmalarını sosyal çevredeki uyumlarına bakarak ta kestirebilirsiniz. Her ne kadar kadın için eşinin ekonomik güçü ve sosyal prestiji önemli olsada kadının mutluluğu ve evlilikten sağladığı doyum dahaziyade eşler arasındaki duygusal ilişkinin nitelikli olmasına bağlıdır. Kadınlar duyguya ve anlayışa değer verirler
Kültür para, makam sahibi olmak, rasyonelliğe önem veriyor.Toplumsal değerler mutlu evliliği ekonomik kaygının olmadığı tek çocuğun bulunduğu evlilik olarak yorumluyor.Halbuki mutlu evlilik için değer yargılarını anlamaya çalışmak lazım çünkü: farklılıkların ve görüş farklarının kaynağı değer yargılarında yatar. Eğer ortada bir problem var ve her fert bu probleme kendi perspektifinden bekmaya inat etmişse gizliden gizliye farklı şeylere değerveriyorlardır.
ALDATMA:Toplumda öyle bir yanlış inanış vardır ki “her erkek aldatır”. Bu yanlış inanış bayanlarınher an aldatılma korkusu duymalarına ve paranoitleşmelerine sebep olur. Şunu unutmamak lazım ki ladatan her erkek aynı değildir. Erkeler değişik sebeplerden dolayı aldatırlar
1. Fiziksel çekime kapıldığından aldatır. Erkek şehvani duygulara kolay kapılır ve kadınlara bakışının temel noktası cinselliktir. Bir anlık heyecan için aldatır
2. Kimileri uzun vadeli bir ilişki yaşamakta sıkıntı çektiklerinden aldatırlar. Bu tip insanlar kurdukları ilişkilerde güven ve bağlılık sağlayamazlar.
3. Evlilik ilişkilerinde mutsuz olanlar yeterli duygusal doyum sağyamayanlar mutluluk ve duygusal tatmin için aldatırlar.
4. Kimileri de bir bayanın kışkırtma ve tahriklerine kapılarak aldatır.
Unutulmamalıdır ki bir kere aldatan çoğunlukla bir daha aldatacaktır.
Aldatmanın kadın üzerinde ki tesiri ilk önce red etmeyle kendini belli eder. Hiçbir kadın aldatılmayı kabul edemez. Lakin her kadın aldatıldığını sezer.
Aldatmakonusunda ÇÖZÜM kadının bireyselliğine daha fazla özen göstermesindedir demişler…
Türk toplumunda kadın evliliğin polisi, koruyucusu, kollayıcısı ve devamı için en çok çaba sarfeden olmuştur. Bu arada kadın kendini ihmal ettiğinden evlilikte sorunlar yaşanır erkek aldatır. Kadınlar kendi bireyselliğine daha fazla özen göstermelidirler. Evlilik tıpkı bir yemeğe benzer mazemeler iyi de olsa sürekli takip etmek gerekir. Evlilik ilişkisi sürekli yatırım ister.

ENGELLİ ÇOÇUK AİLELERİNE ÖNEMLİ UYARILAR

Bir insanın hayatta yaşayabileceği en güzel duygulardan ve mükemmel olaylardan birisi hiç kuşkusuz çocuk sahibi olmaktır. Ancak çocuğun zihin engelli olduğunun öğrenilmesi yaşanan duyguların yoğunluğunu değiştirir. Önemli olan bu noktada anne-babalar olarak çocuğunuzu kabullenmek ve onu her yönüyle sahiplenmektir.

*Engelli bir çocuğa anne-baba olmak zor bir görevdir. Bu zor görevde ilk yapacağınız iş çocuğunuzu kabullenmektir. Sizin çocuğunuz sebebi ne olursa olsun farklı özellikleri olan bir çocuktur. Bunu kabullenme noktası anne-baba için ne kadar zor olursa olsun ailenin mutluluğu ve çocuğun sağlıklı yaşaması için oldukça önemlidir.

*Engelli bir çocuk için erken teşhis çok önemlidir. Zaman kaybedilmeden hem sağlık hem de eğitim önlemleri alınmalıdır.

*Çocuğun olduğu gibi kabul edilmesi ileride karşılaşılacak sorunların üstesinden gelinmesinde atılacak önemli bir adımdır. Akrabalarınızın, komşularınızın, sokakta yürürken gördüğünüzü insanların,toplu taşıma araçlarında ki insanların tepkileriyle, meraklı bakışlarıyla karşılaşacaksınız. Çocuğunuzun kabulü bütün bu tepkilerden daha az etkilenmenize yardımcı olacaktır. Ve siz çocuğunuzu kabullenmiş bir anne-baba olarak çocuğunuzu topluma daha kolay kabul ettirirsiniz.

*Çocuğunuzu sosyal ve fiziksel ortamlardan kısıtlamayınız. Onu eve kapatmayınız. Parka götürün , ev gezilerine götürün. Birlikte sokağa çıkıp yürüyün Ona çevreyi tanıtın, anlatın. Sorularına cevap verin, yüz defa da sorsa cevap verin. Çevrenizdeki insanların bakışları sizi kızdırmasın etkilemesin.

*Çocuğunuzdan beklentilerinizi özür ve özelliklerine göre ayarlayın. Normal bir çocukla karşılaştırıp aynı görevleri beklemeyiniz.

*Ondan yapamayacağı bir davranışı veya beceriyi istemeyiniz. Onun sınırlarını zorlamanız aşırı yüklenmeniz kendine güvenini sarsabilir ve başarısızlık duygusuna kapılarak içine kapanmasına sebep olabilir.

*Çocuğunuzu aşırı korumayınız. Tüm ile bireyleri çocuk için özveride bulunmaya hazırdırlar. Muhakkak özveride bulunulacak çocuk korunacak ama bunun da bir sınırı vardır.

*Çocuğunuzun yapması gereken beceri, davranış ve gereksinimleri çocuğa fırsat tanımadan aileden herhangi biri yerine getirmemelidir. Ona fırsat verilmelidir.

*Öğretilmek istenilen herhangi bir konuda ilk önce aileden birisinin model olması gerekir. Yine yapamıyorsa sözel yardım ve fiziksel yardım yapılmalıdır. Unutmayın yardım tüm gereksinimlerini onun adına yapmak değildir. Onun adına yapılan her şey öğrenmesinin ve dolayısıyla bağımsız yaşamasının önüne konulan bir engeldir.

*Çocuğunuzun tek başına bir şeyler yapmasına izin veriniz. Çocuğunuzun bir işi yapıp o işi başarmadaki başarı hissini tatmaya ihtiyacı vardır.

*Çocuğunuza tutarlı davranmalısınız. Annenin, çocuğun yapmasına izin vermediği bir davranışa baba da izin vermemelidir. Ayrıca söz verdiğiniz bir şeyi muhakkak yerin getirmelisiniz veya yerine getiremeyeceğiniz sözü, vermemelisiniz. Bu çocuğunuzun size karşı güvenini,inancını sarsacaktır.

*Çocuğunuz bir davranışı yapamıyordu zamanla yapmaya başladıysa” Yeter ki yapsın da nasıl yaparsa yapsın demeyin.”

*Tüm ailelerin yaptığı bir şey vardır. Çocuk istediğiniz gibi davranıyorsa( oturup oyun oynuyor oyuncaklara ve çevreye zarar vermiyorsa ) onunla hiç ilgilenilmez farkına varılmaz. Çocuk kendinin de var olduğunu göstermek ister ve anne-babanın da varlığını hissetmesini bekler ve sonucunda gürültü yaparak dikkat çeker. Artık tüm ilgiler üzerendedir çocuk amacına ulaşmış dikkati çekmiştir,Bağırmak bile onun için ödül sayılır.

*Diğer engelli çocukların aileleri ile bir araya geliniz, duygularınızı düşüncelerinizi paylaşınız. Bilgi alışverişinde bulunarak rahatlayabilirsiniz.

*Çocuğun içinde bulunduğu engel türü hakkında bilgi edinin. Bu sayede çocuğunuza nasıl davranacağınızı nasıl yardımcı olacağınızı, çocuğun yapmış olduğu farklı davranışların kaynağını ve gelişim seyrini daha iyi kavramış olacaksınız.

*Engelli olan çocuk illaki sizin çocuğunuz olmayabilir. Çevrenizde bir başkasına veya yakınınıza ait bir ailenin çocuğu olabilir. Onları yadırgamamalı ve onun da ilk önce bir insin olduğunu unutmadan özellikle acımadan ilgilenmeli çünkü yarın sizinde böyle bir çocuğunuz olabileceği ihtimalini göz ardı etmemelisiniz.

*Çocuğa verilecek ceza ve ödülde dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Eğer çocuğunuzu ödüllendirecekseniz ona hangi davranışından dolayı ödül verdiğinizi muhakkak belirtiniz. Ceza verdiğinizde de niçin, hangi davranışından dolayı cezalı olduğunu ona söyleyiniz.

*Çocuğunuza asla fiziksel ceza vermeyiniz.

HİLÂL YILDIRIM
Özel Eğt. Öğretmeni

AİLENİN TEMEL GEREKSİNİMLERİ

1.Değerli olma duygusu: Aile içindeki etkileşim çocukları ya “ben değerliyim” ya da “değersizim” duygusuna götürür. Bu gereksinim aile içinde yerine getirilmezse çocuk her türlü davranışla bu duyguyu elde etmeye çalışır. Ergenlik çağındaki erkek çocukların çete(gang) kurarak çoğu kez ölümle sonuçlanan çatışmaları da, kendilerini önemli görmeyen aile ortamlarına bir tepki olarak yorumlanır.”Ben değerliyim” duygusunu aile içinde elde eden birey kendisini kanıtlamak için aşırı davranışlarda bulunmaya gerek duymaz.
2.Güven ortamı: Aile içindeki bireylerin emniyette olduğu, dışarıdaki tehlikeli olayların aile içine girmeyeceği duygusu, bu gereksinmenin temel nedenidir. Eğer çocuk ev içinde kendisini güven içinde bulmuyorsa çocuk ailenin dışında bir yere yönelir. Aile ile olan bağlarını koparır.
3.Yakınlık ve dayanışma duygusu: Aile içinde temel güven ve dayanışma varsa aile dışında bireyin karşılaştığı stres getirici olumsuz olaylar yıkıcı etkisini pek göstermez. Güven duygusunun baskın olduğu aile dış dünyanın yaratmış olduğu sıkıntı ve kaygılarından kendisini kurtarır. Bu tür aile içinde olan kimseler kendilerine olduğu gibi çevresine de güvenirler. Eğer aile içinde güven ve dayanışma sağlanmamışsa bu insanlar yoğun stres ve gerginlik yaşarlar. Bu kişiler kendilerine dahi güvenemezler. Dolayısıyla çevresinde yakın ilişkiler kuramazlar.
4.Sorumluluk duygusu: Aile sistemi içindeki anne ve babalar davranış ve sözleri ile sorumluluk duygusunu ifade ederler. Aile içinde sadece anne baba değil herkes sorumluluk duygusunu paylaşır. Elbette ki çocuklara yaşları oranında sorumluluk yüklenmelidir. Tüm sorumluluğu kendi üzerine alan, çocuğunu sorumluluktan kurtaran anne ve babalar kendi yaşamını biçimlendirmekten aciz sürekli başkalarının yönetiminde olmaya yönelik bireyler yetiştirirler Bu tür tutumlar sonucunda yetişmiş bireyler yaşamlarında yer alan olaylardan sürekli başkalarını sorumlu tutarlar. Gelişimsel dönemi göz önüne alınarak çocuğun odasını toparlaması, ev işlerine yardım etmesi gibi konularda sorumluluğu sağlanabilir. Bunu yaparken kız ve erkek işleri kesin çizgilerle ayrılmamalıdır. 5.Zorluklarla mücadele ederek onların üstesinden gelmeyi öğrenme: Çocuğa her şey hazır verilmemelidir. Sorumluluk duygusunun gelişimi ile ilgili anlatılanlar zorluklarla mücadele etme ile ilgilidir. Çocuğun içinde bulunduğu gelişimsel dönem göz önünde bulundurularak çocuk kendi sorunları ile başbaşa bırakılmalıdır. Bu durum onların zor sorunları ile mücadele ederek, uğraşmasına olanak vermek, kendisine güvenli sorun çözme becerileri gelişmiş bireyler olarak yetişmeleri için gereklidir. Karşılaştığı her zorluğa aşırı yardım eden ana babaların çocukları sürekli başkalarına muhtaç, kendilerine güvensiz olur. Böyle kişiler yetenek becerilerini keşfedemezler. 6.Mutluluk ve kendisini gerçekleştirme ortamı: Aile ortamı bir mutluluk ortamıdır. Şimdiye kadar anlatılan gereksinimlerin karşılanması mutlu olmayı getirir. Evde değerli olduğu duygusunu tadan birey mutlu olur ve yaptığı şeylerden doyum alır, kendini gerçekleştirme olanağı bulur. 7.Sağlıklı manevi yaşamın temellerini oluşturma ortamı: Katı din kuralları altında yetiştirilmiş çocuk sürekli yargılanacağı, cezalandırılacağı korkusunu yaşar. Kendi yaşantı ve deneyimlerini zenginleştirecek iç ve dış dünyasını araştırıp keşfedeceği yerine körü körüne itaati, kendi düşünce ve duygularından utanmayı öğrenir. Sağlıklı manevi yaşam ailenin çocuğuna verebileceği en önemli süreçtir. Sağlıklı bir manevi temeli olan insanlar kendisi ile barışık, insan ilişkileri olumlu ve kuvvetli saygılı bireyler olarak yetişirler.

KORUNMASI GEREKEN BEŞ TEMEL ÖZGÜRLÜK

1.Şimdi ve burada olanı duyma ve görme (algılama) özgürlüğü
2.Kendi düşündüğünü olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü
3.Kendi duygularını olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü
4.Kendi arzularına göre bir şeyi isteme ya da reddetme özgürlüğü
5.Olmak istediği yönde gelişerek kendi özünü gerçekleştirme özgürlüğü

Tanrım bana

Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için

SÜKÛNET

Değiştirebileceklerimi değiştirmek için

CESARET

İkisini birbirinden ayırabilmek için de

AKIL VER

AİLE İÇİ İLETİŞİM

Etkili iletişimin temelinde bireyin kendisini tanıması, kendi değerlerinin ve tutumlarının farkında olması ve kendine güven yatar. İyi bir iletişimci ipuçlarını anında görür (jestler, mimikler, beden duruşu) ve onları gerçekçi olarak değerlendirir.

İLETİŞİM ENGELLERİ

1.Emir vermek, Yönlendirmek: Bu iletiler kişinin duygularının önemsiz olduğu mesajını verir. Kişi diğer kişinin istediğini yapma zorunluluğunu hisseder.

2.Uyarmak, Gözdağı vermek: Bu iletiler de emir verme ve yönlendirmeye benzer; ancak kişinin vereceği yanıtın karşılığı olacak tümceleri de içerir. Kişinin isteklerine saygı duyulmadığı mesajını verir. Bu durum kişide öfke ve düşmanlık yaratır.

3.Ahlak dersi vermek: Bu tür ilişkilerde otoritenin ve zorunlulukların gücü kişiye karşı kullanılır. “yapmalısın, etmelisin” mesajlarını iletir ve bireyi karşı koymaya zorlar.

4.Öğüt vermek ve çözüm önerileri getirmek: Kişinin sorunlarını kendi kendisine çözeceği yeteneğinin olmadığına inanıldığını gösterir.

5.Öğretme, nutuk çekme, mantıklı düşünceler önerme: Bu durum aile içinde o anda herhangi bir sorun yokken çocuklar tarafından kabul edilebiliyor; ancak, sorun anında bu durum kabul edilmiyor ve daha fazla çatışmalara neden oluyor. Mantıklı düşünceler önerme çocuğun mantıksız ve bilgisiz olduğuna dair mesaj iletir.

6.Yargılamak, eleştirmek, suçlamak,aynı düşüncede olmamak: Bu iletiler çocuk üzerinde diğerlerinden daha fazla olumsuz etki yapar. Bu değerlendirmeler çocuğun benlik saygısını düşürür. Çocuklar hakkında yapılan olumsuz değerlendirmeler çocuğun kendisini değersiz, yetersiz görmesine neden olur.

7.Övmek, aynı düşüncede olmak, olumlu değerlendirmeler yapmak: Genel inanç olarak bu durumun çocuğa zarar vereceği hiç düşünülmez. Çocuğun öz imgesine uymayan değerlendirmelerin yapılması çocukta kızgınlık yaratır. Çocuklar bu iletileri anne babanın kendilerini yönlendirme ve isteğini yaptırma girişimi için kurnazlık olarak yorumlarlar. “Siz böyle söyleyince sanki ben daha çok mu çalışacağım?” gibi düşünürler. Övgü ise başkalarının yanında yapılıyorsa çocuğu utandırır. Aşırı övgü sonucunda çocuk buna alışır ve övülmeye gereksinim duymaya başlar.

8.Ad takmak, alay etmek: Çocuğun benlik saygısı üzerinde olumsuz etki yapar.

9.Yorumlamak, analiz etmek, tanı koymak: Bu durum çocuğun konuşmasını, kendi duygularını ifade etmesini engeller.

10.Güven vermek, desteklemek, avutmak, duygularını paylaşmak: Anne babalar çocuklarının duygularını tam olarak anlamadıklarında ortaya çıkar. Böyle bir durumda sorun hiç yokmuş gibi algılanıp avutma eğilimine gidilir.” Üzülme yarın her şey düzelecek, kendini daha iyi hissedeceksin” gibi mesajların verilmesi çocuğun önemsenmediği hissini verir.

11.Soru sormak, sınamak, sorgulamak: Çocuk sorgulanıyor hissine kapıldığında bu durum onda güvensizlik, kuşku oluşturur.

12.Sözünden dönmek, oyalamak, alay etmek, şakacı davranmak, konuyu saptırmak: Böyle iletiler yüzünden çocuk anne babasının onunla ilgilenmediğini, duygularına saygı göstermediğini belki de onu dışladığını, dikkâte almadığını düşünür. Çocuklar sorunlarını dile getirdiklerinde çok ciddidir. Şaka ve espriyle karşılık vermek onları incitebilir ve itilmişlik kenara atılmışlık duygusunu verir.

ANA BABALAR ON İKİ İLETİŞİM ENGELİNİ KULLANINCA…

YANIT

İLETİŞİM ENGELİ

“Benim oğlum okulu bırakamaz. Buna izin vermem.”

EMİR VERMEYÖNLENDİRME

“Okulu bırakırsan benden para mara bekleme.”

UYARMAGÖZDAĞI VERME

“Okumak herkese nasip olmayan ödüllendirici bir deneyimdir.”

AHLAK DERSİ VERME

“Ödevini yapmak için neden bir program yapmıyorsun?”

ÖĞÜT VERMEÇÖZÜM GETİRME

“Üniversite mezunu lise mezunundan yüzde elli fazla kazanır.”

NUTUK ÇEKMEÖĞRETME

“Uzak görüşlü değilsin. Düşüncelerin henüz yeterince olgunlaşmamış.”

YARGILAMAELEŞTİRMESUÇLAMA

 “Her zaman gelecek için umut veren iyi bir öğrenci oldun.”

ÖVME

“Hippi gibi konuşuyorsun.”

AD TAKMAALAY ETME

“Çaba göstermediğin için okuldan hoşlanmıyorsun.”

YORUMLAMAANALİZ ETME

“Duygularını anlıyorum, ama son sınıfta daha iyi olacak.”

GÜVEN VERMEDUYGULARINI PAYLAŞMA

“Eğitimsiz ne yapacaksın? Nasıl geçineceksin?”

SINAMASORU SORMASORGULAMA

“Yemekte sorun istemiyorum.”

KONUYU SAPTIRMA

Bu alıştırma çocukta sorun olduğunda ana babanın tipik tavrının iletişim engelli sözler söylemek olduğunu göstermiştir. Ana babalar bu tür yanıtlar kullanınca aralarındaki iletişim aşağıdaki gibi gösterilir.

ÇOCUK

İLETİ

ANNE / BABA

Gönderici

“Sorunum Var”

¾ ¾ ¾ ¾ ¾ ¾ ¾ ¾ ¾ ¾ ¾ ®

Alıcı

………………………………………………..

ÇOCUK

ENGEL

ANNE/ BABA

Alıcı

“Yanıt”

¬ ¾ ¾ ¾ ¾ ¾ ¾ ¾ ¾ ¾ ¾ ¾

Gönderici

Bu tür yanıtlar çocuktan gelecek bir sonraki iletişimi engeller; ana-baba çocuk ilişkisi gibi çocuğun benlik saygısını da olumsuz engeller. Çocuklar üzerinde aşağıdaki olumsuz sonuçları oluşturma tehlikesi taşır:

•Konuşmalarını engeller
•Savunmaya geçirir
•Kavgacı yapar, karşı saldırıya yöneltir
•Yetersiz olduklarını hissettirir
•Kızdırır, küstürür
•Oldukları gibi kabul edilemedikleri duygusunu uyandırır
•Sorunlarını çözmede kendilerine güvenilmediğini hissettirir
•Anlaşılmadıklarını hissettirir
•Duygularının yersiz olduğunu hissettirir
•Kızdırır, yılgınlığa uğratır
•Sorgulanıyor duygusunu yaratır
•Anne ve babasının kendisiyle ilgilenmediği duygusunu uyandırır.

AİLE KURALLARI

Her aile gerek açık gerekse kapalı olarak kurallarını belirlemiştir. Sağlıklı ailede kurallar gizli değil açık olarak belirlenmiştir. Aile içindeki bireyler birbirlerinin iyi tanırlar, duygular karşılıklı olarak hissedilir. Evde eşitlik söz konusudur.

Mutlaka ki zaman zaman her evde küçük de olsa çatışmalar yaşanır. Hiç çatışma yaşanmayan bir evde büyük olasılıkla maskeler takılıdır. Yani sosyal maskeler iletişimde bulunuyordur.

Çatışma uzun süreli ilişki içinde olan kişiler arasında doğal olarak ortaya çıkar. Önemli olan çatışmanın çıkmasını önlemek değil, çatışma çıktığı zaman kişilerin birbirleriyle nasıl etkileşim kuracağının bilinmesidir. Aralarında çıkan çatışmayı birbirlerini kırmadan çözebilme becerisini gösteren çiftler sağlıklı bir aile kurar.

SAĞLIKLI BİR AİLEDE
SORUNLARI ÇÖZMEK İÇİN KULLANILAN YÖNTEMLER:

•Duygu ve düşünceler olduğu gibi, abartılmadan ortaya konulmalıdır (Bu tutuma kendine güvenli ve kendine saygılı tutum diyoruz. Bu tutum içinde olan kişiler hem kendilerine hem de başkalarına saygı gösterirler.)
•Sorunlar şimdiki bağlam içinde ele alınmalı ve eski birikimler işin içine sokulmamalıdır
•Kesinlikle öğüt verme kullanılmamalı, davranışlar somut bir biçimde ayrıntılı olarak ele alınmalıdır.
•Yargılamaya gidilmemeli, kişiler kendi duygu ve düşüncelerini ifade edebilmelidirler.
•Duygu ve düşünceler, ne az ne eksik, olduğu gibi olduğu gibi ifade edilmelidir; karşısındakinin ne beklediğine ya da en mükemmel olması gerektiğine göre ifadeler aranmamalıdır.
•Konunun özü ile konuya ilişkin olmayan ayrıntılar birbirinden ayırd edilmelidir. Örneğin siz çocuğunuza “iki saat geciktin” dediğinizde, çocuğunuz size: “hayır bir saat kırk beş dakika geciktim” dememelidir.
•Sorun çözmede etkin dinleme kullanılmalıdır. (daha sonraki bölümde ayrıntılı olarak anlatılacak)
•Belirli bir zaman konusu içinde ancak bir çatışma üzerinde durulmalı, başka çatışma konuları çatışmaya katılmamalı.
Örneğin: “hem geç kalıyorsun hem de bana yardım etmiyorsun”diyerek iki konuyu birden ortaya atmamak gerekir.
•Birinin haklı çıkması yerine her iki tarafın da anlaşabileceği bir çözüme yönelmek gerekir. “ben haklıyım, sen yanlış hareket ediyorsun” tarzında davranmamak gerekir.

Sağlıksız ailede gizli kurallar:

Sağlıksız ailede kurallar bilinçaltındadır. Gizli ve açığa çıkmamıştır. Bu kuralları kimse tartışamaz. İşte sağlıksız ailede geçerli olan kurallar şunlardır:

1.Denetleme: çocuk duygu ve düşüncelerini ifade ederken hep korku içindedir. Ya da duygularını ifade edemez, bastırır. Söyleyeceklerini hep önceden kestirmek zorundadır. Kendiliğinden ortaya çıkan davranış kötüdür, affedilmez. Bu tür ailelerde sağlıklı bir güven ortamı söz konusu değildir.

2.Mükemmeliyetçilik: Yapılan her işte, girilen her sınavda kişinin mükemmel olması beklenir. Her şey göstermeliktir, başkasının beğenmesi için yapılır. Mükemmeliyetçilik kişinin kendi gerçeğinin hiçbir değeri olmadığını kendi düşünüş ve değerlendirilişinin önemsiz olduğunu ifade eder. Bu ortamda yetişen çocuğun temel duygusu umutsuzluktur. Kendilerini değersiz, yetersiz bulurlar.

3.Suçlama: Suçlama olayları olduğu gibi kabul etmemenin bir sonucudur. Yapılan suçlamalar her şeyin denetim altında tutulması gerektiği ve yapılan her şeyin mükemmel olmasının zorunlu olması gerektiğini ortaya çıkarır. Bu durum ise kişide kaygı ve utanç duygularını yaratır.

4.Beş temel özgürlüğün inkârı: Sağlıksız ailede kişilerin doğal olarak geliştirdikleri algılama, duygu, düşünce, davranış, arzu ve amaçları inkâr edilir. “içinden geldiği gibi değil; mükemmeliyetçi kurala uyarak, başkalarının senden beklediği biçimde algıla, duygulan, düşün,davran, arzu et, ve amaç edin.” Bu durum kişini kendi gerçeğini inkâr etmesine neden olur. Böylece kişi tamamen dışa bağımlı, kendi iç dünyasıyla ilişkisi kopuk, robot gibi yaşar. Böyle bir kişinin mutlu olması da söz konusu olmaz.

5.Konuşmanın yasak olması: Sağlıksız bir ailede özellikle çocukların duygu ve düşüncelerini ifade etmesine olanak verilmez. Bu duru çocuklarda değersizlik duygularına neden olur.

6.Küskünlük ve kırgınlıkların sürdürülmesi: Aile içindeki kırgınlık ve küskünlüklerin sürdürülmesi, kişilerin birbirlerini anlamasını ve sorunun çözülmesini engeller.

7.Kimseye güvenmeme: Sağlıksız bir ailede kimse kimseye güvenmez. Aslında güven var gibi görünse de temelde güvensizlik vardır. Sağlıksız ailede yetişen kişi kimseden saygı ve gerçek sevgi görmediği için kimsenin kendisine yardım edemeyeceğine inanır. Yardım etmek isteyenlerin “mutlaka art düşüncesi vardır, çıkarı vardır” diye düşünür.

Sağlıksız ailede yetişen kişilerin kendilerine güveni olmaz. Bu kişiler mutlaka dıştan denetimli bireyler olurlar.

“Temelinde sevgi olan hiçbir eğitim başarısızlığa uğramaz”
Pestallozi

DİNLEME BECERİLERİ

Edilgin dinleme (sessizlik): karşısındakinin konuşmasına olanak verme. Edilgin dinleme kişiye:

•Duygularını duymak istiyorum
•Duygularını kabul ediyorum
•Benimle paylaşmak istediğin konuda vereceğin karara güveniyorum
•Bu senin sorunun sorumlu sensin gibi güçlü mesajları verir.

Kabul ettiğini gösteren tepkiler: Sessizlik iletişimi engellemesine karşın çocuğa kabul edilmediği izlenimini verir. Ona gerçekten tüm dikkâtimizi verdiğimizi göstermeliyiz.
Bunu yapmak içinse karşımızdakine sözlü ve sözsüz mesajlar iletmeliyiz.
Hı hı, evet, seni anlıyorum…..gibi sözlü mesajlarla;
baş sallama, jestler ve mimiklerle, beden duruşu gibi sözsüz mesajlarla karşımızdakine onu dinliyor hissini vermemiz gerekir.

Konuşmaya açık davet: Çocuklar sorun ve duygularını dile getirmekte güçlük çekerler. Konuşmak için yüreklendirilmek isterler. Şu örnek cümlelerle konuşmaya davet sağlanabilir:

•O konuda konuşmak ister misin?
•Bu olay karşısında neler hissettin?
•Bana örnek verir misin?
•Bu konuda neler düşünüyorsun?

ETKİN DİNLEME:

Etkin dinlemede kişinin söylediklerinin gerçek anlamlarının kavranması gerekir. Etkin dinleme çocukların duygu boşalımına yardım eder. Çocukların duygularını keşfetmelerine yardımcı olur. Etkin dinleme çocukların olumsuz duygulardan korkmamalarına yardım eder, ana-baba-çocuk arasında sıcak bir dostluk geliştirir. Duyulduğunu ve anlaşıldığını bilmek öylesine hoş bir duygudur ki, konuşan dinleyene karşı bir yakınlık duyar. Çocuklar sevgiye tepki verirler. Kişi empati kurup doğru olarak dinleyince karşısındakini anlar. Bir anlamda kişi kendisini karşısındaki kişinin yerine koyar. Empati kurmayı öğrenen anne ve babalar çocuklarına daha fazla anlayış göstermiştir.

Etkin dinleme için:

•Çocuğun söylediğini duymak istemelisiniz. Bu onun için zaman ayırmak anlamına gelir. Zamanınız yoksa bunu çocuğunuza söylemelisiniz.
•O andaki soruna yardımcı olmayı gerçekten istemelisiniz. İstemezseniz isteyinceye kadar bekleyin.
•Duyguları ne olursa olsun, sizin duygularınızdan ne denli farklı olursa olsun onun duygularını gerçekten kabul etmelisiniz.
•Çocuğun duygularını tanıdığına, onlarla baş edebileceğine ve sorunlarına çözüm bulma yeteneğine tam olarak güvenmelisiniz. Bu güveni çocuğunuz sorunları kendi başına çözdüğünü gördükçe kazanacaksınız.
•Duyguların sürekli değil, geçici olduğunu anlamalısınız. Duygular geçicidir.
•Çocuğunuzu diğerlerinden farklı ayrı bir birey olarak algılamalısınız. Bu “ayrılık” çocuğun kendi duygularının olmasına, nesneleri kendisine göre algılamasına “izin” vermenize destek olur. “Ayrılık” ı, yalnızca hissetseniz bile çocuğa yardımcı olabilirsiniz. Çocuğun sorunları olduğunda onun yanında olmalı ancak karışmamalısınız.

Etkin dinlemenin en uygun zamanı çocuğun sorunu olduğunu gösterdiği andır. Ana-babalar çocuklarının duygularını dile getireceklerini duyacakları işin çoğunlukla bu anı kolaylıkla yakalayacaklardır.

Tüm çocukların öğretmenleri, arkadaşları, ana- babalarıyla, kardeşleri hatta kendileri ile ilgili problemleri olabilir. Bu sorunlar onların stres yaşamalarına neden olabilir. Bu tür sorunların çözümü için yardım alan çocuklar daha kendine güvenli ve daha güçlü olurlar. Yardım almayanlarsa duygusal açıdan sorunlar yaşarlar.

Etkin dinlemenin uygun zamanını bilmek için ana-babaların “bir sorunum var” türünden tümceleri duymaya açık olmaları, ancak önce çok önemli olan “SORUN KİMİN?”ilkesini bilmelidirler.

Ana-baba-çocuk ilişkisinde aşağıdaki gibi üç durum vardır:

1.Çocuğun herhangi bir gereksinimi engellenmişse sorunu var demektir. Çocuğun o anki davranışı anne-babanın gereksinimini karşılamasına somut bir biçimde engel yaratmadığı için sorun ana-babanın değil, SORUN ÇOCUĞUNDUR.

2.Çocuğun gereksinimleri engellenmeyip karşılanmakta ve davranışı anne-babasının gereksinimini karşılamada somut bir engel de yaratmamaktadır. Bu nedenle İLİŞKİDE SORUN YOKTUR

3.Çocuğun gereksinimleri karşılanmakta ancak davranışı anne-babasının gereksiniminin karşılanmasını somut bir biçimde engellemektedir. Şimdi SORUN ANNE-BABADADIR.

Çocuğun sorunu olduğu zaman anne-babanın ETKİN DİNLEMESİ için en uygun zamandır. Ancak sorun anne babadayken uygun değildir. Çocuk sorun yaşıyorsa etkin dinleme ile onun kendi sorunlarına çözüm bulmasına yardım edebilirsiniz.

Etkin dinlemenin aşırı kullanılması ya da uygun zamanda ve durumda kullanılmaması işlerlik sağlamaz. Bu nedenle daha öncede belirtildiği gibi zamanlamanın ve koşulların sağlanması gerekir.

“Çocuk insanın babasıdır”
W. Wordsworth

BEN DİLİ:

Genellikle anne ve babalar iletişimde “sen dili”ni kullanıyorlar sen iletileri duygu ifade etmez . genellikle emir verme yargılama, öğüt verme gibi iletişim engellerini içerir. Örneğin:

•Konuşma artık
•Yapmamalısın
•Dersine çalışmazsan
•Yaramazlık yapıyorsun
•Bebek gibisin
•Dikkât çekmek istiyorsun
•Daha iyi öğrenmelisin……

Ana-baba çocuğun davranışını kabul etmediği zaman o davranış nedeniyle ne hissettiğini çocuğa söylerse ileti “SEN İLETİSİ”nden “BEN İLETİSİ” ne dönüşür. Yani ben dilinde duygular konuşur.

•Yorgun olduğum zaman canım oyun oynamak istemiyor
•Eğer bugün çok yaramazlık yaparsan ben çok üzülürüm
•Akşam yemeğini zamanında yetiştiremeyeceğim diye endişeleniyorum

Gerçekten de çocuktan beklediğimiz davranışların oluşmasında “ben dili”nin ne kadar etkili ve doğru bir iletişim aracı olduğunu göreceksiniz.

Ben dili çocuğun ana babasının kabul edemediği davranışını değiştirmesinde daha etkili olduğu gibi çocuk- ana baba ilişkisi için de daha sağlıklıdır. Ben dili çocuğu direnmeye, isyan etmeye yöneltmez.

Örneğin dışarı çıkmak için direnen bir çocuğa:

“Hayır, hemen odana git, sokağa çıkamazsın” demek mi doğrudur; yoksa “hava karardığı için sokağa çıkman beni endişelendiriyor. Bu yüzden gitmeni istemiyorum ama, yarın erken saatte arkadaşlarınla birlikte olmana izin verebilirim.” demek mi doğrudur? Tabii ki ilk cümle sen iletilerini içerdiği için çocukta bir direnme ya da isyana yol açacaktır. Ancak ikinci cümlede duyguların ifadesi söz konusu olduğu için ben dilini kullanmak daha etkilidir. Çünkü ben dili davranışı değiştirme sorumluluğunu çocuğa devreder.

SORUN ÇÖZME BECERİSİ

Kızgınlık ve öfke duygusu, farkında olunan ya da olunmayan çatışmalardan kaynaklanır. Sadece kısa süreli duygusal gerginlikleri değil uzun süreli çatışmaları çözmek de, yaşamın önemli bir parçasını oluşturur.

Çatışma değişik nedenlerden kaynaklanabiliyor çatışmaların çözümüne iki temel tutum içinde yaklaşılabilir.

1.Ben kazanacağım, o kaybedecek. (KAZAN / KAYBET)

2.Her ikimizin de sonuçtan memnun olması gerekir. (KAZAN / KAZAN ya da KAYBEDEN YOK ) yaklaşımları.

Kazan / Kaybet Yaklaşımı:

İki kişiden biri varılan sonuçtan hoşnut kalmaz. Bu tutumda en güçlü olan, hileli davranan kazanır. Bu yöntem beraberinde karşılıklı ilişkilerde güvensizliği getirir. Karşısındakini kaybetme pahasına tartışma taraflardan birince kazanılır.

Kaybeden Yok Yaklaşımı:

Bir çatışma konusu ortaya çıktığı zaman, taraflardan her biri sadece kendi isteğinin yapılmasına olanak verecek bir çözümde ısrar edecek yerde, her ikisi de yaratıcı bir biçimde iki tarafı birden tatmin edecek bir çözüm yolu bulmaya çalışırlar. Çatışmayı çözebilecek değişik yollar düzenli bir biçimde gözden geçirilerek bu gerçekleştirilebilir.

Sorun çözebilmek için kullanılabilecek aşamalar:

1.Birinci aşama:

ÇATIŞMAYI TANIYIN: Sizce sorun nedir? Bu konuda kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Burada “BEN DİLİ” kullanmayı ve her ikinizi de memnun edecek bir çözüme ulaşma tutumu içinde olduğunuzu belirtmeyi ihmal etmeyin.

2.İkinci aşama:

BİR ÇOK ÇÖZÜM YOLU ORTAYA KOYUN: beş yada on dakika gibi belirli bir zaman süresi içinde aklınıza gelen çözümleri. İyi ya da kötü, mümkün ya da değil gibi süzgeçlerden geçirmeden olduğu gibi ortaya koyun. Bu aşamada amaç sorunla ilgili olabildiği kadar çok sayıda çözüm yolunu bir liste halinde ifade edebilecek duruma gelmenizdir.

3.Üçüncü aşama:

ÇÖZÜM YOLLARINI DEĞERLENDİRİN: Bu aşamada her çözüm yolunu değerlendirerek, bu çözüm yollarının her birinizi tatmin ettiğini tartışacaksınız. Bu evrede kişilerin dürüstçe düşüncelerini ifade etmeleri önemlidir. Bir çözüm tarzını istemediği halde karşısındaki memnun olsun diye kabul etmek, iki kişinin arasındaki ilişkinin sağlığı bakımından sakıncalıdır.

4.Dördüncü aşama:

EN İYİ ÇÖZÜMDE ANLAŞIN: Şu ana dek bütün seçenekleri gözden geçirmiş bulunuyorsunuz. Şimdi her ikinizi de en çok tatmin edecek kararı verme durumudur bu karara ulaştıktan sonra çözümün ne anlama geldiği bir kez daha her iki kişi tarafından ifade edilir.

5.Beşinci aşama:

ÇÖZÜMÜ UYGULAMAYA KOYUN: Bu evrede çözümün ayrıntılarını konuşmaya başlarsınız. Burada ayrıntılardan kastedilen, çözüm uygulamaya konduğunda her iki tarafça ne gibi uyarlamalar ve ayarlamalar yapılması gerektiğinin konuşulmasıdır. Çözüm bir planlamayı gerektiriyorsa hemen planlamaya başlayın. Burada üzerinde durulması gereken nokta çözümün uygulanmaya geçebilmesi için gerekli işlemlerin her iki kişi tarafından anlaşılmış olmasıdır.

6.Altıncı aşama:

ÇÖZÜMÜ GÖZDEN GEÇİRME: Bir çözümün gerçekten uygulanabilir ve uygulanamaz olduğunu denemeden anlamak zordur. Çözümü bir süre uyguladıktan sonra gözden geçirmek üzere bir araya gelmekte büyük fayda var. Bu durumdan sonra çözüm tarzında bazı değişiklikler önerilebilir. Hatta öyle bir durum olabilir ki çözümü her iki taraf tatmin edici bulmayıp yeniden gözden geçirmek gereği duyulabilir.

Önemli olan sorunun altında ezilmek yerine her iki tarafı da hoşnut edecek bir çözüme ulaşıncaya kadar yaratıcı bir biçimde sorunla uğraşmak yapıcı çözüm önerileri getirmektir. Zaten anlatılan tüm bu bilgiler yerine geldiğinde ilişkiler daha yapıcı olacak ve karşılıklı olarak birbirini anlama söz konusu olacaktır.

KAYNAKÇA

ACAR, Nilüfer Voltan Terapötik İletişim
AKBOY, Rengin Eğitim Psikolojisi
ATTAR, Handan Çocuk Suçluluğu ve Eğitimi
BAŞARAN, İbrahim Ethem Görüşme İlke ve Teknikleri
CÜCELOĞLU, Doğan İçimizdeki Çocuk
CÜCELOĞLU, Doğan Yeniden İnsan İnsana
DÖKMEN, Üstün İletişim Çatışmaları ve Empati
EKŞİ, Aysel Çocuk Genç Ana Babalar
GANDER, J. Mary Çocuk ve Ergen Gelişimi
GORDON, Thomas E. A. E Aile iletişim Dili
GORDON, Thomas E. A. E Uygulamalar
YAVUZER, Haluk Çocuk Psikolojisi
YAVUZER, Haluk Çocuk ve Suç
YÖRÜKOĞLU, Atalay Çocuk Ruh Sağlığı
YÖRÜKOĞLU, Atalay Gençlik Çağı
YÖRÜKOĞLU, Atalay Değişen Toplumda Aile ve Çocuk
D.E.Ü Eğitim Bilimleri Bölüm Gelişim Psikolojisi Ders Notları
D.E.Ü Eğitim Bilimleri Bölümü Eğitim Psikolojisi Ders Notları
D.E.Ü Eğitim Bilimleri Bölümü İnsan İlişkileri Ders Notları

ANA-BABA EL KİTABI

ANA-BABA OLMANIN TEMEL ILKELERI
Kimse kimseye yasamayı öğretemez. Çocuğunuza hayatı hazır bir reçete olarak sunamazsınız.
Çocuğunuzun hayat yolunu çizemezsiniz, ona ancak kendi yolunu çizebileceği bir harita verebilirsiniz.
Çocuğunuzun yetiskinliğinde size gösterecegi ilgi ve yakınlık, sizin kendi anne-babanıza gösterdiğinizden fazla olamaz. Buna mezarlık ziyaretleri de dahildir.
Sevginin büyükten küçüğe, saygının küçükten büyüğe yöneleceği doğru değildir. Büyügün küçüge gösterecegi saygi, küçüge saygılı olmayı öğretir.
Çocuğa saygi demek, onun bağımsız bir varlık olduğunu kabullenmek demektir.
Fazla sevginin çocuğunuza zarar vereceğini düşünmeyin. Sevginin fazlası zarar vermez. Zararla olan yanlış sevgidir.
Çocuğunuza birçok şeyi şartlı olarak verebilirsiniz. Ancak sevginiz “şartlı” değil, “kayıtsız saatsiz” olmalıdır.
Çocuğunuz en çok, sevgiyi hak etmediğini düsündüğünüz sırada sevgiye ihtiyaç duyar.
Çocuklarınıza vereceğiniz en değerli hediye ilgi ve zamanınızdır.
Çocuğunuza canla hayvan (kedi, Balık, kus, köpek) alin. Bir canlıyla ilişki, onda sevgi ve sorumluluk duygularını sözlerle sağlanamayacak ölçüde geliştirir.
Ender durumlar dışında, anne-baba daima ayni tarafta olmalıdır. Böylece çocuk, anne-babanın zaaflarından yararlanmak gibi bir yola basvurmayı öğrenmez.
Hoşgörü, çocuğunuzu sizin istediğiniz gibi davranmaya iteklendirir.
Hoşgörü, karşımızdakini istediğimiz gibi olmaya zorlamak denil, kendi istediği gibi olmasına imkan vermektir.
Hoşgörü ile büyüyen çocuklar, sabırlı ve hoşgörülü olmayı öğrenirler.
Anne-baba olmanın en zor tarafı, bir şeyin nasıl doğru yapılacağını bildiği halde, yanlış yapılmasına sabır göstermektir.
Amaçlar, uğurlarında adım adım çaba harcanırsa ve düzenli olarak o yönde gayret gösterilirse gerçekleşir. Mutlu ve sağlıklı çocuklar yetiştirmek bilinçli bir zaman yatırmı gerektirir.
Çocuğunuza öğüt vereceğinize ona örnek olun.
“Kibarlık, vericilik ve dürüstlük” ancak yaşanarak öğrenilir. Örneğin, bir satıcının size fazla verdiği para üstünü mutlaka çocuğun önünde geri verin.
erkek çocukların babalarını, kız çocukların annelerini örnek aldiklari görüsü dogru sayilamayacak kadar “genel” bir görüstür. Çocuklar sicak, yumusak ve verici yetiskinleri kendilerine örnek alirlar.
Çocuğunuza değerlerinizi benimsetmek istiyorsanız, az kızın ve yumuşak olun.
Hata yaptığınız zaman bunu kabul edin ve dile getirin.
Çocuğunuza karşı yaptığınız bir davranısınız sizi üzüyorsa ondan özür dilemekten çekinmeyin.
Çocuk anne-babanın görülen birçok özelliğini aldığı gibi, gözle görülmeyen özelliklerini de alır.
Çocuğunuzun mizacından memnun değilseniz, kendinizin ve esinizin ayni yastaki durumunu soruşturun. şaşılacak benzerlikler bulacaksınız.
Çocuğunuz bagımsız bir birey olacaktır. Onu sizin kişiliğinizin değerlendirileceği bir karne gibi görmekten vazgeçin.
*************************************
BEBEKLIK VE ÇOCUKLUK
Bebekler kendilerine gülünmesinden ve kendileriyle yumuşak bir sesle konuşulmasından mutlu olurlar ve algıları gelişir. Bebeğinize gülün ve onunla konusun.
Bazı anne-babalar bebeklerin zekasını geliştirebileceklerini düşünürler. Yatak çarşaflarının renkli ve desenli olmasi gibi seyler bebegin algisinin gelismesi için yeterlidir. Bunun ötesinde Çocuğunuzun zekasini gelistiremezsiniz. Çocugunuzu zorlamayin.
Bebeginizin dis çikartirken, yürümeye ve konusmaya baslarken, huysuz olacagini kabullenin.
Bebekler gelisimlerinin her asamasinda huzursuz ve çekilmez olurlar.
Çocuğunuzun televizyon sebebiyle geç yatmayi aliskanlik haline getirmesine izin vermeyin.
Atalarimiz “Uyusun da büyüsün” demisler. Bugün doğru söylediklerini biliyoruz. Büyüme hormonu gece uykuda salgilanir. Geç yatan çocuklar sagliksiz olur. On iki yasina kadar çocuklar kisin en geç 21.00, yazin 22.00’de yatmalidir.
Yemek konusunda çocuğun üstüne fazla düsmeyin. Onun da özel tercihleri olabilecegini kabul edin.
Çocuğunuz önündeki yemegi yemekte zorlaniyorsa, tabagi bitirmeye mecbur etmek yerine, yarisini yemesini isteyin. Belki yarim tabak eksik yemek yer, ancak adina “uzlasma” denilen ve hayati yasanilir kilan bir özellik kazanma yolunda önemli bir adim atar.
Oyun oynayarak, komiklik yaparak yemek yedirmeyin. Aksi takdirde yemek saatinde özel ilgi bekler.
Hela terbiyesi büyük ve küçük çisi için ayri ayri varolmaz. Iki yasina gelen çocuğun annesi iki gece uykusuz kalmayi göze alirsa bu is çözülür.
Çocuğunuza okumayi okula baslamadan ögretmek için denemede bulunun, ancak asla zorlamayin. Çocuğunuza okul öncesi ögretmek istediklerinizi oyunla yapin. Zevk aliyorsa devam edin, istekli degilse birakin.
Sayilari ögrendikten sonra Çocuğunuza harçlik verin. Tasarruflarini tesvik edin.
Çocuğunuza paranin degerini ögretin. Her konudaki alim kararinin öncelikle “ucuz” veya “pahali”likla degil, alinacak nesnenin bu paraya “deger” veya “degmez” olusu ile ilgili oldugunu anlatin.
Çocuğunuzun harçligi ile yaptigi harcamalari yönlendirin, ancak karşı çikmayin. yanlış yapmadan dogrunun bulunamayacagini unutmayin.
Haftalik alisverisinizi çocugunuzla yapin ve taleplerini sikilmadan ve dürüst olarak cevaplandirin. Böylece Çocuğunuza “para gerçegi”nizi yasatarak ögretmis olursunuz.
Bes yasindan baslayarak Çocuğunuza günlük program yapin. Sekiz yasindan baslayarak programda onun fikirlerine yer verin. On yasindan baslayarak birakin programini kendisi yapsin.
Günlük program ders ve sorumluluklarin toplami degildir. Programin içinde eglenme, dinlenme, okuma, televizyon seyretme ve sosyallesmenin yer almasini tesvik edin.
Çocuğunuza sik sik ders çalismasi gerektigini hatirlatmaktansa, yaptigi günlük programi televizyonun yanina asmasini isteyin.
Küçük çocugunuzu asla direksiyona oturtmayin, araba kullanirken kucaginiza almayin.
On iki yasina gelmeden çocugunuzu arabanin önüne oturtmayin. Araba hareket halindeyken çocuk arkada ve bagli olmalidir.
Alti yasina kadar çocuklar, arkada iki koltuk arasinda ayakta durmaya bayilirlar. Bir kaza sirasinda en büyük zararin arkada, ortada oturana ve durana geldigini hep hatirlayin.
Çocugunuzu yaz okullarina gönderirken çok dikkatli olun. Yaz okullarinin büyük çogunlugu, vaat edilenlerin aksine çocukların kendi haline birakildigi yerlerdir.
Yaz okullarinin çogu, çocuga yasinin ötesinde cinsel egitim vermeye yarar.
Çocuğunuzun gittigi yaz okulunu sik sik ziyaret edin, aksakliklari yöneticilerle görüsün.
Çocuğunuzun hak ettigi ilgiyi görmesinin tek yolu budur.
*************************************
ÇOCUGU KABULLENMEK
Çocuğunuzu olmasini istediginiz gibi degil, oldugu gibi kabul edin. Böylece olabileceklerinin en iyisi olmalarina imkan verirsiniz.
Çocugunuzu degistiremezsiniz. Onu ancak degisim için cesaretlendirebilir ve isteklendirebilirsiniz.
Küçük çocuğunuzu değiştirmeye çalışmak, onun üzerine oturmaya benzer. İstediğinizi elde ettiğinizi düşündüğünüz sırada, altta kalanın enkaz olduğunu fark edersiniz.
Çocuğunuzun sahip olmadığı özelliklere üzülmek yerine, sahip olduklarina sevinin.
Çocuğunuzun yansıttığı kişiliği kabul edin.
Çocuğunuzun yaptığı, elinden gelendir. Çocuğunuzun sınırlarını kabullenin.
Sizin istediğiniz ve Çocuğunuzun yapamadığı birçok şey, gerçekte Çocuğunuzun elinden gelmediği için yapamadığı şeylerdir.
Çocuğunun “çok akilli, ama tembel” olduğunu düsünen anne-babalarin çogu ya birinci, ya ikinci yargilarinda yaniliyorlardir.
“Çok akil” mutlaka herhangi bir alanda çocuğun ortaya yasitlarindan çok farkli bir sey koymasina imkan verir. (Iste size Çocuğunuzun çok akilli olup olmadigini sinayacak bir ölçü)
*************************************
OYUN – OYUNCAK
Hangi yasta olursa olsun, çocugunuzla oynadiginiz oyunlari kaybedin. Çocuğunuzun “yenile yenile yenmeyi ögrenecegini” düsünüyorsaniz yaniliyorsunuz. Çocuklar yenildikleri zaman daima oyuna ilgilerini kaybederler.
Çocuğunuza pahali elektronik oyuncaklar almak isteginiz zaman iki kere düsünün. Bozar diye oynamasina izin vermediginiz zaman, hem sevincini, hem girisimciligini engellemis olursunuz.
Pahali elektronik oyuncaklar büyük çogunlukla kullanisli oyuncaklar degildir. Çünkü verdikleri ilk sevincin ötesinde birçok sikinti getirirler.
*************************************
ILETISIM
Küçük Çocuğunuza bir sey söylerken, diz çökerek onunla ayni hizaya gelmeye çalisin. Sizinle isbirligi yapmaya daha istekli olduğunu göreceksiniz.
Çocuğunuzun her yasta anlattigini, sikintidan patlasaniz bile can kulagiyla dinleyin.
Söyleyeceklerini bilseniz bile çocuğunuzu iyi dinleyin. Vaktiniz yoksa bunu ona söyleyin ve sonra dinleyin.
Çocuğunuzun anlattiklarini dinlemiyorsaniz, bir süre sonra onun da sizi dinlemedigini fark edersiniz.
çocuğunuzu yargilamadan dinleyin. Böylece onun gerçek duygu ve problemlerini ögrenme sansiniz olur.
Çocuğunuzun duygularina karşı çikmayin. Düsüncenin dogrusu, yanlisi olsa bile, duygunun dogrusu, yanlisi olmaz.
Korkuyorum, diyorsa “Ne var bunda korkacak?” diye karşı çikmak yerine, “Demek korkuyorsun” diyerek sarilin. Göreceksiniz hem korkusunu anlatacak, hem de onu yenme sansi artacaktir.
Kendisini sikintiya sokan her yasantisindan sonra, “ne sonuç çikarttigini” sorarak, “ders almasina” ve “tecrübe kazanmasina” yardimci olun. O sırada onunla asla tartismayin. Ders vermeye kalkmayin. Mutlaka gerekiyorsa bunlari daha sonra, duygulari yatistiktan sonra yapin.
Çocuğunuzu hatasini görmesi için zorlamayin. Böylece aradan zaman geçince gerçegi görmesini kolaylastirmis olursunuz.
Çocuğunuzu kendinize düsman etmek istemiyorsaniz, bir basarisizligindan sonra “Ben sana demedim mi?” demeyin.
Çocuğunuza emir vermeyin. Ondan isteyin.
Çocuğunuza bir saticidan istediği tenzilati veya tavizi kavga etmeden almasini ögretin.
Haksizliga ugradiginiza inandiginiz bir yerde, hakkinizi arayis biçiminize Çocuğunuzun tanik olmasini saglayin. Ona kavga etmeden ve bagirmadan haksizliklara karşı çikmanin mümkün olduğunu gösterin.
Çocuğunuzu dinlerken, mutlaka yüzüne bakin ve onunla göz iliskisi içinde olun. Kendisine önem verildigini hissedecektir.
Çocugunuzla iddialasmayin. yumuşak bir sesle “Ben böyle düsünüyorum” deyin ve susun.
Dediginizi kabul etme ihtimali artar (hemen degilse bile, biraz sonra).
“Ne” söylediginizden çok daha önemli olan “nasıl” söylediginizdir. Iliskiniz istemediginiz gibi gelisiyorsa, ifadenizi ve beden dilinizi kontrol edin.
Iletisim kisiye degil, kisiyle yapilir. Siz konusurken Çocuğunuz susup dinliyorsa, bosa konusuyorsunuz demektir.
Kimse duymak istemeyen biri kadar sagir degildir.
Çocuğunuza düsünce ve duygularini ifade etme firsati verin ve cevap veriyor diye ona kizmayin.
Çocuğunuza doğru bilgi verin. “nasıl olsa anlamaz”, “bunu onun iyiligi için yapiyorum” gibi gerekçelerin arkasina siginmayin. Kaybolan güven geri gelmez.
Çocuklarla anlasmanin en iyi yolu, onlara iyi niyetle yaklasmaktir.
Çocugunuzla aranizdaki duygusal çatisma, istemediginiz boyutlara variyorsa, “kimin hakli olduğunu” düsünmek yerine, varmak istediginiz amaci düsünün ve davranisinizi gözden geçirin.
Çocuğunuzun yaptigi bir seyden hoslandiginizda, bunu sebebiyle belirtin. Böylece “otomatik” tesekkür yerine, insanlari mutlu eden “özel tesekkür”e geçebilirsiniz.
Bir tartisma sirasinda asla birkaç problemi birlikte çözmeye çalismayin. Konulari teker teker ele alin.
Gazeteden okudugunuz haberi, size tekrar okusa da, ilgiyle dinleyin. Böylece ortak bir duygu paylasmis olursunuz.
Çocuğunuzun ilgilendigi konulardan, kitaplardan, müzikten zevk almaya çalisin. Iyi arkadaslik, paylasilan ortak heyecanlarla gerçekleşir.
Çocuklarinizi spor, tiyatro gösterisi, diploma töreni gibi özel günlerinde yalniz birakmayin.
*************************************
EGITIM
Egitmek doğru tepki vermektir.
Egitim dogrulari söylemek degil, dogrulari yapmaktir. Çocuğunuza örnek olmaya gayret edin. Gerisi gelir.
Çocuğunuza vereceginiz egitimin amaci, onun sorumluluk düzeyini gelistirmek ve olgunlasmasini saglamak olmalidir.
Basarili terbiye sisteminin özelligi ödüllendirici ve keyiflendirici olmasidir. Çocuğunuza “aferin” demekte cömert olun.
Çocuğunuza size islerinizde yardim etme firsati verin.
Onun için en iyi seçimi yapmis olmaniz önemli degildir. Çocuğunuza seçme hakki verin.
Çocuklarinizin yanlislarini degil, dogrularini yakalayin.
Çocuğunuza iyi sözler söylemekten ve onu övmekten korkmayin. Simaran çocuklari hayat hizaya sokar.
Simartmaktan kaçinayim derken güvenini zedelediginiz çocuklara güven kazandirmak çok daha zordur.
Çocuklari istediginiz yönde gelistirmenin yolu, doğru yaptiklari zaman fark etmek ve olumlu konusmaktir. “Aferin, ellerini yikadin”, “seni ders çalisirken görmek beni çok memnun etti” gibi sözler, dogrularin fark edilmesidir ve olumlu davranislarin kazanilmasi için çok önemlidir.
Takdir edilen ve övülen çocuklar, anne-babalarını ve arkadaslarini takdir etmeyi öğrenirler.
Atalarimiz “taç giyen bas akillanir” demisler. Çocuğunuza küçük basarilari karsisinda olumlu sifatlarla yaklasirsaniz ona en büyük hazine olan, kendine güven duygusunu kazandirirsiniz.
Çocuğunuza ne derseniz, öyle olma ihtimalini artirirsiniz. “Tembel”, “sorumsuz”, “asi”, “inatçi” gibi olumsuz sifatlar, bu özellikleri gelistirir.
çocuğunuzu hiçbir zaman baskasiyla kiyaslamayin.
Önemli olan Çocuğunuzun kardesine veya arkadaslarina kiyasla ne kadar basarili oldugu degil, kendi yapabileceklerine kiyasla ne kadar basarili oldugudur.
Çocuğunuzun hatasini asla baskalarinin yaninda konusmayin. çocuğunuzu asla baskalarinin yaninda elestirmeyin.
Sik elestirilen çocuklar içe kapanik ve güvensiz olurlar.
Çocuğunuzun dis görünüs ve özellikleri ile ilgili hep olumlu sözler söyleyin. “Sisko, ciliz, göbegine bak, kemiklerin sayiliyor” gibi sözler söylemekten kaçinin. Bu tür sözler yalnizca hayat boyu sürecek bir yetersizlik duygusu yerlestirmeye yararlar.
Suçlanan ve her konuda kabahat bulunan çocuklar, suçlamayi ve yalan söylemeyi öğrenirler.
Çocuklarinizla asla alay etmeyin, onlari küçük düsürmeyin ve utandirmayin.
Alay edilen çocuklar, utanmayi öğrenirler.
Davranislar davranislari dogurur. Ne kadar hakli sebeplere dayanirsa dayansin, kizgin ve öfkeli bir tarz, Çocuğunuzun da ayni özelliklere sahip olmasina sebep olur. Kendinizi bu halinizle aynada görmekten mutlu olacaksaniz devam edin.
Kavgacilik ve hirçinlik, sevimsiz ve daima ögrenilmis özelliklerdir. Çocugunuzda bu davranislari görürseniz, aile içindeki iliski ve örnekleri gözden geçirin.
Çocuklar kizgin insanlari sevmezler. Ne kadar hakli sebeplere dayanirsa dayansin, ortada kizmaya hazir bir insan gibi dolasmayin.
Kizgin oldugunuz bir sırada, hayat dersi vermeye kalkmayin.
Kirginliginizi ve kizginliginizi fazla uzatmayin. Çocuğunuza hiçbir zaman ve hiçbir sebeple küsmeyin.
Bütün çocuklar birbirlerine benzer gibi gözükürler ama her çocuğun digerinden farki vardir.
Bunlari fark etmeye çalisin ve dile getirin.
Çocuklarinizin çevresine çesitli vesilelerle sizin için ne kadar degerli olduklarini belirten notlar yazin.
Çocuklariniza asla küfretmeyin, onlara kötü dua etmeyin.
Çocuğunuzun hayattan zevk almasina yardim edin. Onu mutlu eden etkinlikleri destekleyin ve bunu dile getirin.
Ögrendiginiz fikralari Çocuğunuza anlatin. Onun size anlattiklarini can kulagiyla dinleyin.
Çocuğunuzun yaptigina “Bu yanlış” demek yerine, “Su bölümü iyi, acaba diger bölümü daha farkli olabilir miydi?” diye yaklasin. Yanlisini söyleyerek Çocuğunuzu düzeltemezsiniz.
Olumsuz konusarak motivasyon artirma yöntemi tarihe karismistir. Çocuğunuzu gayrete getirmek için olumlu bir tavir içinde olun.
Çocuğunuza olumsuz bir söz söylemeniz gerekiyorsa, sözü olumlu ve ona güveninizi belirten bir cümleyle bitirin.
Tahammül edebildiginiz hatalari görmezden gelin.
Hiçbir elestiriyi çocuğun kisiligini hedef alarak yapmayin. Davranisi elestirin. Adama degil, topa vurun. “Tembel” yerine “ödevini neden yapmadin?”, “sorumsuz” yerine “odan toplanmamis” deyin.
Çocuğunuzun begendiginiz özelliklerini dile getirmek için firsat beklemeyin. Bunu baskalarinin yaninda yapmaktan çekinmeyin.
Çocuğunuzun basarilarini övün. Ama överken asiriya kaçmayin. Samimiyetinizden süpheye düsebilir.
Çocuğunuza ulasabilecegi hedefler koyun ve bunlara ulastiginda onu ödüllendirin.
Çocuğunuz kız da olsa, erkek de olsa pasta, kek, ekmek, kurabiye yapmasini ögretin. Somut bir sey meydana getirmek kendine olan güven ve saygisini gelistirir.
Çocuğunuzu olgunlastiracak olan sorumluluk almasidir. Bunun için de hata yapilmasini göze almak ve bunu kabullenmek gerekir.
Çocuğunuzun okul basarisi arzu ettiginiz kadar yüksek degilse tasalanmayin, okul basarisi hayat basarisi konusunda orta derecede fikir verir.
Basarili olanlar kendilerini sevenler, kendilerine güvenenler ve kendileriyle barisik olanlardir.
Çocuğunuza bunlari kazandirin.
Çocuğunuza bulundugu yastan daha büyükmüs gibi davranirsaniz, olgunlasmasina yardimci olursunuz.
Çocuğunuzun cinsellikle ilgili sorularina cevap verin. Cevabiniz onun sordugu soruyla ilgili olsun, bütün bildiklerinizle degil.
*************************************
ALKOL-SIGARA-KÖTÜ ALISKANLIKLAR
Çocuğunuz büyüdügünde sigara içmesini istemiyorsaniz yaninda içtiginiz sigara miktarini azaltin, ya da en iyisi siz de sigarayi birakin.
Özellikle arabada çocugunuzla birlikteyken sigara içmeyin.
*************************************
KARDES ILISKILERI
Çocuğunuza verdiginiz ve kulak asmadigini düşündüğünüz bir ögüdün onu nasıl etkiledigini bilmek istiyorsaniz, kardesine verdigi ögütleri dinleyin.
Kardeslerin yüzleri benziyor diye kisiliklerinin de benzemesi gerekmez. Kardesleri birbirine düsman etmenin en kestirmek yolu, onlari birbirine örnek gösterip, olumsuz yargida bulunmaktir.
Kardesi ile sorununa hemen müdahale etmeyin. Çözebilmelerine veya çözemiyorlarsa çatismalarina sabır gösterin. Ikisi de bir seyler ögrenecektir.
Kardesler arasinda çatisma çiktiginda biri digerini hirpaliyorsa bile hemen karismayin. Sakin bir sesle ayna tutun. “Amacin kardesinin aglamasi miydi?” deyin.

ÖDEVLERINE YARDIM
Ne yazik ki, okullarda verilen ödevler çocuğun boyunu asar. Ev ödevlerinde çocugunuza ölçülü bir sekilde yardimci olmaya hazir olun.
Bütün çocukların ödev konusundaki ihtiyaçlari farkli olmakla birlikte, çocuga ev ödevinde yardim etmenin, onun yerine ödevi yapmak veya ödevi onunla yapmak olmadigini unutmayin.
Ödevinde yardimci olmanın yolu çocugunuzun derse baslamasini saglamak ve onun çalisma ortamini düzenlemekten geçer.
Çalisma ortamini düzenlemek için çalisma masasi çevresindeki oyuncak, poster vb. dikkat dagitici ögeleri uzaklastirin, televizyonu kapatin.
Çalismaya baslarken Çocuğunuza yüreklendirici sözler söyleyin. Örnegin; ona geçmis basarilarindan veya ödevi bittikten sonra zevk alacagi bir etkinlikten söz edin.
ERGENLIK
Çocuğunuza hep kendi istediklerinizi söylerseniz, ergenlik çagindan itibaren istemediklerinizi isitirsiniz.
Ergenlik dönemindeki çocuklar ailelerinin baskisindan sikayet etseler de, en büyük baskiyi akranlarindan görürler.
Arkadaslarina karşı çiktiginiz zaman, Çocuğunuzu kendinizden uzaklastirir, onlara yaklastirirsiniz.
Ona uygun görmediginiz için sevgilisine karşı çiktiginiz zaman, çocugunuz enerjisini sizinle mücadeleye yöneltir, gerçek problemleri görmesi zorlasir. Problemleri evlendikten sonra görmeye baslayinca da is isten geçer.
Çocuğunuzu kaybetmenin en kestirme yolu, müstakbel esine karşı çikmaktir.
Çocuğunuz 13 yasini geçtikten sonra, tatillerde günde birkaç saat çalistirin. Kendi is yeriniz olsa bile, Çocuğunuzun baskalari yaninda çalismasina imkan hazirlayin.
Erken yasta çalismak, Çocuğunuzun insanlardan bir sey istemek ve “sinirlarin nereden geçtigini” ögrenmek konusunda, hayat boyu yararlanacagi essiz bilgiler kazanmasini saglar.
Ergenlik döneminin ilk yillarindan itibaren Çocuğunuzu para kazanmaya tesvik edin.
Gerekirse ücretini haberi olmadan siz ödeyin. Kazandigi tecrübe bütün hayati boyunca isine yarayacaktir.
Resmi dairelerdeki bazi problemlerin çözümü sirasinda Çocuğunuzu yaniniza alin. Böylece, çok basit gibi gözüken birçok konuyu çözmek için ne kadar gayret etmek gerektigini anlar.
Ergenlik çagindaki Çocuğunuzun telefon konusmalarina sabir gösterin.
Çocuğunuz tarafindan cimrilikle suçlanmak istemiyorsaniz, telefon faturalarini fazla sizlanmadan ödeyin. Faturalar sinirlarinizi zorluyorsa, bu konuyu onunla kizginliginizi kontrol ederek bagirmadan konusun ve yardimini isteyin.
Ergenlik çagindaki Çocuğunuz için mümkünse yeni bir telefon hatti alin ve onun faturasini harçligindan ödemesi için, harçligina belirli bir miktar zam yapin.
Ana-babalarla çocuklar arasindaki kusak farki sanildigi kadar derin degildir. Kusak çatismasi gibi görülenlerin çogu, saç, müzik, giyim gibi yüzeysel konulardaki farklardir.
Giyim konusunun ergenlik dönemindeki çocugunuzla iliskinizi zedelemesine firsat vermeyin.
Size karşı mücadele vermek zorunda kalmazsa, birkaç kere denedikten sonra uygun olmayan giyimde israr etmeyecektir.
Çocuğunuzun kimlik arayisina saygili olun. Bütün gençler, 20 yasini geçtikten sonra ana-babalarinin ahlaki, sosyal, dini ve politik degerlerini benimserler (aileleri tarafindan dislananlar hariç).
Çocuğunuzun istediği meslegi seçmesine izin verin.
Çocuğunuza, en büyük mutlulugun sevdigi isi yapmak, yaptigi isi sevmek olduğunu asilayin.
Çocuğunuza meslegin adinin degil, yaptigi isi iyi yapmanin sayginlik getirdigini anlatin.
Çocuğunuza namusuyla çalisan herkese saygi duymasi gerektigini ögretin. Bunu ögretmenin yolu, bu yönde davranarak örnek olmaktan geçer.
DISIPLIN-CEZA
Çocugunuzla ilgili kurallari onunla birlikte koyun. Onu isin içine kattiginiz konularin, sorun olmadan çözüldügünü göreceksiniz.
Kural koyarken kliselerden kaçinin. Her çocuğun yapisi ve ihtiyaçlari farklidir. Kural koydugunuz konularda, çocugunuzun ihtiyaçlarini da hesaba katin.
Çocuğunuza ceza vermek zorunda kalirsaniz, öfkenizi kontrol edin, yumuşak olun ve üzüldügünüzü ifade edin. “Sen dedigimi yapmazsan, oh iste böyle olur!” demeyin.
Çocuğunuza ceza vereceginiz zaman, ikinci bir kere daha düsünün. Öfkeniz geçtikten sonraki düsünceleriniz her zaman daha iyidir.
Çocuğunuza çok kizdiginiz zaman, tepki vermeden önce yavas yavas iki derin nefes alin.
Çocuğunuza hesap sormak veya olumsuz bir elestiri yöneltmek için asla yemek saatini ve masasini seçmeyin. Yemek sofrasi her zaman eglenceli bir ortam olmalidir.
Ceza, neyin yapilmayacagini söyler, ödül ne yapilirsa daha iyi olacagini gösterir. Mümkün olan her durumda ödülü tercih edin.
Çocuğunuzun ihtiyaçlarini hesaba katmadan dile getireceginiz taleplerde, çatisma yasayacaginizi ve iliskinizin bozulacagini unutmayin.
Kurallarin çok fazla veya belirsiz oldugu ortamlarda çatismalar artar.
Çocuğunuza ne kadar çok kural koyarsaniz, o kadar çok çatisir, kizar, disiplin sorunu yasarsiniz.
Çocuğunuzu ilgilendiren bütün konularda karari onunla birlikte verin.
Hangi yasta olursa olsun, her firsatta Çocuğunuzun fikrini sorun.
Düsünce ve degerler zorla benimsetilemez. Çocuğunuzu bu konularda zorladikça sizden uzaklasir.
Önemli buldugunuz degerler üzerinde aranizda problem yokken konusun.
Problemleri çözmek için güç kullanirsaniz, Çocuğunuz büyüdükçe dozunu artirmak zorunda kalirsiniz.
Çocuğunuza verdiginiz egitim güce ve zorlamaya dayaniyorsa, bagimlilik gelisir ve olgunlasmamis bir çocuk yetistirmis olursunuz.
Dövülen çocuklar, kavga, geçimsizlik ve düsmanligi öğrenirler.
Güce dayanan otorite, çocuklari uzaklastirir. Bilgi ve hosgörüye dayanan otorite yakinlastirir, danisma ihtiyaci dogurur. Size yakin insanlari daha kolay etkilersiniz.
Bir ana-babanın çocugunun gözünde ulasabilecegi en yüksek nokta, danisman olarak seçilmektir(fikirlerine gönüllü olarak basvurulmaktir). Bunun için her konuda ders vermekten vazgeçin.
“Bir tek doğru var, o da benim söyledigimdir” tavrinda olmak, çocuklarinizi sizin dogrularinizdan uzaklastirir.
Güce basvurulmayan evlerde herkes zevkle yasar, görevlerini istekle yapar, sorumluluklarini yerine getirirken zorlanmaz.
Ceza, gelismeye engel; ödül, gelismeye katki saglar.
YAPICILIGI DESTEKLEME
çocuğun kabiliyetini körletmek için geçerliligi sinanmis formül, onun farkli bir görüs gelistirdigi durumlarda;
“Sana mi kaldi?”
“Dünyanin neresinde görülmüs?”
“Senden baska bunu söyleyen var mi?”
“Bacak kadar boyunla bunlari birak da kendi isinle ugras” demektir.
Çocuğunuza, cinsiyet gibi dogustan sahip oldugu özelliklerinin önemsiz olduğunu, asil önemli olanin kendi gelistirecegi özellikler oldugunu vurgulayin.
Çocuğunuzun kendisi olmasina izin verin.
Degisik ve yeni bir seyler yapmis insanlari örnek gösterin.
Farkli ve degisik fikirler ileri sürenleri Çocuğunuzun yaninda elestirip, kinamayin, tam tersine fikri kabul etmeseniz bile, degisikligin hosunuza gittigini söyleyin.

ÇOCUKLARDAN ÖGRENMEK
Egitim tek yönlü bir yol degildir. Çocuklarinizdan bir seyler ögrenme firsatini kaçirmayin.
Çocuklar iyi vakit geçirmeyi çok iyi bilirler. Mesela sebepsiz yere gülerler, çünkü gülmek hoslarina gider. Siz de gülün.
Çocuklar kararlilik konusunda rakipsizdir. Çocuk bir seyi isterse vazgeçmez.
Çocuklar önyargisizdir. Onlara güler yüzle ve sicak bir ifadeyle yaklasan herkesi oldugu gibi kabul ederler.
Çocugunuzla birlikte olun ve onunla vakit geçirin. Dünyaya onun gözünden bakmaya çalisin. Göreceksiniz daha çok gülecek, daha içinizden geldigi gibi davranacak, daha merakli, daha önyargisiz, daha kararli olacaksiniz.
“Kullanma yönergesi olmadan sahip oldugumuz en degerli varlik çocugumuzdur.”
Hayatla ilgili genel bilgiler çocuklarla iliskilerde çok az ise yarar. Bu sebeple birçok ana-baba, çocuk yetistirmekle ilgili temel gerçekleri ögrenip, tecrübe ve derinlik duygusu kazandiklarinda, çocuklari üzerinde birçok olumsuz iz birakmis olurlar.

ANA BABA VE GENÇLER

İlkokul yılları uyumlu geçen bir çocuğun ergenlikte tepkilerinde ve davranışlarında beliren değişmeler pek çok ana babayı hazırlıksız yakalar ve şaşırtır. Çünkü ana babalar çocuk büyüdükçe daha uslanır daha az sorun çıkarır sanırlar. Her şeyin yoluna girdiğini sandıkları bir dönemde birden ortaya çıkan huysuzluklara, tedirginliğe ve nedensiz öfke patlamalarına bir anlam veremezler. Eve dilediği gibi girip çıkan, hiçbir şeyi beğenmeyen en ılımlı uyarılara sert karşılıklar veren genç karşısında, soğukkanlı kalamazlar. Çünkü gençteki değişmeyi ergenlik dönemine bağlamak istemezler. Bu nedenle onların tepkileri de sert olur. Sevecen ve yumuşak bir yaklaşımı bile geri çeviren, üstüne varılınca öfkeden deliye dönen genç karşısında bocalar, nasıl tutum takınacaklarını bilemezler. Çocuklarının kendilerinden uzaklaştığını, hatta kendilerine düşman gözüyle baktığını anlayınca üzüntüye kapılırlar. Öğütleri batar, iyi niyetli sözleri geri teper. Böylece iletişim kopar, ilişkiler karşılıklı bağrışmaya ve meydan okumaya dönüşür. Gencin kurallara aldırmayışı, yasaklara boş verişi onları çileden çıkarır. Bu evde yaşanmaz! Diye kapıyı çarpıp sokağa çıkan genç bir süre sonra hiçbir şey olmamış gibi neşeli eve dönebilir, anasıyla şakalaşıp kardeşine takılabilir. Odasına kapanıp müziği sonuna dek açabilir. Ertesi gün sınavı varken telefon başına geçip yarım saat önce ayrıldığı arkadaşlarıyla uzun uzun konuşur. Sınavı hatırlatılınca, Ben ne yaptığımı biliyorum, dersime çalıştım bitti diyebilir.
Ana babaları daha da şaşırtan gencin dışarıda sıkılgan davranırken evde bu kadar huysuz, sinirli, tedirgin oluşu ve her şeye tepki göstermesidir. Eş dost yanında saygılı, uslu, akıllı davranırken evde ters, aksi, suratsız, güç beğenir ve değişken oluşunu bir türlü anlayamazlar. Çevreden , çocuklarıyla ilgili övgülü sözler duyan ana baba birbirine bakışmadan edemezler.
Gencin kendisine karşı duyduğu yabancılık duygusu öyle yoğunlaşabilir ki, kendisinin bu evde istenmediğini, değer verilmediğini düşünür. Kendisi haklı, ana babasının tepkilerini, anlayışsızlıklarını abartır, baskılarını, kısıtlamalarını yana yakıla anlatır. Kısacası kimse onu anlamıyordur. Oysa genç kendi kendisini de anlamakta güçlük çekmektedir. Ailesine karşı keskin bir eleştirici olmuştur, ama kendi iç çelişkisini, durmadan değişen ruhsal durumunu, aşırı tepkilerini doğru değerlendiremez.
Onu en iyi anlayan artık arkadaşlarıdır. Kendisi gibi evden kopan, bağımsızlık arayan arkadaş kümesine sığınır. Orada kendisine değer veren, sıkıntısını paylaşan, birlikte eğlenen yaşıtları vardır. Arkadaş seçimine karışılması ya da arkadaş ilişkisinin koparılması bu çağda genci en sert tepkilere iter. Ana babasıyla çatışması doruğa varır. Evden kopan ve evi akşamdan akşama otel gibi kullanan gence karşı ana baba da aldırmaz davranamaz. Yasaklar konur, kısıtlamalar getirilir. Bu önlemler aşırıya giderse genç, derslerini savarak, ana babadan habersiz okulu asarak tepkisini belli eder. Kız erkek arkadaşlığı konusundaki aşırı kuruntularda genci sıkar. Kiminle geziyordun, neden geç kaldın? Gibi sıkıştırmalar ve güvensizlik öfke patlamalarına yol açar. Madem ki bana güvenmiyorsunuz, ben be bildiğim gibi davranırım diyebilir. Bu nedenle çok tutucu aileden gelen kızların kaçamak ilişkilere daha sıkı yöneldikleri görülür.
Arkadaş kümesinin genç üzerindeki etkisi arttıkça ana babaların da tedirginliği artar. Ana-babalar derslerin aksamasını haylazlığını, başına buyruk davranışını hep arkadaş topluluğunun kötü etkisine bağlarlar. Ana babaların sandığının tersine bir genci arkadaşları ayartmaz, çoğunlukla genç kendi eğilimine uyan gençleri arar bulur. Okuldan sık sık kaçan gençlerin ortak bir özelliği vardır. Hepsi de okulda başarısız olan gençlerdir. Genel bir kural olarak gencin ailesiyle çatışması büyüdüğü oranda arkadaş kümesinin ayartıcı etkisine kapılma olasılığı artar.
ÖNERİLER
Çocuğunuzun sağlık durumu ile yakından ilgileniniz. Sağlık durumu çocuğunuzun okul başarısını etkilediği gibi bazı rahatsızlıkların bilinmemesi veya tedavi ettirilmemesi de bir takım uyumsuz davranışların sebebi olabilir.
Çocuğunuza kahvaltı yaptırmadan kesinlikle okula göndermeyiniz, çocuğunuzun kılık kıyafetine özen gösteriniz. Kıyafetlerin okul kurallarına uymasına ve temizliğine dikkat ediniz.
Düzenli uyku, çocukların hayatında özel bir önem taşır. Sinir sisteminin dinlenmesiyle enerji toplama, uyumaya bağlıdır. Çocuğunuzun her gün belirli saatlerde uyumasına özen gösteriniz.
Çocuğunuzu korkutmayınız. Fazla baskılardan, bedeni cezalardan, olmayacak sınırlamalar koymaktan sakınınız. Çocuğunuza rahat bir çalışma ortamı hazırlayınız. Devam durumunu takip ediniz . Bu konuda okul yönetiminden bilgi alınız. Çocuğunuzun zararlı alışkanlıklar edinmesine engel olunuz. Onları zararlı alışkanlıklara karşı duyarlı hale getiriniz.
Çocuğunuzun her türlü problemi için rehberlik servisine başvurunuz, problemleri için çocuğunuzun da rehberlik servisine başvurmasını sağlayınız. Problemlerinizi çocuklarınızın yanında tartışmayınız. Tartışmalarınız onların mutsuz, güvensiz, endişeli olmalarına sebep olur. Çocuğunuzun yanında ona uygulanan eğitimin tartışmasını yapmayınız. Okul ve öğretmenlerle ilgili görüşlerinizi çocuğunuzun yanında açığa vurmayınız. Çocuğunuzun ders öğretmenlerini tanıyınız. Öğretmenlerin tavsiyelerini yerine getiriniz.
Çocuğunuzun okul hayatıyla ilgili olarak anlattıklarını dinleyiniz. Çocuğunuza iyi notların yanında zayıf notlarının olmasının da normal olduğunu, çalışarak zayıf notlarını düzeltebileceğini ifade ediniz.
Çocukların iyi bir kişilik yapısına kavuşmaları, toplumların güveni ve güçlü olan genç kuşakların toplumların gelecekte vereceği sorumluluklara umutla hazırlanabilmeleri için, aile-okul çalışmalarının yeterli ve birbirini destekler nitelikte olması gerekir.
Çocuklarımız bizimdir, bizim ve toplumumuzun devamını sağlayan, geleceğe uzanan zincirin halkalarıdır. Çocuklarımız büyümek ve gelişmek zorundadırlar. Çocuklarımızın büyüdükçe bize benzemelerini isteriz; bu istekte yüzde yüz haklı olamayız. Çocuklarımız büyüyecekler fakat kendileri için büyüyeceklerdir, büyürken kendi kişiliklerini bulmaları haklarıdır. Toplumumuzun gelişmesi bu farklılaşmaya bağlıdır.
Bütün bunların çözümü için biraz daha anlayış biraz daha sabır biraz daha hoşgörü…

ANA BABALARA ÖZEL NOT

Sınava hazırlanan bir öğrencinin anne ve babasına önemli görevler düşmektedir. Anne ve babaya düşen önemli görevler, ailenin bütçesinin sınırlarını zorlayarak çocuğuna en iyi eğitim imkanlarını sunmak ve ona uygun çalışma şartlarını hazırlamakla sınırlı değildir. Çocuğunuzun başarısını etkileyen en önemli nedenlerden birisi, ailenin yaşantı ortamı ve tutumudur. Çocuklarınız adına yapacağınız kimi küçük özveriler, onları başarılı yapacak ve mutlu kişiler olarak topluma katılmalarını sağlayacaktır.
ÇOCUKLARINIZA SEVGİ VE SAYGIYI ÖĞRETİN
Çocuğunuzu çok sevin ve sayın ki o da sizlere ve diğer insanlara karşı sevgi ve saygı duyabilsin. Çocukların devlete ve topluma olan saygı duygusu ailede doğar, okul boyunca gelişir. O nedenle çocuklarınızın yanında tanıdıkları, arkadaşları, öğretmenleri çekiştirmeyiniz. Çocuklarınız, öğretmenlerinden ya da okuldan yakındıkları zaman, yakınmalarının derinleşmesine fırsat vermemelisiniz. Onlara kimi gerçekleri açıklayabiliriz. Her öğretmen, her çocukla yeteri derecede ilgilenemeyebilir. Okul herkesin istediği düzene girmez. Biz okulun düzenine uymalıyız… Göreceksiniz, çocuklarınız kısa zamanda olumlu yolları araştırıp bulmaya çalışacaklardır.
ÇOCUĞUNUZA EVDE UYGUN ÇALIŞMA ORTAMI HAZIRLAYIN
Çocuğunuzun evde rahatça çalışabilmesi için, olanak ve yer hazırlayın. Durumunuz elverirse, masa ve iskemle alın. Ayrıca çalışma odası düzenleyin. Çantasını, odasındaki kitaplığını, yatağını kendisi düzeltsin. Git gide bu işlere alışsın. Eğer ayrı bir çalışma odası düzenlemeniz mümkün değilse uygun odalardan birin de çalışma köşesi de düzenleyebilirsiniz. Çalışma odası mümkün olduğu kadar fazla sıcak veya soğuk olmamalıdır, iyi havalandırılmalı ve sessiz olmalıdır. Çalışma masası ve yüksekliği çocuğunuzun boyuna göre ayarlanmalıdır. Ders çalışırken müzik dinlemek, poster, afiş ve resimler dikkatin dağılmasına, öğrencinin hayal dünyasına kaymasına yardımcı olur. En azından öğrencinin ders çalışırken göremeyeceği yerlere asılmalıdır. Öğrenci çalışma masasını, sadece ders çalışırken kullanmalıdır. Belirli bir çalışma alanı ile çalışma davranışı arasında şartlı refleks türünden ilişki kurabilmek büyük önem taşır. Böylece çalışma masasına oturmak, çalışmaya başlamak için ‘uyarıcı’ rolü oynar ve çalışmayı başlatır. Çalışmaya başlamadan önce çalışma sırasında gerekli olacak bütün malzemenin el altında bulunması, dikkatte kopmalara yol açacak kesintileri önlemek açısından yararlıdır.
ÇOCUĞUNUZUN OKUL YÖNÜNDEN OLAN DİLEKLERİNİ
YERİNE GETİRMEYE ÇALIŞIN
Bu dilekler, size zor geliyorsa; okul yönetimi ile aile arasında çocuğunuzu aracı olarak kullanmayın. Onun yanında yakınmayın. Doğruca okul yönetimi ile görüşün. Düşüncelerinizi onlara açıklayın. Böylece okul yönetimine de yardımcı olursunuz. Okulla geliştirilecek işbirliği, çocuklarınızın başarısında büyük yarar sağlayacaktır. Çocuklarınızın bir sorunu olduğunda, okulla işbirliği yapmanıza karşın bu sorun giderilememişse hemen en yakınınızdaki Rehberlik ve Araştırma Merkezi,ne başvurun. Size gerekli eğitim tedbirleri sağlanarak çocuğunuzun başarı yolları açıklanacaktır. Bu konularla ilgili olarak, üniversitelerimizde bölümler olduğu gibi; yer yer özel bürolar da açılmaktadır. Çocuklarınızın giyim ve harçlığı, arkadaşlarının derecesinden aşağı düşürülmemeli, yukarıda çıkarılmamalıdır. Bir başka deyişle; çocuklarımızın savruk olmaması için, onlara fazla harçlık vermeyelim. Ama arkadaşları arasındaki yerini bulabilmesi için, harçlıksız da bırakmayalım.
ÇOCUĞUNUZUN KAYGISINI ARTIRMAYIN
Üniversite giriş sınavlarına hazırlanan bir öğrencinin yaşadığı kaygının iki sebebi vardır: Birinci sebep bütünüyle gerçek ve akılcı bir temele dayanır.
Sonuçları hayatın akışını etkileyecek büyük bir yarışta yer alacak olmaktan kaygı duymak, doğal ve yerinde bir durumdur. Ancak ikinci sebep, birincisi gibi gerçek ve akılcı bir temele dayanmaz.
“Anneme – babama ne diyeceğim?”,
“Arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakacağım?”,
“Akrabalarımın önüne nasıl çıkacağım?”,
“Tanıdıklarıma karşı mahcup olacağım?”,gibi düşünceler sınavlara hazırlanan öğrencinin kaygısını yükseltir. Her konuda olduğu gibi sınavlarda başarı için de belirli bir düzeyde kaygıya gerek vardır. Giriş sınavlarına hazırlanan bir genç çok ender rastlanabilecek çok az sayıda kişi hariç – öğrenme ve başarı için gerekli olan düzeyde kaygıya sahiptir. Öğrenmeyi, akıl yürütmeyi ve sınav başarısını olumsuz yönde etkileyen, temelinde öğrencinin kendine güvensizliği altında yatan yüksek kaygıdır. Gencin kendisine güvensizliği ise önemli ölçüde anne ve babasının bilerek veya bilmeyerek uyguladığı eğitim ve yaklaşımların sonucudur. Anne-babanın çok küçük yaştan başlayarak yüksek başarı beklentisi, çocuğun hatalarını düzeltmek için onu eleştirmek, çocuğun dayak, hırpalama gibi cezalarla eğitilmesi, yargı ifadesi taşıyan olumsuz sıfatlarla nitelemek (haylaz, tembel, sorumsuz, dağınık, pısırık, yavaş, vb…) çocuğun kendine olan güvenini zayıflatır. Bunun sonucu ortaya çıkan kaygı, başarıya olumlu katkısı olmayan kaygıdır ve bununla başa çıkmak çok zordur. Çocukların sınava hazırlandıkları sırada anne-babalara düşen en önemli görev, çocuklarının çalışma isteğini artırmak ve onu çalışmaya teşvik etmek için kaygı yükseltici yaklaşımlardan kaçınmaktır’.
Bu kadar çalışmayla kazanamazsın…”
“Bu kafayla gidersen zor kazanırsın…”
“Amcanın oğlu Robert Lisesi’ ni kazandı, bakalım sen ne yapacaksın…”
“Teyzenin kızı tıbbı kazandı ,çalımından, havasından yanına varılmıyor, aman bizi mahçup etme…türünden yaklaşımlar genci çalışmaya teşvik etmez tam tersine, yükselen kaygı sebebiyle onu adeta “kıpırdayamaz” duruma getirir.Başka çocuklar da bulunan üstünlükleri onda da görmek istiyorsak bunları ona duyurma ya da sezdirmeyi yeterli saymalıyız. Sert davranışlar, geçici olarak çocuğa yön verirmiş gibi görünürse de sürekli gelişme ve başarıyı sağlamaz.
ÇOCUĞUNUZUN SINIRLARINI ZORLAMAYIN
Kendi özlemlerinizle çocuğunuzun sınırları arasında gerçekçi bir denge kurun. Çocuğunuz girebilse İstanbul Erkek Lisesi’nde okuyabilir veya kazanabilse tıp fakültesini bitirerek iyi bir doktor olabilir. Ancak çocuğunuzun kapasitesi binlerce kişi arasından sıyrılarak bu yerlere ulaşmaya yeterli olmayabilir. Bu iki durumu birbirinden ayırın ve içinizden veya yüksek sesle çocuğunuzun “beceriksiz” olduğunu düşünmeyin . Çünkü bu düşüncenizi nasıl olsa hisseder veya duyar. Çocuğunuzun sınırlarını anlayabilmek için bir uzmanın görüşüne başvurabileceğiniz gibi, bu konuda kendiniz de gerçeğe çok yakın bir tahminde bulunabilirsiniz. Bunun için kullanacağınız ölçüt, çocuğunuzun okul hayatında ve okul dışı faaliyetlerinde göstermiş olduğu başarı düzeyidir. Çocuğunuz sınıfında ders başarısı açısından ön sıralarda yer alan, sosyal faaliyetlerinde girişken ve liderlik özelliği olan, belirli bir ders veya alandaki başarısı öğretmenlerinin veya çevresindekilerin takdirini kazanan biriyse ne mutlu size. Bu takdirde çocuğunuzla ilgili beklentilerinizi yüksek tutmakta gerçekçi sebepleriniz var demektir. Eğer çocuğunuz sınıflarını ‘ancak’ geçebildiyse, sınıfını geçerken çeşitli yardımlara ihtiyaç duyduysa , öğretmenleri kendisini, ‘Biliyor ama bildiğini ortaya koyamıyor ‘ , veya ‘ Çalışsa yapar , ancak çalışmıyor’ diye değerlendirdilerse , okul dışı hayatında dikkat çekecek hiçbir özel başarı göstermediyse , çocuğunuzun uyumlu bir insan olması ve meslek hayatında başarı göstermesi yine de mümkündür. Ancak okul veya üniversite seçiminde beklentilerinizi çok yüksek tutmamanızda yarar vardır. Bir cümleyle özetlemek gerekirse , çocuğunuzla ilgili beklentilerinizi kontrol edin ve ideallerinizin onun sınırlarını zorlamasını önleyin.
KRAL BAHÇESİ
Çok eskiden bir büyük kral vardı. Gel zaman git zaman bu kral, portakal ağacı yetiştirme hevesine kapıldı. Adamlarını çağırdı, dileğini buyurdu. Adamlar ülkeyi dolaştı, ılık güneylilerinde bir yer seçti. İşçiler tutuldu, bahçıvanlar bulundu. Toprak işlendi, çukurlar kazıldı, fidanlar dikildi. Büyük kralın bahçesi komşu ülkelere nam saldı. Bahçesiyle öğündü, gururlandı büyük kral. Adamlarına buyurdu: Benim bahçem, en güzel olmalı bu yeryüzünde. Tüm ağaçlar bir boyda bir biçimde büyümeli…Aradan yedi yıl geçti: Komşu ülke kralı konuk geldi. Ünlü bahçeyi görmek istedi. Büyük kralın adamları güneye at sürdüler, tez varıp bahçeyi düzene koydular. Bahçe temizlenip düzenlenecekti. Tüm ağaçlar bir boy bir biçime girecekti. Bahçenin temizlenip, düzenlenmesine ses etmedi bahçıvanlar. Ama ağaçların bir boy bir biçime sokulmalarına karşı çıktılar. Büyük kralın adamları buyurdu: Buyruk buyruktur, bizimkisi kulluktur. Buyruk demiri keser, hepimizin kellesi gider!Büyük kralın buyruğu üzerine işe başlandı. Boylu ağaçların üst dalları kesildi, sık dallı ağaçların dalları uzatıldı, kısa boylu ağaçlar yukarı çekilip ötekilerin düzeyine getirildi. Benzer çalışmalarla tüm ağaçlar bir boy, bir biçime sokuldu. Bahçenin temizliği ve düzeni bitirildi. Büyük kral ve konuğu bahçeye gittiler. Ağaçları pek beğendiler. Aynı boy aynı biçim ağaçlara hayran kaldılar. Konuk kral ülkesinde de böyle bir bahçe yapılmasını buyurdu adamlarına. Konuğun hayranlığına sevindi büyük kral. Bir kat daha gururlandı, onurlandı. Adamlarına armağanlar dağıttı…O mevsim çok az portakal verdi kral bahçesi. Çünkü boyu kısaltılan, dalları seyrekleştirilen ağaçlardan yabancı dallar fışkırdı. Uzatılan ağaçlar kurudu. Kimi ağaçlar hastalandı. Bahçıvanlar ne denli uğraştılarsa da eski canlılık gelmedi. Sekizinci yıl, büyük kralın bahçeye geleceği duyuldu. Bahçıvanlar ve işçiler, oradan kaçıp kellelerini kurtardılar.
SINAVDA BAŞARILI OLAMAZSA YAŞAYACAĞINI BİR CEZA GİBİ GÖSTERMEYİN
Bir düşünür ‘hayat büyük olayları beklerken arada geçen zamandır ‘ demiş. Bu sözden bir pişmanlık payı çıkartmak da mümkündür. Hayatı bir süreç gibi değil de, bir durum gibi görürseniz, önünüzdeki olayların önemini abartırsınız. Çocuğunuz istediğiniz- – veya kendi istediği – üniversitenin giriş sınavında başarılı olamazsa , gideceği okulu bir ceza gibi göstermeyin. Çünkü gerçekten kazanamadığı takdirde alacağı eğitim , hayatı açısından – yine de – büyük önem taşır . Bu eğitimi alabilmesi ve yararlanması ancak okulunu ve eğitimini sevmesiyle mümkündür.
“…Eğer kazanamazsan , falan okula gidersin” veya
“…Eğer …fakültesine giremezsen, filan fakülteye girer ancak filan olursun” gibi sözler onun gideceği okulu , yapacağı işi sevmesine imkan bırakmaz. Bu tür yaklaşımlar çocuğun hayatı ve kendisini sevmesini de engeller ve kendine olan güvenini temelden sarsar.
KENDİNİZE “HAYATIN AMACININ NE OLDUĞUNU” SORUN
Hayatın amacı kendine yeten bir insan olmak , yaşadığından memnun olmak ve bu memnuniyeti yakın çevredeki insanlarla dapaylaşabilmektir . Sınavda başarılı olmak , diploma sahibi olmak bu temel amaca yönelik araçlardır . “Okumak”,“Yükseköğrenim görmek” hayatın seçeneklerinden biridir . Neyse ki , hayatın seçenekleri bu kadar sınırlı değildir. Eğer amaç para kazanmaksa mutlaka falan okula gitmeden veya filan üniversiteyi bitirmeden de bunu sağlamak mümkündür . Eğer amaç hayattan alınan zevki artırmaksa , müzik ve sanat bu zevki ve coşkuyu insanlara dolu dolu yaşatabilir. Bütün bu sebeplerden ötürü hayatı bir tek seçeneğe “falan okulun giriş sınavını kazanmaya” indirgemek konuyu bir “ölüm – kalım” olayı durumuna getirir. Bu da hem ailenin , hem de çocuğun kaygısını yükseltir , başarısını tehdit eder. Anne – baba olarak görevinizin çocuğunuza iyi bir eğitim vermek olduğu kadar, ona hayatı sevdirmek ve yaşama sevincini aşılamak olduğunu göz ardı etmeyin.
BİRBİRİNİZE BAĞLILIĞIN AMAÇ , SINAVIN ARAÇ OLDUĞUNU UNUTMAYIN
Ders çalışmak ve sınav kazanmak uğruna çocuğunuzla olan yakınlığınızı tehlikeye atmayın. Önündeki sınavda başarılı olsa da , olmasa da önemli olan çocuğunuzla aranızdaki sıcaklığın tehdit edilmemesidir . Çocuğun sınavda başarılı olması uğruna yapılan mücadele bazen aileyle çocuk arasına soğukluk girmesine ve duygusal açıdan uzaklaşmaya sebep olmaktadır. Eğer çocuğunuzla ilişkiniz genel olarak iyi ve yumuşak ise, ölçülü miktarda “çalış” uyarısı ve çalışma şartlarının hazır edilmesi biraz sıkıcı gelse de, çocuğunuza sorumluluğunu hatırlatacaktır . Kaç yaşında olursa olsun birçok kişinin çalışmaya başlamak için bu tür bir uyarıcıya ihtiyaç duyduğu bilinir. Ancak çocuğunuzla ilişkiniz iyi gibi gözükse de sık sık sertleşiyorsa ,o zaman ‘çalış’ uyarıları aranızdaki gerginliğin dozunu artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Böylece birbirinize kızmak için özel bir sebebe ihtiyacınız kalmayacak eğitim ve diplomadan daha önemli bir şey ,çocuğunuzla aranızdaki sıcaklık bütünüyle kaybolacaktır.
SİZİN DEĞER VERDİKLERİNİZ NELERDİR?
Yukarıda anlatılanlardan, çocuğunuza “çalış”demeyin anlamını çıkarmayın. Çocuğunuzun başarısı için maddi-manevi fedakarlık yaptığınız ve gayret gösterdiğiniz doğrudur. Bunun karşılığını beklemeniz son derece doğaldır. Ancak çocuğunuzun elinden geleni yaptığına inanın. Eğer sonuç istediğiniz gibi olmazsa, çocuğunuzun elinden gelenin bu kadar olduğunu da kabullenin. Siz sofrada kitap konuşan, güzel sanatlardan söz eden ,eğitim düzeyiniz ne olursa olsun kendisini yetiştirmeye çalışan ve okuyan bir insansanız, büyük bir ihtimalle çocuğunuzun başarısızlığı da geçicidir. Bu defa olmasa da gelecek defa başarılı olacaktır. Siz okumak için elinize gazeteden başka bir şey almıyorsanız, çocuğunuz büyürken bir kitapla ilgili tartışmaya tanık olmamışsa, sofranızda sadece artan fiyatlar, alınan ve satılanlar, kazanılan ve kazanılamayan paralar konuşuluyorsa, o zaman o da ‘başarı’ konusunda sizi örnek almış demektir. Ancak siz kendinizi birinci grupta değerlendirebilir ve buna rağmen çocuğunuzun başarısını yeterli görmeyebilirsiniz. Bu ender rastlanan bir durum değildir. Bu durum pek çok ailenin başına gelmektedir. Çünkü bazı çocuklar hayat başarısını “okumak” ve eğitimin dışında görürler. Bunu da çocuğunuzun ‘seçimi’ olarak görmeniz yerinde olur. Bu noktada olgun insanın tanımını hatırlamakta yarar vardır. “Olgun insan sonucunu değiştiremeyeceği olayları kabul eder.”
‘KENDİNİ DOĞRULAYAN KEHANET’
Psikoloji tarihinde dönüm noktası olan araştırmalardan bir tanesi Rosenthal ve arkadaşlarının yaptığı bir çalışmadır. Bir grup psikolog çeşitli ilkokullarda ders yılı başında sınıflarda zeka testi uygular ve bir süre sonra öğretmene, her sınıfta 4 öğrencinin üstün zekalı olduğunu ,ancak bunu çocuklara aktarmamasını söylerler. Gerçekte öğretmene isimleri bildirilen çocuklar üstün zekalı olmayıp, isimleri kurayla saptanmış olan çocuklardır. Ders yılı sonunda bu çocukların başarılarının yükseldiği görülmüştür. Bu araştırma büyük yankılar yapmış ve Rosenthal buna ‘kendini doğrulayan kehanet’ adını vermiştir. Bu önemli araştırmadan çıkarılması gereken en önemli sonuç, çocuklarımıza ne söylüyorsak, öyle olma ihtimallerini artırdığımızdır. Çocuklarımıza tembel, savruk, sarsak, haylaz, dağınık, sorumsuz, yaramaz, düşüncesiz, sakar’ gibi sıfatlarla yaklaştığımız takdirde, gerçekte de ‘tanımladığımız gibi’ olma ihtimallerini artırırız. Kısacası çocuğumuza olumsuz olarak ne dersek,’ öyle’ olmasını kolaylaştırırız. O zaman akla hemen şöyle bir çözüm gelmektedir. ’Çocuğuma iyi sıfatlarla yaklaşırsam iyi olur’. Halk arasındaki deyişle, ’Paşa dersem paşa olur’. Gerçek ne yazık ki buna uygun değildir. Çünkü çocuğumuza, olumsuz bir sıfatla yaklaştığımız zaman ortada daima bir sebep vardır. Bu sebeple çocuğumuzun kafasındaki olumsuz benlik imajını pekiştirmiş oluruz. Ancak ortada bir sebep yokken olumlu benlik imajını pekiştirmemiz mümkün değildir. Bu konuda temel ilke esas olarak çocuğu değil, davranışı övmektir. Genel olarak eğitimde, özel olarak yeni bir davranışın kazandırılmasında temel ilke yanlışların görülmesi ve düzeltilmesi değil, ’doğruların fark edilmesidir’. Bir başka ifadeyle söylersek, eğitimde esas amaç yanlışların yakalanması olmayıp, doğruların yakalanmasıdır.Modern eğitim uygulamalarının bize getirdiği bu görüşlerin ülkemizde işlerlik kazanması hiç şüphesiz zaman alacaktır. Çünkü görüldüğü gibi bu bulguların önemli bir bölümü, geleneksel eğitim sistemimizin özüyle çelişmektedir.
YAŞAYARAK ÖĞRENME

Bir çocuk kınanırsa her zaman
O da yapamaz başkalarını ayıplamadan.
Ve düşmanlık görürse durmadan
Kaçamaz hiçbir zaman kavgadan.
Onunla edilirse alay
Utancı öğrenir en kolay.
Ve utançla yaşarsa eğer
Suçlamayı kendisine iş eder.
Hoşgörü esirgenmezse ondan
Sabrı da öğrenir bir yandan.
Ve verilirse ona cesaret
Nedir,öğrenir kendine güvenmek.
Övgüyle,ödüle layık görülürse çocuk
Hep almayı değil, vermeyi de öğrenir çabuk.
Ve güven duyulmuşsa kendisine
O da kulak verecektir dostluğun sesine
Bir çocuk başkalarından görürse beğeni
Bilir kendisinin de sevmesi gerektiğini.
Ve ilgi ,dostluk görürse eğer
Sevgiyi, sevgiyle yürekten sezer.
Dünya ile arkadaşlık kurmakta
Kalmaz korkusu…

KİMSE KİMSEYE YAŞAMAYI ÖĞRETEMEZ
Anne ve babaların kabul etmeleri gereken bir şey vardır ki, kimse kimseye yaşamayı öğretemez. Herkes hayatı kendisi yaşayarak öğrenir. Anne ve babalar kendi gençliklerini düşünürlerse, kendi yaptıkları hataların önemli bir bölümünün, büyükleri tarafından daha önce uyarıldıkları konularda olduğunu hatırlayacaklardır.Genç insan hata yaparak dünyanın ve bu dünya içinde kendi gücünün sınırlarını tanır. Bu anlamda her hata gelişme yolunda bir aşamadır. Bunun için iki şart vardır:Birincisi hatalardan ders alarak ileriye doğru bir adım atılması ve aynı hatanın tekrarlanmaması, ikincisi bütün hayatı içine alacak ve hayatın akışını olumsuz yönde etkileyecek hatalar yapılmaması. Bu tür hatalara örnek olarak uyuşturucu kullanımı, erken yaşta hamilelik verilebilir. Bütün anne ve babalar bu iki şartı göz önünde bulundurarak çocuklara ve gençlere ‘kendi hatalarını’ yapma, sonuçlarını yaşama ve hayatı öğrenme şansı verilmesi gerektiğini içlerine sindirmelidirler. Bunun için anne ve babalar adına da cesaret ve sabır gereklidir. Büyümek ne kadar zorlu ve acılı bir süreçse, çağdaş anne ve baba olabilmek de aynı ölçüde zor bir süreçtir.
AİLENİN MUTLULUĞU ÇOCUĞA PSİKOLOJİK GÜVEN VERİR

Çocukların yanında tartışma yapılmamalıdır. Anlaşmazlıklar olursa onlardan uzakta çözmeye çalışılmalıdır. Çatlak topraklarda yemsiz kalmış ağacın yemişi ne ise, geçimsiz ailenin çocuğu da o duruma düşer. Çocuklarımız, kardeşi ya da aileden biriyle anlaşmazlığa düşer, tartışmaya girer, kavga yapabilir. Bu durumlarda araya girilmemelidir. Konu iki kişi arasında sonuçlanmalıdır. Aileden biri çocuğa sert davranırken diğeri yumuşak davranmaya yeltenirse çocuğun kişiliği dengeli gelişemez. Çift yönlü davranış çocuğu yalancılığa ve ikiyüzlülüğe iter. Kendine güvenini azaltır ve başarısını düşürür.
ARKADAŞLIK – İSTENMEYEN ARKADAŞLAR
Çocuklarımızın; okul ya da komşulardan edindiği, kız ve erkek arkadaşlarına saygı gösterilmelidir. Değilse bizlerden gizli olarak, dilemediğimiz kimselerle ve dilemediğimiz yerlerde, hoş göremeyeceğimiz arkadaşlık biçimleri geliştirirler. Her anne-baba, çocuğunu arkadaşlarıyla birlikte kabul etmeye hazır olmalıdır. Çocukların yeni yeni arkadaşlar edinmesine olanak verilmelidir. Çocukları için mutlu ve sevimli arkadaşlık ortamları yaratmalıdırlar. Kız-erkek arkadaşlıklarında çocuklarına güvenmeli ve onları gizli arkadaşlığa itmemelidirler.Çocuğun yeni arkadaşlar edinmesi, ona yeni ufuklar açar. ’Harman yel ile savrulur, çocuk arkadaş ile kavrulur.’ diye bir söz vardır. Arkadaşı olmayan çocuk, çiğ kalır, olgunlaşamaz.
ÖZET
Çocuklarınızı sevin,sayın ve onların yanında tanıdıkları, arkadaşları, öğretmenleri çekiştirmeyin. Çocuklarınız öğretmenlerinden ya da okuldan yakındıkları zaman, yakınmalarının derinleşmesine fırsat vermeyiniz,Çocuğunuzun evde rahatça çalışabilmesi için, olanak ve yer hazırlayın. Eğer ayrı bir çalışma odası düzenlemeniz mümkün değilse uygun odalardan birin de çalışma köşesi de düzenleyebilirsiniz. Çocuğunuzun okulla ilgili dileklerini mümkün olduğunca yerine getirmeyeçalışın. Bu dilekler, size zor geliyorsa doğruca okul yönetimi ile görüşün. Çocuklarımızın giyim ve harçlığı,arkadaşlarının derecesinden aşağı düşürülmemeli, yukarıda çıkarılmamalıdır.Sınavda başarılı olmak için belirli düzeyde kaygıya gerek vardır. Sınava hazırlanan bir öğrenci gerekli düzeyde kaygıya mutlaka sahiptir. Anne-babanın çocuğunu teşvik için kaygısını artırması, beklenenin tam aksine sonuç verir.Ailenin küçük yaşta başlayarak, çocuktan yüksek başarı beklemesi, eleştirmesi, yargı ifadesi taşıyan sıfatlarla nitelemesi ve cezalandırması çocuğun kendine olan güvenini sarsar ve kaygı düzeyini yükseltir. Kaygı düzeyi yüksek çocukların geçmişlerinde mutlaka bu özellikler vardır.Anne – babaların kendi özlemleriyle çocuklarının sınırları arasında gerçekçi bir denge kurmalarında yarar vardır.Çocuğun geçmiş okul hayatında ve okul dışı faaliyetlerinde gösterdiği başarı onun sınırlarını ve gelecek performansını tahmin etmek için genel bir ölçü olarak kullanılabilir.Çocuğunuz sınavda başarılı olamazsa, gideceği okulu ona bir ceza gibi göstermeyin Çünkü istediğiniz okulu kazanamazsa, böyle bir durumda gideceği okulu sevmesine ve başarılı olmasına imkan kalmaz.Sınavı kazanma’nın hayatın ‘tek’ ve kesin amacı olduğunu düşünmeyin. ‘Ders çalışmak’ ve ‘sınav kazanmak’ uğruna çocuğunuzla olan yakınlığınızı tehlikeye atmayın. Aranızdaki sıcaklığın hayat boyu devam etmesi her şeyden önemlidir.Sizin hayat görüşünüz ve yolunuz çocuğunuza çizmeye çalıştığınız gibi mi?. Değilse,çocuğunuzun sizi örnek aldığını düşünün ve ona karşı daha yumuşak olun.Siz okuyan bir insan olduğunuz halde, çocuğunuz okumak istemiyor veya başarısız oluyorsa, bunun tercihi olduğunu kabullenin ve olgun insanın sonucunu değiştiremeyeceği olayları kabul etmesi gerektiğini hatırlayın.Çocukların yanında tartışma yapılmamalıdır. Aileden biri çocuğa sert davranırken diğeri yumuşak davranmamalıdır.Çocuklarımızın;okul ya da komşulardan edindiği,kız ve erkek arkadaşlarına saygı gösterilmelidir. Çocukların yeni yeni arkadaşlar edinmesine olanak verilmelidir. Unutmayın ki: kendi varlıklarından memnun olanlar,iyi sonuçlar yaratırlar.

ANA BABALARA TAVSİYELER

SEVGİLİ ANNE VE BABALAR
*Çocukları kendinize karşı saygılı yapmak için;
Ona karşı daima güler yüzlü olun küçük kabahatlerini cezalandırmayın, niyetinin ne olduğuna bakın. Onun hislerine değer verin ve bunu gösterin.
*Çocukların kendinize güvenini kazanmak için;
Onları babaları ile korkutmayın, babasından ve annesinden her olumlu hareketinde destek göreceğini anlatın onların sevinçlerini paylaşın acılarına ortak olun, size bir şey sorduklarında ilgiyle cevap verin.
Çocukların size güvenmesini sağlamak için onlara boş vaatlerde bulunmayın vaadinizi yerine getirir eşler olarak birbirinize saygı gösteriniz çocuklarınızın önünde birbirinize karşı davranmayınız.
*Çocukların size saygı göstermesi ve iltifat etmesi için;
Çocukların kusurlarını, suçlarını alay ve hakaretle karşılamayın, her şeylerini tenkit etmeyin zira tenkit edilen çocuk çekingen olur. (Olumlu tenkitler hariç)
*Çocuklarınızın sözünüzü dinlemeleri için;
Emir verirken yerine getirip getirmediklerine bakın onlardan yerine getirebilecekleri şeyler isteyin, kuru tehdit savurmayın.
Çocukları kardeşlerini sevmeleri için birini cezalandırırken, öbürünün mükafatlandırmayın bu düşmanlığa yol acar. Birini severken ve takdir ederken aynı şeyleri diğerlerine de yapın. Birbirlerine hakaret ettikleri zaman hemen araya girin ceza verirken suçun kimde olduğuna bakın.
*Çocuklara insanları sevdirmek için;
Onlara daima iyi insanlardan bahsedin dünyadaki yardımlaşmadan ve iyiliklerden bahsedin.
*Çocukları yumuşak ve merhametli yapmak için;
Herkese ve çocuğa yumuşak davranın, zayıfları koruyun, bıçak ve tabanca taşımayın.
*Çocukları kıskanç yapmamak için;
Çocuğun yanında durumu iyi olanları çekiştirmeyin. Varlıklı, işi yerinde, mutlu
İnsanların başkalarını düşünmeyen insanlar olduğunu söylemeyin.
*Çocukları tabiattaki güzelliklerle karşı duyarlı yapmak için;
Onlara Allah’ın sanat harikalarıyla dolu olan tabiatla ilgilenince bu meraklarıyla alay etmeyin. Çiçekle, böcekle, kurtla, kuşla ilgilenmesini teşvik edin. Onlara çok küçük yaşta okuma yazma öğretmeyin, seviyesinin üstünde bilgi vermeyin. Ders çalışmadığı için bedensel ceza vermeyin.
*Çocukların hayal ve kabus görmemeleri için;
Onlara sihirden, büyüden, peri masallarından, Kaf dağının ardındaki devden, kötü kalpli cadıdan vs. bahsetmeyin, ve bu tür film ve dizilerden uzak tutun.

*Çocuklarınızın inatçı olmamaları için;
Onların her istediğini yerine getirmeyin. Çünkü böyle bir durumda istediği şeyi alamayan çocuk inatlaşabilir. Yalnızca onların haklı isteklerini yerine getirin. Eğer çocuk ‘illa da istiyorum’ diye tepinmeye başlar ve sizde bundan sonra istediğini yerine getirirseniz çocuk haklı haksız her istediğini elde etmek için tepinir.
*Çocuğun yalancı olmaması için;
Yalan söylemeyin. Ona sürekli yalanını kötülüğünden bahsedin daha küçüktür diye yalanlarını hoş görmeyin. Eğer çocuk suçunu itiraf ediyorsa onu cezalandırmayın. Çünkü bazı durumlarda çocuk sırf cezadan kurtulmak için yalan söyler.
*Çocuğun kimseye iftira atmaması için;
Çocukların yanında kimseyi çekiştirmeyin. Çocukların nankör ve somurtkan olmamaları için her şeyin iyi yönünü gösterin hayattan ve kaderinizden şikayet etmeyin.
*Çocukların gayeli, enerjik ve hayata sıcak bakan bir fert yapmak için;
Onlara ders yönünden fazla baskı yapmayın, bunun yerine dersin öneminden bahsedin oyun oynamak istiyorlarsa onlara gerektiği kadar izin vermeyin. Onun hoşlandığı ve yeteneği olduğu mesleğe yönlendirin. Çocuğu sosyal faaliyetlere katın. (spor faaliyetleri, folklor, satranç, resim vb.)
*Çocukların tutumlu olmaları için;
Nereye sarf ettiklerine bakmaksızın bol para vermeyin. Çocuğunuzun harcamalarını nereye yaptığını inceleyiniz. Kumbara alarak harçlıklarını bir kısmını biriktirmeleri için (ara-sıra bir miktar atarak) sağlamaya çalışınız.
*Çocuklara güven duygusu yerleştirmek için;
Çocuklar kendilerini size beğendirmek isterler. Bunun için kendince ev işi yapar, hoplar, zıplar, bütün bunları taktir edin ve olumlu iş yapmaları için teşvik edin. Kendi
başlarına iş yapmalarına olanak hazırlayın. Bu onları hayata hazırlayacaktır. Başaramayacakları işleri vermeyin.
*Çocuklarınızı düzene ve temizliğe alıştırmak için;
Yataklarını, oyuncaklarını, kitaplarını ve evi düzelttiklerinde tebrik edin ve onlara ödül verin. Ama her zaman ödül vermeyin. Zira ödül araç olmaktan çıkıp amaç olabilir. Çocuklara dürüstlük aşılayın mutluluğun sadece parada ve zenginlikte olmadığını canlı bir örnek ile anlatın.
*Onların cimri olmamaları için;
Paraya çok değer vermeyin. Fakirleri, miskinleri, bakıma muhtaçları koruyun. Çocuğunuzun yanında yardıma ihtiyacı olanlara yardım edin. Bu onlarda merhamet duygusunu gelişmesine yol açar.

EĞER
*Bir çocuk düşman bir çevrede yaşarsa kavgacılık öğrenir.
*Bir çocuk korku içinde yaşarsa korkmayı öğrenir.
*Bir çocuk kıskançlık içinde yaşarsa nefret etmeyi öğrenir.
*Bir çocuk vermeyi öğrenirse sevmeyi öğrenir.
*Bir çocuk ona cesaret veren bir çevrede yaşarsa kendine güvenmeyi öğrenir.
*Bir çocuk onu öven bir çevrede yaşarsa oda taktir etmeyi öğrenir.
*Bir çocuk sevilirse sevmeyi öğrenir.
*Kendine değer veren bir çevrede büyürse bir gayesi olduğunu öğrenir.
*Daima dürüst muamele görürse adaletli olmayı öğrenir.
*Daima dostluk güler yüz ve anlayış gösteren bir çevrede yaşarsa dünyanın içinde yaşanacak güzel bir yer olduğunu öğrenir.

ALTIN KURALAR
*Gülünç duruma düşürülen çocuk çekingen olur.
*Tenkit edilen çocuk her zaman kendini kabahatli bulur ve kendine güveni olmaz.
*Kendisine inanılmayan çocuk, yalancı ve dolandırıcı olur.
*Kin ve nefret içinde yaşayan çocuk, düşmanca duygular geliştirmeye başlar.
*Kendisine sabırla muamele yapılan çocuk, hoşgörülü olur.

Unutmayın ki çocuk anne ve babasının ortak eseridir.

ÖZEL FEZA EĞİTİM KURUMLARI PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK ve REHBERLİK SERVİSİ

SAYIN VELİ;
Yaşamda herkesin başkalarının yardımına ihtiyaç duyduğu dönemler vardır. Bunu çekinilecek bir olay ya da olumsuz bir durum olarak kabul etmemek gerekir. Güvensizlik, arkadaşlık, cinsiyet, ruh sağlığı gibi durumlar insanı zaman zaman rahatsız eder. Bunlara benzer başka sorunlarda eklenebilir. Bütün bunlar insanı mutsuz kılar, verimli çalışmayı engeller, yaşamın temellerini eksik oluşturur. Okul çağında, özellikle de çocuğunuzun birden bire değiştiği ortaöğretim çağında bu gibi durumlarla sıklıkla rastlayabilirsiniz. Yaptığımız test ve anketlerde, öğrencilerimizin genel görüş bildirimlerinden elde ettiğimiz sonuçlar bizi bu noktalarda siz sayın velilere bazı öneriler getirme fikrini oluşturdu.
Bu dönemdeki çocuklarımızın arkadaşlarına ve öğretmenlerine olduğu kadar siz sayın velilerden de yadım ve destek ihtiyaçları vardır. Gerek aile ve gerek okul eğitimi için gereken en önemli ilke SEVGİ dir. Çocuğa karşı gerçek ilgi ve sevgi göstermek iyi bir eğitim ortamının en önemli koşuludur. Yapılan araştırmalarda; çocuk sevdiği kimsenin ya da kendisi ile ilgilenen kimsenin, ona sevgisini verebilen kimsenin güvenini yitirmemek için; onun hoşuna gidecek davranışlarda bulunacak, kendini sürekli yenileyecek ve onu örnek alacaktır. Böylece davranışlarını geliştirir, zamanla kişilik çatışmasından kurtulur güven hissetmeye başlar. Bu nedenle; evde anne-baba, okulda öğretmenler çocuğun duygusal güvenini kazanmasına önem vermek zorundadırlar.
Çocuğunuzla sağlam bir ilişkinin temeli KAYITSIZ ŞARTSIZ SEVGİ dir. Ancak böylesi bir sevgi, çocuğunuzdaki potansiyeli tam olarak ortaya koymasını, çocuğunuzdaki davranışların tam olarak anlayabilmenizi, yaramazlıklarına-hırçınlıklarına karşı tutumunuz yolunu çizmenizi, sevgisizlik-güvensizlik-başarısızlık nedenlerini belirlemenizi sağlar.
Sevgi, sizin ve çocuğunuzun hangi noktalarda olduğunu, disiplin dahil her alanda ne yapmanız gerektiğine işaret eden göstergeler oluşturacaktır. Eğer sevgi olmasaydı; annelik ve babalık insanı çaresizliğe sürükleyecek bir yük haline gelirdi. Çocuğunuzu sevgiden ve sevgi göstergelerinizden mahrum bırakmayın. Her ortamda ve her fırsatta sevginizin-desteğinizin varlığını hissettirin. Bu sayede gerekli sabrı ve çaresizlikten doğan rahatsızlıklarınızın çıkışlarında bulabilirsiniz.
Ruh sağlığı güçlü yetişen bir gençlik, başarılı ve mutlu bir toplum oluşturur. Bu nedenle evde anne-baba olarak yapabildiğinizin tüm özverilerinizin tekrar bir gözden geçirilmesini; Kendi eksikliklerinizi ya da yanlış gördüğünüz davranışlarınızı değerlendirmeniz sizin ve çocuğunuzun sürekli bir gelişimini sağlayacaktır.
Hepimiz bu çocukluk döneminden geçtik belki ancak; gelişen ve değişen yaşam standartlarımız yeni neslin farklı olmasına sebep olabiliyor. “Ben senin yaşındayken ……” Diye başlayan hiç bir cümle akılda kalmaz, bilakis yeni neslimizi sıkar ve bocalamalarına neden olabilir. Bu aşamada çocuğumuzun ruhsal gelişmesine yapabileceğimiz en büyük yardımlardan biri, kendi manevi hayatınızı çocuğunuzun gelişim düzeyine göre paylaşmanızdır. En uygun yöntem ile onunla şu anki yaşamınızın iyi ve kötü yanları ile mutlu ve mutsuzluklarınız ve hatta onunla ilgili duygularınızı paylaşmanız ile onun eğitimine önemli bir adım atabilirsiniz. Çocuğunuzun ruhsal gelişimine yardımcı olabilecek olayları sonradan değil de şu anda yaşanırken paylaşmak; çocuğunuzun kendi deneyimleri ile öğrenmesine yardımcı olacağı gibi sizin deneyimlerinize de katılmasından dolayı aranızdaki bağın kuvvetlenmesini sağlayacaktır.
Bir çocuk duygusal açıdan doymak için anne be babası ile (ve başkalarıyla) göz iletişiminden yararlanır. Anneler ve babalar sevgilerini bir iletme yöntemi olarak, çocuklarıyla ne kadar çok gözle iletişim kurarlarsa, o çocuk o kadar çok sevgiye doyar, duygu dağarcığı da o oranda gelişir. Gözle iletişim; Çocuğunuz ile kurabileceğiniz en önemli kontak yöntemidir. Bu sayede sözlerinizi, duygularınızı, amaçlarınızı vb. ona aktarabilirsiniz. Onunla iletişim kurmaktan korkmayın.
Ergenlik belirtilerinin ortaya çıktığı 12-15 yaşlarında çocuklarımızın ilk gençlik döneminde olumsuz davranışların yoğun yaşandığı görülür. 15-17 yaş arası güvensizlik ve çekingenliğin belirgin olduğu dönemlerdir. Bu dönemlerde; hırçınlık, ders çalışmama ve başarısızlık, sorumluluklardan kaçma, can sıkıntısı, tepkilerini sert dile getirmesinden görüş ayrılığından doğan kuşak çatışması, çabuk karamsarlığa düşme, alıngan ve huzursuzluk, gezme ve eğlencelerden kısıtlandığında yalan söylemesi, kardeş çatışmasının yoğun yaşanması, güvensizlik, başaramama korkusu,sağlıklı arkadaşlık ilişkileri kuramama vb davranışların çok görülmesi normaldir. Bu çağda gençlerimiz yeni arayışlar içinde bunalırken bir yandan da kendi bedeni ile ruhsal gelişimini dengelemeye çalışmakta, ancak doğal olarak tepkilerinde belirgin iniş ve çıkışlar oluşturmaktadır. Bir yandan büyümek için sabırsızlanırken öte yandan çocuksu tavırlardan sıyrılamamanın verdiği rahatsızlığı yaşamak, davranışlarındaki sebatsızlığı açıklayabilir. Çocuklarımız bizden farklı ve ayrı bir kişilik geliştirebilirler. Bunu makul ve olgun karşılamak, hoşgörü ve sevgi ile yaklaşmak, bazen de bocalamalarında onlara destek olmak, güven aşılamak gerekir. Sözcüklerle anlatılan bir hayat felsefesinin, deneme ve yanılma ile öğrenmenin yanında daha az etkili olduğunu düşünürsek; burada amacımızın yanılma paylarını en aza indirgemek ve başarı sağlayarak onlara güven duygusunu aşılamaktır. Doğal olarak hata yapacaklardır. Her ortamda kollanan, yapma sorumluluğu ona verilen ancak sizlerin tamamladığı davranışlarının sonuçlarını yaşayarak görüp öğrenmesini sağlayın.
Çocuklarımızın dünyasının, bizim yaşadığımız gerçek dünyadan farklı olduğunu her zaman sezinleriz; ancak onların dünyasına inmeye bir türlü cesaret edemeyiz nedense… Belki yetişkinliğimizin bize gerekleridir bu. Çocuklarımızla tam bir yetişkin gibi konuşur, hatalarımızı kabul etmeyiz. Çocuklarımızda bizim hatalarımızı görmemeleri için var gücümüzle uğraşırız. Badende onlara ağır ithamlarda bulunabiliriz. Eğer yetiştin hatasız ve doğru ise çocuğun da bu ithamların gereklerini yerine getirmesi çok doğaldır. Bunun yanında özür dileyen, hatalarını kabul ederek doğruyu birlikte tartışarak bulmaya çalışan yetişkin, çocuğunun dünyasına inebilmiş demektir. O zaman sorunlar birlikte tartışılarak, çözüm formülü birlikte keşfedilir.
Kısaca; okullarda verilen eğitim-öğretim çalışmalarının, ailedeki eğitim ve öğretim ile desteklenmesi, çocuğunuzun başarısında sizin da çok önemli katkılarınızın olabileceğini kabul etmeniz; sevgi, ılımlı yaklaşım, güven ve destekle adımlarını daha sağlam atmasına yardımcı olabileceğinizi bilmeniz çok önemlidir. Bu doğrultuda getirebileceğimiz birkaç öneri aşağıda sıralanmıştır.

* Çocuğunuzu iyi tanıyın, onun yapabileceği düzeyde verim bekleyin. Kapasitelerinin üzerinde çalışmalarını düzenlemeyin. Verimli olarak ders çalışabilmesi için çalışma ve dinlenme saatlerinin programlamlanması gerekmektedir. Planlı olarak çalışılan dersler, bilinçli olarak öğrenmeyi oluşturur. Çocuğunuz ezberlemeden, not için değil de öğrenmek için çalışmayı bilmeli. Ondan not istemeyin, neler öğrendiğini sorun. Kazanılan bir bilgi ancak bir sonraki bilgi ile transfer edilebilirse öğrenilmiş olur.

* Çocuklarınızın sınıf geçmesi önemli değildir. Önemli olan bir üst öğretim ve eğitime kendini hazır görerek güçlü bir şekilde geçmesidir. Çocuklarımız temelsiz yetişirse, bir sonraki eğitimlerine de hazırlıksız devam ederler. Bu da nedenli sağlıklı bir gençlik oluşturur tartışma konusudur? Özellikle bu yaşlarda yönlendirilen çocuklar; ilgi, yetenek ve çeşitli alanlara göre kaydırılmalı, alternatiflerini belirlemesinde yardımcı olmalı, başarılı olabilecekleri iş yaşantılarına yönlendirilmeleri sağlanmalıdır.

* Çocuklarınıza kıyas getirmeyin, sürekli başkaları ile kıyaslanan çocuk kendini güvensiz ve gelişmeye kapalı çocuktur. Onlara olumsuz eleştiriler getirirseniz bir süre sonra olumsuz davranışları kendilerinde bir görev bileceklerdir. Çünkü yetişkin her zaman doğru söyler ve hata yapmaz ilkesini kabullenmiştir. Yapıcı ve teşvik edici her söz, onlara bir adım daha ileri gitmelerini sağlayacak sizin güveninizden emin olacaklardır.

* Çocuklarınızın sizin isteklerinizi yapması için korkutmayın, ağır cezalardan ve baskıcı tutumlardan uzak durun. Yüksek sesle verilmeye çalışılan hiç bir öğüt dinlenmez. Sevgi ve ılımlı bir yaklaşımla, yapabileceğiniz arkadaşça tavırlarınızla iletmek istediğiniz mesajı tam olarak verebilirsiniz.

* Anne ve baba olarak ortak kararlar alınız ve davranışlarınızda her zaman doğru ve tutarlı olunuz. Çelişkili davranışlarınızla çocuğunuz her zaman bocalayacak ve doğruyu bir başkasında arayacaktır.

* Aile içi problemlerin, tartışmalarınızın çocuğunuza yansıması; huzurlu bir ortamda yetişemeyen çocukların geleceklerini de bu doğrultuda düzenlemelerine sebep olacaktır. Çocuklar önünde yapılan tartışmalar, okul ve öğretmenler hakkındaki eleştiriler çocukta bocalamaya, tatta öğretmenlerini eleştirme hakkına sahip olmasından kaynaklanan eğitim başarısızlığına ve okuldan soğumasına neden olacaktır.

* Çocuğunuzun devam durumunu ve okul ile ev arasındaki geliş-gidiş saatlerini sürekli kontrol altında tutun. Zararlı alışkanlıklar hakkında iyi bir örnek olun ki söyledikleriniz sadece lafta kalmasın. Ülkemizde zararlı alışkanlıklara başlama yaşı bir hayli inmiştir. Bu yaşlarda uyarılan ve gerekli tedbirleri alınan çocuklarımızın sağlıklı bir gençlik oluşturması için tüm imkanlarımızı zorlamalıyız.

* Çocuklarınızın ihtiyaçlarını karşılarken tutarlı ve titiz olunuz. Her türlü ihtiyaçlarının karşılanması için, onlardan beklentilerinizin gerçekleşip gerçekleşmediğini kontrol ediniz.

* Çocuklarınızın yaş konum itibarı ile cinsel gelişimlerine başlamış durumdalar. Onların sorabileceği cinsellikleri ile ilgili konulara da hazırlıklı olunuz. Yalın ve dürüst bir şekilde makul olarak cevaplayınız. Korkup çekinebileceği bir ortam yada sır ve gizlerle dolu bir hale girmesini engelleyiniz. Bu konudaki ılımlı ve destek verici yaklaşımınız, çocuğunuzun çevreden yalan yanlış bilgiler almasını engeller. Bu çağdaki çocukların beden ve ruhsal gelişimleri doğru bir orantıda olmayabilir. Beden gelişiminin bir anda hızlanması, ruhsal gelişiminin ise daha yavaş olması bazı hırçınlıklara ve asiliklere sebebiyet verebilir. Bu durumu anlayışla karşılamak ve mantıklı bir yaklaşım ile aşılmasına yardımcı olmak çocuğunuzun cinsel kimliğini kazanmasında en önemli görevdir.

* Çocuklara karşı sabır, soğukkanlılık, anlayış, sebatlık ve sevgi ile yaklaşın, bu onların sizin ile olan ilişkilerinde daha yakın olmalarını sağlayacakladır. Yüksek sesle söylenen emir verici sözler, ağır eleştiriler ve azarlamalar asla fayda getirmeyeceği gibi çocuğunuzun sizden kopmasına ve uzaklaşmasına hatta bir çok konuda yalana başvurmasına sebep olacaktır.

* Çocuğunuzun derslerinde ve davranışlarında daha iyiye yöneltilebilmesi için öğretmenleri ile sıkı bir ilişkiye girilmeli, toplantılara mutlaka katılmalı çocuğunuzun gelişimi ile ilgili konularda takipçi olmanızda yarar vardır. Öğretmenlerin alınmasını istediği ders araç ve gereçlerin zamanında temin edilmesine önem veriniz. Çocuğunuzun kılık ve kıyafetine, temizliğine özen gösteriniz.

* Çocuğunuzun sağlık durumu ile yakından ilgileniniz. Hastalıklardan bir kısmı çocuğun yaşam enerjisini önemli ölçüde azaltarak onu dermansız bırakabilir. Bir kısmı ise, neden oldukları devamlı acı ve ağrılar yüzünden çocuğun ilgi ve dikkatini ders konuları üzerinde toplamasına engel olabilir. (Çocuğunuz asılsız bedensel yakınmalarda bulunuyorsa bunlarında dikkate alınması gerekir. Bu yakınmalar aslında onun sorunlarını dolaylı olarak anlatış şekli olabilir.)

* Çocuğunuzu kahvaltı etmeden yada yemek yemeden kesinlikle okula göndermeyiniz. Özellikle orta öğretim çağındaki çocuklar, hızlı bir büyüme ve gelişme dönemi içindedirler. Bu konuda titiz olunuz.

* En iyi dinlenme, uyuyarak yapılan dinlenmedir. Özellikle düzenli olarak planlanan uyku çocukların yaşamında büyük önem taşır. Sinir sisteminin dinlenmesi ve enerji toplayabilmesi uyumaya bağlıdır. Bu sebeple çocuğunuzun uyku saatlerinin düzenli olmasına önem veriniz.

* Çocuğunuza yeteri kadar harçlık veriniz. Harçlığını mümkünse aylık veya haftalık olarak belirleyiniz. Böylelikle kendisini yönetmeyi öğrenecek, sorumluluk kazanacaktır.

* Çocuğunuzun yaşamında en önemli çevre, aile çevresidir. Çocuk yaşamında en etkili örnekleri ailesinden alır. Anne ve baba olarak tüm davranışlarınızda örnek olduğunuzu unutmayınız. Çocuklarınızın belirli davranışlarını da anne ve baba olarak farklı davranışlar göstermeyiniz. Ortak bir karar alarak ikinizde davranışlarınızda örnek ve tutarlı olunuz. Onun eleştirilerini dinleyerek makul bir şekilde cevaplandırınız. Hatalarınızı düzeltme yönünde onunla tartışınız, gerekirse özür dilemeniz bile çocuğunuzun gözünde sizi yüceltecektir.

* Çocuğunuzun gerekli tüm sorunları için sınıf ve okul rehber öğretmenlerine başvurunuz. Bu konuda size yapılan çağrılara mutlaka uyunuz. Onunda sorunlarını gerektiğinde sınıf ve okul rehber öğretmenlerine anlatması için teşvik ediniz. Sizin ve çocuğunuzun sorunlarınızın gizliliğe önem verilerek çözülmeye çalışılacağından emin olunuz.

* Çocuklarınızın çoğu evde, aileleri tarafından ders çalışmaya ikazlarının fazlalığından yakınmaktadırlar. Sürekli dersine çalış ikazı olumsuz etki yapabileceği gibi aynı zamanda çocuğunuzun çalışma azmini de kıracaktır. Çocuğunuzun programlı çalışmaya alıştırılması, dinlenme, eğlence saatlerinin planlanması için onu yönlendirilmesi, dersi öğrenmesi için çalışması gerektiği aşılanmalıdır. Aksi taktirde saatlerce bilinçsiz olarak çalışılan bir konu sadece zaman israfıdır. Ders öğrenmek için çalışılır, öğrenmede ancak bir başka öğrenilen bilgiye transfer edilirse pekişir. Ancak öğrenilen bilgi yaşamda uygulanabilir. Planlı çalışma ise her zaman düzeni ve bilgiyi oluşturur.

* Çocuklarımız, kendilerine güvensiz olmaktan ve sosyalleşememekten rahatsızlar. Nedenlerini düşünürsek, çözüm yine bizlerde. Çocuğunuza değer verdiğinizi, ona güvendiğinizi, sorumluluklarını yerine getirebileceğinden emin olduğunuzu ona her fırsatta belirtin. Ona ve fikirlerine değer verin, onu dinleyin, sosyal yaşantısında faal olması için onu destekleyin. Okul ve çevresindeki sosyal faaliyetlere katılması için teşvik edin. Ona değer verdiğinizi, güvendiğinizi her ortam ve fırsatta övgülü sözlerle dile getirin. Çocuğunuzun şımarmasından korkmayın; bilakis size ve düşüncelerinize layık olmaya çalışacaktır. Ona olan güveninizi gösteremezseniz, ondan nasıl güven bekleyebilirsiniz ki?…

* Çocuğunuzun ders çalışma ortamını hazırlamasına yardımcı olunuz. Mümkünse bir çalışma odası oluşturunuz. Eş dost toplantılarınızı onun programına uygun hale getirmeye gayret ediniz, ev işlerini ya da alış-veriş sorumluluklarını ders çalışma saatlerinin dışında oluşturunuz. Başarabildiği bir boş zaman etkinliğinin mutluluğunu birlikte paylaşıp, onunla gurur duyduğunuzu her fırsatta belirtin.

* Çocuğunuzun arkadaş çevresi, onun gelişimi ve sosyal hayatının oluşumunda çok büyük etkendir. Okul dışı zararlı arkadaşlıklar, farklı problemleri de beraberinde getirir. Zararlı alışkanlıkların bu yaşlarda büyük merak konusu olduğunu, kişiliklerinin oluşma döneminde yanlış yönlendirilebileceklerini unutmayınız. Çocuğunuzun arkadaş edinmesi ve bu arkadaşlıklarda beklentilerini aza indirgeyerek mutlu arkadaşlıkların oluşumunu gerçekleştirebileceklerdir.

* Çocuğunuzu sık sık eleştirmekten kaçınınız. Bunu başkalarının, hatta arkadaşlarının yanında yapmayınız. Beğendiğiniz ve taktir ettiğiniz yönlerini ona söyleyiniz. Çocuklarınız arasında kıskandırmadan mütekabil azimlerinin artacağından ya da komşu çocuğu ile kıyaslandığında daha iyiye yöneleceğini sanmak yanlıştır. Onu kendi yapısı ve kişiliği ile kabul ediniz. hiç kimse bir başkası olmak istemez, herkes bir başkası gibi olmak için çalışsaydı; hiç kimse olmazdı.

* Çocuğunuzun okul yaşantısı ile ilgileniniz. Anlattıklarını büyük bir sabırla dinlemeye çalışınız. Mutluluklarını veya Mutsuzluklarını onunla paylaşınız. Son olarak; çocuğunuz sürekli bir büyüme ve gelişme içinde olduğunu unutmayınız. Sizin çocuğunuz olsa da; sizden farklı bir kişilik geliştirmekte. Onlara karşı sabırlı, soğukkanlı ve anlayışlı olunuz. Deneme ve yanılma yolu ile öğreneceklerdir. Kusurları ve olumsuz hareketleri olacaktır. Çocuklarımızın, bizim gibi düşünüp bizim gibi hareket ve tavırları göstermiş olsalardı, ailede ve okulda eğitime gerek kalmazdı.

Okuldaki eğitim ve öğretim çalışmalarının ailedeki eğitim ve öğretim çalışmaları ile desteklenmesi gerektiğini, çocuğunuzun başarısında sizinde çok önemli katkılarınızın olabileceğini kabul etmeniz ve ona gereken yardımları yapmanızın başarısını olumlu yönde etkileyebileceğini kabul etmeniz gerekiyor. Ancak bu mantıkla yola çıktığınızda onlara istediklerini verebilir ve onlardan istediklerimizi alabiliriz.

UNUTMAYIN; SİZİN ÇOCUĞUNUZ OLARAK DOĞMAK ONLARIN ELİNDE DEĞİLDİ, ANCAK SEÇME HAKLARI OLSAYDI, SİZDEN BAŞKA KİMSENİN ÇOCUĞU OLMAK İSTEMEZLERDİ…

Şükrü AKKAYA Yılmaz DEMİR
PSİKOLOJİK DANIŞMAN VE REHBER ÖĞRETMEN ÖZEL FEZA LİSESİ MÜDÜRÜ

ANNE - BABA OKULU 24 KURAL

ANNE – BABA OKULU
ÇOCUĞUMUN ÖĞRENMESİNİ NASIL ARTIRIRIM DİYE DÜŞÜNMEYİN?!…
İŞTE SİZE ÖĞRENMEYİ KOLAŞTIRAN

24 KURAL
1 . Planlarınızı Paylaşın:
Düzenli olarak yaptığınız aile toplantılarında, çocuğunuza model rolünde bir ebeveyn olarak kendi planlarınızdan bahsedin. Planlı olunduğu aktiviteler planlaması için yardımcı olun ve ders çalışma programının aralarına aile toplantıları koyun.
2 . Kitap Okuma Saatlerinin Kaydını Tutun:
Yatay eksende haftanın günlerinin yazılı olduğu bur grafik tutarak çocuğumuzu okuma konusunda motive edebilirsiniz. Çocuğunuzun en sevdiği kitaptan her akşam kaç sayfa okuyacağı konusunda hedef belirlenmesini sağlayın ve grafiği nasıl işaretlemesinin gerektiğini öğretin. Bu şekilde her gün okuduğu sayfa sayısının arttığın göreceksiniz ve daha da önemlisi çocuğunuza bu ilerlemesinden dolayı övdüğünüz zaman yüzündeki ışıltıyı sizde fark edeceksiniz.
3 . Problemlerine Yardımcı Olun (Sorunlarıyla İlgilenin):
Çocuğunuzun okulda sürekli tekrar eden bir problemi olduğunda, çocuğunuzun öğretmeniyle konuşun ve problemi çözmek için planlar yapın. Buna rağmen sorun hâlâ devam ediyorsa, çözülmemişse ilerlemesine engel olan belirli bir öğrenme problemi olup olmadığını anlamak için bir test uygulayın.
4 . Dinlenme Metodlarını Öğretin:
Eğer çocuğunuz sınav olurken panikliyorsa, ona küçük bir dinlenme, rahatlama tekniği öğretin. Önce, karnından yavaş ve rahat nefes almasını söyleyin. Daha sonra, nefesini verirken fısıltıyla D-İ-N-L-E-N demesini söyleyin. Çocuğunuza gerginliği ve vesveseleri arttığında bu yeni metodu uygulaması için cesaretlendirin. Bunu aynı zamanda siz de uygulayabilirsiniz.
5 . Sınavlarda Kendime Güvenmesi Gerektiğinin Tahşidatını Yapın:
Bazı çocuklar herhangi bir sınava tam olarak hazır olduklarını hissetmek için aşırı çalışma ihtiyacı duyarlar. Eğer sizin çocuğunuzda bu kategorideki çocuklardan biriyse, sınav gününden günlerce önce tekrar etmesini sağlayan, makul bir ders planı hazırlamasına yardımcı olun. Çocuğunuzun kendine güvenini kuvvetlendirecek uygulama sınavlarına girmesini sağlayın.
6 . “Araştır, Sor, Oku, Anlat, Tekrar et” Metodunu Çalışma Aracı Olarak Kullanın:
Sayısal sözel veya herhangi bir ders ile alakalı bir konuya çalışmaya başlamadan önce, çocuğunuza önce o konunun genel olarak ne hakkında olduğunu anlaması için araştırması gerektiğini, daha sonra konudaki başlıklar hakkında kendi kendine sorular üretmesi gerektiğini, bir sonraki aşmada bu sorunlara verilen cevapları okumasını, daha sonra verilen bu cevapları kendi kendine anlatmasını ve en son olarak da bütün öğrendiklerini tekrar etmesi gerektiğini öğretin veya sağlayın.
7 . Televizyon İzleme Vaktini Sınırlayın:
Çocuğunuzun her hafta kaç saatini TV önünde geçireceğine karar verin. TV rehberinden, programları ve showları çocuğunuzun önceden seçmesini sağlayın. Uygun zamanlarda tekrar izletmek için özel programlar kaydedin.
8 . Aile Olarak Yılda TV’den Uzak Kalmayı Planlayınız:
Yılda bir hafta TV izlemeyin. Bu süre daha zevkli işlerin yapılmasına ve yeni şeylerin öğrenilmesine vesile olabilir.
9 . Çocuğunuzla Beraber TV İzleyin:
Programın içeriğini çocuğunuza açıklayın. Çocukların gerçek ve hayali ayırt etmelerine yardımcı olun. Reklamları tartışın ki çocuğunuz bilinçli bir tüketici olabilsin.
10 . Beraber Okuyun:
Bütün ailenin aynı anda katılabileceği bir okuma saati ayarlayın. Çocuklar, anne-babalarını okurken görmeye ihtiyaç duyarlar. “Söylediğimi yap”, ifadesinin “Yaptığımı yap” kadar etkili olmadığını unutmayın. Okuma kelime dağarcını arttıracaktır ve sohbetleri zevkli hale getirecektir.
11 . Öğretici Oyunlar Oynayın:
Bekleme zamanlarında ve diğer boş vakitlerde, çocuğunuzun düşünmesini harekete geçirmek için aklınızda bir oyun hazır olsun. Twenty Question (20 soru), Categories (sınıflar) ve I Spy (casusluk yaparım) sınıflandırma becerilerini ve yöntemini öğretir. En erken yaşlardan başlayarak, çocuğunuzun aletlerin çalışma şeklini, kavramları ve çevresindeki nesnelerin özelliklerini anlamasının nasıl geliştiğini gözlemleyin.
12 . Mantıklı Hedefler Belirleyin:
Bir çocuk için C’den A’ya derece atlamak imkansız gibi görünür. Her seferinde çocuğunuzun her gece çalışması için destekleyin ve gösterdiği çaba için her gün onu tebrik edin. Gelişmeyi göreceksiniz.
13 . Soruları Cevaplayın:
Öğrenme, saat 3’te bitmez. Soruları öğrenme deneyimine çevirin. Eğer çocuğunuzun sorunlarının cevabını bilmiyorsanız bir kaynak kitaba baş vurun. Bir gezi planladığınızda önce biraz ev ödevi yapın. Beraber gideceğiniz yerin tarihini araştırın. Görülmeye değer yerlerin listesini yapın ve bu yerin neden önemli olduğunu bulun.

14 . Matematiği Gerçekçi Yapın:
Çocuğunuz, gerçek yaşam durumları yansıtan kelime problemine sahip olduğunda, gerçek araçları kullanın. Oturma odanızı adımla ölçün. Belli bir hızla gidilirse, büyükannenin odasına gitmenin ne kadar süreceğini hesaplayın. Matematiği gerçek hayatta ilişkilendirmek, çocuğunuzun öğrenme için ilkeleri ve sebepleri anlamasını kolaylaştırır.
15 . İyi Bir Dinleyici Olun:
Çocuğunuzun, size her gün okumasını sağlayın. Onu sadece yanlış okuduğu kelimeleri düzeltmek için dinlemeyin. Biriyle bağlantılı kavramlar hakkında o durumda karakterlerin başka neler yapmış olabileceği hakkında, daha sonra ne olabileceği hakkında konuşun. Çocuğunuzun, benzer temalarda okumuş olduğu hikayeleri hatırlamasını ve onları karşılaştırmasını sağlayın.
16 . Birlikte Sesli Okuyun:
Çocuğunuz okumaya başladıktan sonra ona kitap okumayı sürdürün. Şiir ve klasiklere de yer verin ve çocuğunuza okutturun. Sizin çocuğunuza okuduğunuz kitapların çoğu daha sonraları en sevilen ve tekrar tekrar okunan kitaplar arasında yer alır.
17 . Okul İşlerinde İstekli Olun:
Çocuğunun gittiği okulun faaliyetlerini destekleyen velilerden olun. Özel durumlarda okulda bulunacak telefon konuşmalarında bulunarak okula yardımcı olun. Çocuklar anne ve babalarını okulda görmekten çok hoşlanır. Ayrıca okulun sizin yardımınıza ihtiyacı var.
18 . Öğretmenlerle Konuşun:
Çocuğunuzun öğretmeniyle görüşmek için bir sorun çıkmasını beklemeyin. Diyalogu ilk günlerden başlatın ve devam ettirin. Okulun ve öğretmenlerin yaptığını takdir etmek, bunu onlara hissettirmek çok önemlidir. Ufak bir teşekkür pek çok yol aldırır. Öğretmenlerin de olumlu tepkilere ihtiyacı vardır.
19 . Konuşmayı Genişletin:
Küçük çocuklar konuşmaya başladığı zaman onlara baş sallayarak yada tek kelimelik cevap vermeyin. Çocuğunuzun kelime dağarcığını genişletin ve onları düşünmeye sevk edecek cevaplar verin. Sonraları, çocuğunuzun uzun cümleler kurmasına ve düşüncelerini detaylarıyla açıklamasına yardımcı olun.
20 . Çok Pratik Yaptırın:
Mükemmellik amaç değildir. Büyüklerle kurulan en küçük bir diyalog, oyunlarda rol alma gibi faaliyetlere çocuğunuzun pratik yapmasını sağlayacaktır.
21 . Her gün Matematikle Uğraşın:
Çatalları saydırarak, kurabiyeleri toplatarak, malzemelerin ölçülerini verdirerek, termostatı ayarlayarak vb. çocuğunuza matematiğin önemini sezdirin.
22 . Okul Takip Çizelgesi Tutun:
Çocuğunuzun her yıl çalışmasını gösteren bir çizelge belirleyin ve böylece onun neleri öğretmekte olduğunu anlayabilirsiniz. Bu şekilde sık sık tekrarladığı hataları ya da dikkatsizlikleri saptayarak gerektiği zaman bu çizelgenin size yardımcı olmasını sağlayabilirsiniz.
23 . Okul Çalışmalarını Sağlayın:
Çocuğunuz okulda olamadığında ev ödevlerini gözardı etmeyin. Çocuğunuzun ödevlerini düzenlemesinin önemli bir yeri vardır. Bu çocuğunuzun çalışmalarını saklı tutmasına ve hergün sınıfta olanların önemli olduğunun sizin tarafınızdan bilinmesine yardımcı olacaktır.
24 . Ev Ödevi Planı Yapın:
Çocuğunuza ödevlerini yapması için iyi bir ışık ve aydınlatma sağlayın. Düzenli bir zaman ayarlayın. Çocuğunuzun yaptığı ödevleri zamanında ve doğru biçimde övün.

ANNE BABA DAVRANIŞLARININ ÇOCUK ÜZERİNE ETKİLERİ

Çocuğun zeka ve kişilik gelişiminin temelinde annenin ve babanın davranışlarını buluyoruz. Onların tek tek kişilikleri, birbirlerine olan davranış ve tutumları ve çocuklarına gösterdikleri ilgi ve davranış biçimleri gerçekten çok önemlidir. Çocuğun zeka ve kişilik gelişiminde, özellikle anne ve baba davranışlarının büyük rolü vardır.
Bazı çocuk ileriki yaşamında tıpkı anne ve babası gibi davranır.
Bazı çocuk öyle zorlanmıştır ki, reaksiyon olarak, kendisine yöneltilen davranış ve eğitim tarzının tam tersini seçer. Doğru ya da yanlış olduğunu gözetmeden… İçinde birikmiş acı ve sorunlar nedeni ile…
Bazıları da, kendi anne ve baba davranışlarını bilinçli bir yorum süzgecinden geçirir ve en iyisini, en doğrusunu uygulamaya çalışır.

• “Benim doktor olmamı isterdi, annem… Olamadım… Bari oğlum doktor olsun. Bunu sağlamak zorundayım…”
YA DA
• “Okutmak için boşuna zorladılar beni… Zamanım boş yere harcandı. Ben çocuğumu okutmayacağım. Bir an önce hayata atılsın ve para kazansın.”
YA DA
• “Onun annesi ve babası olarak görevimizi seve seve yapacağız. Neye yeteneği varsa ve ne olmak isterse öyle olsun. Eğitmek, yetiştirmek, mutlu ve verimli olmasına yardım etmek en büyük görevimiz bizim…”

Bu ve benzeri davranışlara çok sık rastlamaktayız. Genellikle çocukların öğrenim ve eğitimlerinde anne ve babanın, idealleri büyük rol oynamaktadır. Çocuklarında adeta kendilerini gerçekleştirmek istemektedirler. Kişilik özellikleri tam gelişmemiş olan “BÜYÜK ÇOCUKLAR” dır bunlar… Kendi geçmişlerinden , kendi çocukluk sorunlarından sıyrılamamış olan büyük çocuklardır.

Çocuk hep inceler; bilir misiniz? Belli ederek ya da etmeyerek çocuk hep inceler. Ve zamanı gelince öyle bir konuşur ki şaşırır büyükler.

ÇOCUĞUN KİŞİLİK GELİŞİMİ VE KARDEŞLİK SIRASI

Çocuğun benlik gelişimi iki yaşından itibaren gelişmeye başlar. Çocuk ailesinin de yardımıyla kendi kendini tanır ve değerlendirir. Kişisel özelliklerinin yanı başında annesinin, babasının, ailesinin ve çevresinin ona olan davranışları yer almaktadır. Aile ve çevre etkileri kişilik gelişiminin çok önemli faktörleridir. Ayrı ortamlarda, ayrı şartlarda ve farklı eğitimle yetiştirilen kardeşler arasında görülen ayrıcalık bu gerçeği kanıtlamaktadır. Hatta kardeşlik sırasında bile anne ve babanın çocuklarına olan farklı davranışları, onların kişilik gelişimlerinde önemli rol oynamaktadır.
Tek çocuk genellikle yalnız, güvensiz ve egosantrik çocuktur. Yani, kendisini dünyanın merkezi gibi düşünür. Aile çevresinin, özellikle aile büyüklerinin kendisine gösterdikleri önceliğe çok alışmış ve bunu adeta bir hak olarak kabul etmiştir. Devamlı olarak büyüklerinden yardım ve destek bekler. Hemen her isteğinin yerine getirilmesine alışıktır.
Tek çocuğun çevre ve arkadaşlık ilişkileri sağlıklı gelişemez. Çünkü çocuk başkalarını da ailesi gibi kullanmak isteyince dirençle karşılaşacaktır. Hemen her çocuk yeni doğan kardeşini kıskanır. Annesinin ve çevresinin tek insanı, tek sevgilisi iken birden bire tahtını kaybetme tehlikesi ile karşılaşan bir hükümdar gibidir. İkinci plana itilme üzüntüsünün yanı sıra, annesini paylaşma sorunu onu son derece üzer.
Kardeşlik sırası, yönünden en küçük çocuk olmak, tek çocuk olmaya kısmen benzer. İlgi çeken, sevilen, hep küçükmüş, hep küçükmüş gibi davranılan çocuktur. Abla ya da abileri olması açısından şanslıdır. Yapayalnız değildir. Paylaşmaya az çok alıştırılmıştır. Yine de tüm işleri, tüm sorumlulukları büyükleri tarafından benimsenip çözümlenir. Küçük çocuğun sorumluluk duygusu çok geç gelişir. İlgi, sevgi, şefkat yönünden ise söylenecek söz yoktur. Hepsini bol bol almanın mutluluğunu yaşar.

OKUL – ÇOCUK – AİLE
Çocuk için okul hem aile yaşamının devamı, hem de dış dünyaya açılan ilk kapıdır. Bu eğitim kurumu, çocuğa bir şeyler öğretmekle görevini tamamlamış sayılamaz. Yuva sıcaklığını devam ettirerek, çocuğu dış dünya ile uyum sağlamaya hazırlayacaktır, okul… Bu yönden çocuğun ikinci evi, ikinci yuvası sayılır.
Çoğu kez evdeki sorunlar, okulda devam eder. Çocuk, zekası, yetenekleri, ve kişiliği ile ikinci annesinin, yani öğretmeninin elinde ve gözetimindedir. Ona eğilecek, onu anlayacak, onu eğitecek ve değerlendirecek öğretmeninin…
Tüm ömrünü eğitim ve öğretime adamış bir öğretmenin şu sözleri üzerinde dikkatle durmaya değer: “Çocuğun sorumlu ve bilinçli öğretmeni, bilgi kaynağı olmanın yanı sıra, bazen doktor, bazen hemşire, hemen her zamanda bir psikolog gibi onu anlayıp kavrayacak insandır. Ve öğretmen ister erkek ister kadın olsun, her şeyden önce bir anne şefkati ve anne sevgisi demektir. Çünkü çocuğun bir üvey annesi olabilir… Üvey anne gibi davranan bir öz annesi de olabilir. Öğretmenin bilinçle, dikkatle üzerinde durması gereken tek gerçek şudur ki; ÜVEY ANNE OLUR AMA, ÜVEY ÖĞRETMEN OLMAZ.”
Bu kurala içtenlikle uyulmuş olsa, çocuk kendisini yalnızca başarısı ile değerlendirilen bir araç gibi hissetmeyecektir. Bir varlık olarak, bir insan olarak sevilip önemsenmesinin mutluluğunu yaşayacaktır.

ÇOCUĞUN RUH SAĞLIĞI
Her insan için ruh sağlığı, kendi kendisiye ve çevresiyle uyum içinde olmak demektir. Freud, “sağlıklı insan, çalışan ve seven insandır”der. Bir bakıma hem kendimizle, hem de başkalarıyla barış içinde olmaktır.
Çocuğun ruh sağlığında ise sağlıklı bir üçgen söz konusudur. Hem annenin hem babanın hem de çocuğun uyumlu, huzurlu ve sağlıklı olmasından kaynaklanıp oluşacak bir üçgen…
Cezadan, katı ve sert önerilerden kaynaklanan eğitim, çocuğun ruh sağlığını zedeler. Uyum, bir esnekliktir. Duygusal ve düşünsel iletişim, anlayış, iyi niyet ve hoş görü ile gerçekleşir.
Saygıyla ve sabırla dinlemeyi bilmeden, öğrenmeden konuşmaya kalkışırsak, bizi de dinlemezler. Yaşam içindeki her değişikliğe, her yeniliğe, tatlı bir uyumla yaklaşabilmektir, ruh sağlığı… Ürkütmeden, korkmadan, paniğe kapılmadan… Çocuk açısından ifade etmek gerekirse: “Ürkütülmeden, korkutulmadan…” Nefes alır gibi rahat, sevecen ve adeta yaşam mucizesini merak eder gibi bir uyumdur bu. Sevecen ve hayret… Tanışma, bilme ve öğrenme isteği…Tüm yaşamla dost ve barışık olmak…
Çocuk ruh sağlığı açısından ailenin, yakın çevrenin ve okulun ne büyük sorumluluklar taşıdığı ortadır. Çok değerli ve çok ince bir malzemeyi büyük bir özenle tanımak, iyi ve doğru değerlendirmek… İlgi ve bilgi yanı sıra, sabır, anlayış ve sevgi isteyen bir uğraş söz konusudur. Gerçek ilgi ve sevgi ile, ilgi ve sevgi gösterisini çocuk pek çabuk ayırdeder ve asla affetmez. Kazandırılan olumlu değerler bir çırpıda yok olabilir. mutsuz, huzursuz, kırıcı, yanlış, öfkeli baş kaldırmalara dönüşebilir. Çoğu kez “EKTİKLERİMİZİ BİÇERİZ” de ondan.

ÇOCUKTA UYUM VE DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI

İnsanın hatta yaşamın küçük bir örneğidir, çocuk. Yaşıyla küçük, vücut gelişimiyle küçük; fakat anlamı ve önemi ile kocamandır. Çünkü durmamacasına akıp giden yaşam nehrinin arı-duru su damlasıdır, çocuk.
Çocuğun doğuştan sahip olduğu fizik, fizyolojik ve psikolojik özellikler, anne-baba, bazen bir bakıcı ve daha sonra yakın çevre ve okul tarafından gözlemlenir, ilgilenilir ve geliştirilmeye çalışılır. Psikolojik gelişimin ilk kaynağı doğum olsa da ana-baba ilgisi, çocuğa ver,ilen öğrenim ve eğitim büyük önem kazanmaktadır. Psikolojik gelişimin ikiz kardeşi diyebileceğimiz bir başka gelişimde,
Sosyal Gelişim yani çocuğun çevreye uyum göstermesi, duygusal-düşünsel iletişim içinde bulunması,yani sosyalleşmesidir.
Sağlıklı büyüyen çocuğun uyku, meme, mama sorunu pek olmaz. buradaki sağlık, yalnızca çocuğun sağlığı değil; anne-babasının sağlığı da, anne-babanın beraberliklerindeki düşünsel-duygusal uyum anlamına gelir.
Niçin ağlar çocuk? Neden huysuzlaşır? Karnı aç değilse, organik bir nedeni yoksa niçin ağlar çocuk?
“ Ya psikolojik anlamda canı yanmıştır, üzmüşlerdir, azarlamışlardır, kırmışlardır onu…”
“ Ya da öylesine yalnız ve ilgisiz hissediyordur ki kendini, sevin beni, ilgilenin benimle lütfen der gibi ağlıyordur…”
Mutsuz, yalnız ve huzursuz çocuk ya her fırsatta ağlar, ya çevreye büyük tepkiler geliştirir, yaramazlık ve uyumsuzluk örnekleri sergiler… Ya da tümüyle sessizleşir ve içine kapanır. Susar, susar… En büyük sorunda bu suskudur. Kendi yalnız dünyasına hiç kimseyi almak istemiyormuş gibi görünmez bir duvar örüp suskuya ve yalnızlığa sığınma… Aşılması en zor duvar ve en dayanılmazı budur.
OKUL ÖNCESİ EĞİTİM

Okul öncesi eğitimin ilkeleri :
1. Sevgi
2. Tutarlılık – Süreklilik
3. Özgürlük ve disiplin arası bir denge
4. Bağımsız ve kendine yeten bir tarzda yetiştirmek
5. Eğitim düzeyi, gelişim düzeyine uygun olmalı
6. Oyun-yaratıcı oyun etkinlikleri
7. İstenilen davranışı yerleştirmek için ödül
8. Etiketlere uygun davranışlar
9. Çevrenin uyarıcı niteliği
10. Acı ve sevincin paylaşılması
Grup içerisinde bir çocuk, işbirliği yapmayı, birlikte herhangi bir işi yapmayı- planlamayı, diğer çocukların fikirlerine saygı göstermeyi, yabancılık hissetmeden bir işe başlamayı, iyi ya da kötü bir sonuç alındığında bunu arkadaşları ile paylaşmayı öğrenir. Bir çok el alışkanlıkları okul öncesi eğitim kurumunda kazanılır. Yukarıda saydığımız davranışların kazandırılmasında oyun, çok önemli bir araçtır.

Oyunun ne gibi yararları vardır :
a. Bedensel olarak duygusal, zihinsel, sosyal hatta cinsel bakımdan da gelişir. Çocuk için oyun, zamanın iyi geçirilmesini sağlayan bir araç değil aynı zamanda gelişimini de sağlayan bir yapıdır.
b. Oyun çocuğa hareket özgürlüğü sağlar.
c. Çocuğun kendisini yönettiği, denetlediği bir hayal dünyasını yaratmasını sağlar.
d. Araştırma, merak, macera veya serüven gibi motivelerin etkisiyle oyun oynamaktadırlar. ( Daha çok erkeklerde )
e. Dil gelişimini hızlandırır.
f. Çocuk oyun içinde bedensel yapısını denetim altına alır. Bilgi ve dikkat toplama oyun ile gelişir.
g. Yetişkin rollerini oyun sürecinde oynayarak benimser.
h. Öğrenmek için en dinamik, en canlı ortam ve yöntemleri oyun sağlar.
i. Karar verme akıl yürütme yeteneği oyun ile gelişir.
j. Özellikle grup oyunları ile kendi beklentilerinden kurtulur.
k. Oyun içinde ruhsal gerginlikler, sıkıntılar yok olur. Oyunun tedavi edici gücü vardır.
l. İnsan yaşamının sürekliliği için, oyunun yaşamsal bir önemi ve sürekliliği vardır.
m. Oyun insanı cezalandırır ve mutlu eder.

Çocuk Oyunlarının Özellikleri
1. Oyun belirli bir sıra ve evrim izler.
2. Oyun etkinliklerinin sayısızlığı ve çeşitliliği, yaş büyüdükçe azalır.
3. Çocuğun yaşı büyüdükçe, dikkat süresi de uzar. Kendisini daha uzun süre bir işe verebilir.
4. Çocuk istediği zaman, istediği şekilde, istediği şeyle oynar.
5. Hiçbir zaman akılcı bir şekilde bir oyuncağa bağlı değildir.
6. Çocuk büyüdükçe beden durgunlaşır. Daha sakin ve zihinsel becerilerle bedeni uyum içinde çalıştıran oyunlara yönelir.

Yaşlara Göre Oynanan Oyunların Türleri
0-2 Yaş : çocuklar bireysel oyun oynarlar ve çevreleri ile farklı etkileşimler kuramazlar. Renkli dikkat çekici oyunlarla oynar.

3 Yaş : Yüksek yerlerde yürümeyi denerler. Takla atma ve tırmanma eylemleri yapabilirler. Yeni oyunlar yaratırlar ve oynarlar. Daha çok evcilik, doktorculuk, bakkalcılık… gibi oyunlar oynarlar.

4 Yaş : Resim yaparlar, yapılar kurarlar ve kendi yaptıkları şeylere hayranlık duyarlar. Yaptığı şeyi zevkle seyreder. Müzikten, şarkı söylemekten, dans etmekten çok hoşlanırlar. Özellikle ritimli müzikten çok hoşlanırlar ve büyük zevk alırlar. Resimli kitapları çok severler. Hayal gücünü uyaran kitapları tercih ederler.

5 Yaş : Tek başına ya da bir yetişkinin yanında oynamaktan hoşlanır. Bedensel etkinlikleri arttığı için ip atlama, paten kayma, salıncakta sallanma; el becerisi arttığı için, kesme, yapıştırma, çizim yapma, resim yapma ya da bir resme harfi, sayıyı ekleme, kopya etme, parçalı bilmeceleri birleştirme gibi oyunlar oynarlar.

6 Yaş : Bu yaş çocuğu oyunu bir iş gibi görmektedir. Boyama, yapıştırma, kesme ve çizim yapmayı sever. 6 yaşındaki çocuk dengeyi sağladığı için bedenini kontrol eder. Top, ip atlama, yüzme gibi oyunları tercih etmektedir. Çocuğun bunları yapması için bazı bedensel oyunlara da izin vermeliyiz.

OKUL ÖNCESİ KURUMDAKİ ÖĞRETMENİN ÖZELLİKLERİ

Yeniliklere açık, kendine saygısı olan ve kendini tanıyan, güvenilir, sağlam bir kişiliği olan ve davranışlarda tutarlı olan bir kişilik özelliğine sahip olmalıdır. Öğretmenin çocukları sevmesi ve onlarla olmaktan mutlu olması gerekir. Öğretmen, alanında bilgili, becerikli ve aktif olmalıdır. Özellikle çocuklarla dostça ilişkiler kurabilmelidir. Her tür farklı soruya cevap verebilecek kadar hazırlıklı olmalıdır. Öğrencilerin olumlu davranışlarını değerlendirmelidir. Espri yeteneği olmalı, şakacı olmalı, özellikle küçük çocuklarla uğraşıyorsa çocuklarla birlikte neşelenmeli, gülmelidir. İşte o zaman arada çok güzel duygusal bir bağ olacaktır.

ÖĞRETMEN ÇOCUK İLİŞKİLERİNİN GENEL DOĞRULTULARI

1. Çocukla birlikte olmalı, arkadaş gibi davranmalı ama hiçbir zaman çocuklaşmamalıdır.
2. Öğretmen ne öğreteceğim yerine hangi eğitsel faaliyeti nasıl öğretebilirim endişesi içinde olmalıdır.
3. Çocukları geriden gözleyip anlam gelişimine katkıda bulunabilir. Doğal halde gözlemlemelidir. Çocuklar genellikle yetişkinlerle birlikte olmaktan sıkıntı duyarlar. Bunun nedeni yetişkinlerin çocuk üzerinde koyduğu baskı ve çocuğun yetişkin tarafından anlaşılmadığı düşüncesidir.
4. Öğretmen aynı anda birden fazla çocukla ilgili olmalıdır. Bunu grup faaliyetleri ile yapabilir.
5. Çocuklara karşı ön yargılı olmamalıdır. Çocukların değerlerinden alçak gönüllü olmaya dikkat etmelidir.
6. Öğrencilerin birbirleriyle iyi ilişki kurmasında öğretmenin rolü vardır. Öğretmen bunu yaparken öğrencilerin birbirleri ile saygılı olmasını, ilişkilerinden zevk almasını sağlamalıdır. Çocuğu ödüllendirmelidir. Sınıf içerisinde sevilen öğrenci ile sevilmeyen öğrenci bir araya getirilerek sınıf içerisinde bir kaynaşma sağlanmalıdır.
7. Problem çözme yeteneğinin sağlanmış olması gerekir. İnsan adeta problem ağına düşmüştür. Çocuğun problemlerle başa çıkmasının öğretilmesi gerekir. Kendi sorunlarına sahip çıkmalıdır. Kendi kararlarını kendi vermesini ve kendi kendini denetlemeyi öğrenmelidir.

ÇOCUK NEYİ ÖĞRENİR?
Eğer bir çocuk kınanarak yaşarsa
suçlamayı öğrenir.

Eğer bir çocuk düşmanca davranışlar
içinde yaşarsa kavga etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk alay edilerek yaşarsa
sıkılganlığı öğrenir.

Eğer bir çocuk utanç içinde yaşarsa
suçluluk duymayı öğrenir.

Eğer bir çocuk hoşgörüyle yaşarsa
sabırlı olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk teşvik edilerek yaşarsa
güvenmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk değer verilerek yaşarsa
saygı duymayı öğrenir.

Eğer bir çocuk eşitlik ortamında
yaşarsa adaleti öğrenir.
Eğer bir çocuk güven duygusu içinde
yaşarsa inanmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk beğenilerek yaşarsa
kendisinden hoşlanmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk kabul ve dostluk içinde yaşarsa
dünyada sevgi aramayı öğrenir.
Eğer bir çocuk düşmanlıklar içinde büyürse
saldırganlığı öğrenir.
Eğer bir çocuk sevgi içinde büyürse
güvenmeyi öğrenir.

Çocuk ailenin, aile de toplumun ürünüdür;
çocuk yaşadığını öğrenir.

ANNE VE BABA

Çocuklarınız sürekli bir büyüme ve değişme içindedir. Sizin çocuğunuz olsa da sizden ayrı bir kişilik geliştirmektedir. Onu tanımaya ve anlamaya çalışın.
Çocuğunuz, yaşamı deneme ve taklit yoluyla öğrenir. Ona ayak uydurmakta zorluk çekebilirsiniz. Onları oyunda, arkadaşlıkta ve uğraşlarında özgür bırakın. Onu her yerde ve her zaman koruyup kollamayın. Onu, küçük diye şımartmayın. O zaman çocuğunuz hep çocuk kalmak ister. Çocuksu davranışlar sergiler.
Her istediğini istediği zaman elde edemeyeceğini onlara öğretin. Onlara, yerli yersiz söz vermeyin. Sözünüzü tutamazsanız sizlere olan güveni azalır. Çocuğunuza kesin ve kararlı davranmaktan çekinmeyin. Yoldan saptığını görünce onu sınırlayın. Koyduğunuz kurallar ve yasakları ona, “aile kuralı” olarak benimsetin. Çünkü hiç kısıtlanmayınca ne yapacağını şaşırırlar. Ona karşı tutarsız davranışlar sergilemeyin. Çünkü onlar, tutarsız davranışlarınız karşılığında hem bocalar hem de onlardan yararlanırlar.
Çocuğunuza sürekli nasihat vermeyin. Onlar nasihatinizden daha çok davranışlarınızdan etkilenirler. Yanlış yapmaktan korkmayın. Çünkü çocuklar, bunları çabuk unutur. Birbirinize karşı saygı ve sevgiyi koruyun. Aranızda saygı ve sevginin azaldığını görmek onları yaralar ve sürekli tedirgin eder.
Çok konuşup çok bağırmayın. Çünkü onlar yüksek sesle konuşulanları pek duymazlar. Yumuşak ve kesin sözler, onlarda daha iyi iz bırakır. “Ben senin yaşında iken….” vb. sözlerle asla kulak asmazlar.
Kendinizle özdeşleştirmeyin. Onları olduğu gibi kabul edin. Yanılma payı bırakın. Küçük yanılgılarını büyük suçmuş gibi başına kakmayın.
Korkutup, sindirerek, suçluluk duygusu aşılayarak usandırmaya çalışmayın. Yaramazlıkları için onları kötü çocukmuş gibi yargılamayın. Yanlış davranışları üzerine durarak düzeltin. Ceza vermeden önce mutlaka onu dinleyin. Suçunu aşan cezalar vermeyin.
Onu dinleyin. Çünkü öğrenmeye en yatkın olduğu anlar, soru sorduğu anlardır. Açıklamalarınız kısa ve özlü olsun. Gerçekleri söyleyin. Soru sorma şevkini kırmayın ve özenle cevaplandırın.
Onları, yeteneklerinin üstünde işlere zorlamayın, başarabileceği işler için güdüleyin. Ona, güvendiğinizi belli edin, onu destekleyin ve çabasını övün.
Onu başkalarıyla karşılaştırmayın, umut-suzluğa kapılmasın. Yaşının üstünde olgunluk beklemeyin.
Bütün kuralları birden öğretmeye kalkmayın. Öğrenmesi için zaman tanıyın. Dürüst davranmadığı zaman, çok fazla üstüne gitmeyin. Onu, yalan söylemeye sevk etmeyin.
Sizi çok bunaltsa da soğukkanlılığınızı yitirmeyin. Kızabilirsiniz, ama onu aşağılamayın. Yoksa o da sizi yabancıların yanında güç duruma düşürebilir.
Çocuğunuza karşı haksızlık ettiğinizi fark ettiğinizde, ona açıklamaktan korkmayınız. Açıklamalarınız, sizi ona daha çok yakınlaştırır. Bunu zayıflık olarak görmeyin ve kullanmasından korkmayın.
Unutmayın ki, çocuğunuz sizi olduğunuzdan daha iyi görür. Kendinizi ona karşı yanılmaz ve erişilmez olarak göstermeye çabalamayın.
Ondan “örnek çocuk” olmasını beklemeyin. Çünkü o, sizden kusursuz olmanızı beklemiyor. Sevecen ve anlayışlı olmaya çalışın.
Çocuğunuza zorla yemek yedirmeye çalışmayın. Yemek yedirirken rahat davranın ve sağlıklı yiyecekleri alternatif olarak sunun. Çocuğunuz onlar arasından seçimini yapacaktır. Çocuğunuzun yeme isteğini yükseltin. Yediğinden emin olduğunuz yemek veya yemek çeşitlerini mutlaka sofrada bulundurun
Yemek saatinden önce abur cubur şeylerle onun karnını doyurmayın. Yemek saatinde, onun acıkmış olması gerekmektedir.
Yemeklerin görüntüsünün iştah açıcı olmasına dikkat ediniz.
Tatlıyı (çikolatayı, şekeri…) yemeklere karşı rüşvet olarak kullanmayınız. Böylece tatlının yemeklerden daha çekici olduğunu düşünmezler. Yemek ya da yemekler arasında seçim yapabilirler. Herkes için yemek pişirmeyin, onun sevmediği yiyecekleri yenileriyle karıştırın. Yemek saatlerinin bütün ailenin zevk aldığı bir zaman dilimi olmasını sağlayın.
Çocuklarınız, dövüşür, atışır ve kavga ederler. Kavgayı önleyemezsiniz ama onunla baş etme ya da daha aza indirmek sizin elinizdedir.
Çocuklar genellikle günün belli saatlerinde ve belli durumlarda kavga ederler. Kavganın gerçek nedenini saptamak için ailenizi çok iyi gözlemleyin ve bunlara çözüm bulmaya çalışın
Çocuklarınız kavga ettiği zaman hakemlik yapmayın, “kim başlattı” vb. sözlerle tartışmanın içine girmeyin. Onlara kavgalarla baş etme sorumluluğunu verin. Odadan çıkın, onların sizi kullanmasına izin vermeyin. Ancak olayın kötüye gittiğini hissettiğiniz durumlarda araya girin.
Unutmayın; olayın ne kadar dışında kalırsanız çocuklarınız da kendi aralarındaki anlaşmazlıkları çözmede o kadar yaratıcı olacaklardır. Çocuklarınıza birbirlerine sevgilerini göstermelerini onlara öğretin.
Çocuklarınız, zaman zaman şiddet duygusuna kapılabilirler. Bunu engelleyemezsiniz. Ama şiddet davranışlarını engelleyebilirsiniz. Bunun için çevreyle ilişkilerinde şiddet hareketlerine sapmalarını engelleyecek kurallar koyun ve bunları ödün vermeden uygulayın.
Şiddet duygularını bastırmayın, duygularını size dökmesine fırsat verin. Böylece onları rahatlatmaya çalışın. İçten içe şiddet ve nefret duygularının gelişmesini engeller.
Çocuklarınıza kitap sevgisini, küçük yaşlarda kazandırmaya çalışın. Çünkü onlar 0-6 yaşta ne almışlarsa 70 yaşında da o birikim iledir. Kitaba karşı ilk ilgi ve merakın uyanması, okuma öncesi dönemine rastlar. Çocuğun eline verilen bol renkli, resimli kitaplar, ona anlatılan çeşitli öyküler, masallar, oyun oynama düşlerine seslenen dizeler, tekerlemeler bu dönemde çok önemlidir.
Çocuğun resimli kitabı eline alıp, kendi kendine yüksek sesle bir şeyler okuyup anlatıyormuş gibi yapması, çözemediği gizemli harflerin ardından çeşitli dünyaların da olduğunu, kavradığını gösterir. Okumayı öğrendikten sonra, harflerin ötesinde heyecan uyandırıcı, şaşırtıcı renkli dünyaların kimsenin yardımı olmadan kendi kendine çözümlemeye başlar. Artık kitap okuma çocuk için ayrılmaz bir bütün olur.
Okumak; düşünerek, benimseyerek, özümseyerek bireyin hayat görüşünü belirler. Çocuklarınızın sevgi, dostluk, barış ve iyi değerleri içeren konulu kitapları okumasını sağlayın. Vurdulu, kırdılı, ezberciliğe dayanan, kin ve nefret konulu kitapları okumalarına izin vermeyin.
Çocuk kitaplarında çevre, barış, eğitim, sevgi ve aşk, kadın erkek eşitliği, insan hakları, kuşaklar arası çatışma, geleneklerle hesaplaşma gibi kavramlarına yer verilmelidir. Bağnazlık ve ön yargıdan uzak olmalı, ırk üstünlüğü ve din ayrımı gibi inançlar aşılanmamalı, yurt sevgisi ve ulusal değerler aşılanmalıdır. Uluslararası düşmanlıklar körüklenmemeli, yiğitlik abartılmamalıdır. İnsan, çocuğa olumlu ve olumsuz yönleri ile tanıtılmalı, katı ahlak kuralları yerine insani değerler, hoşgörü ve esneklik esas alınmalıdır.

ÇOCUĞUMU YENİDEN YETİŞTİRMEM MÜMKÜN OLSAYDI
Ona işaret parmağımı kaldırıp
Yasaklar koymak yerine,
Parmaklarıyla resim yapmayı öğretirdim.

Hatalarını az düzeltir,

Onunla daha çok yakınlık kurmaya çalışırdım.

Onu sadece gözlerimle izler, saat kısıtlamaları koymazdım.
Daha bilgili olmaya çalışır, daha çok şefkat gösterirdim.

Onunla daha çok yürüyüşlere çıkar, uçurtmalar uçururdum.

Ona karşı ciddi bir tavır içinde olmak yerine,
Onunla oyun oynardım.
Onunla kırlarda koşar, yıldızları seyrederdim.

Onunla daha az çekişir, ona daha çok sarılırdım.

Önce benlik saygısı kazanmalarını sağlar,
Sonra bir ev almaya çalışırdım.
Ona her zaman katı davranmaz,
Onu daha çok onaylar ve yüreklendirirdim.

Güç konusunda daha az ders verir,

Sevgi konusunda daha çok şey öğretirdim.

Çocuğun Sesi

Benim modelim sizsiniz.

Yarın, nelerden yakınacak,

Yapmamı istemeyecekseniz;
Bugün
Onları siz de yapmayın.
Yemek seçmem ve
Beslenme alışkanlığım gibi
Bir çok huyumdan
Bugün yakınıyorsanız,
Bana bunları sizin kazandırdığınızı
Unutmayın.
Çünkü
Benim her gün özdeşleştiğim bir

“MODEL”

Olduğunuzu

Biliyor musunuz

?

ANNE BABALARA ÇOCUK YETİŞTİRMEDE ÖNERİLER

Anneler ve babalar;
Çocuklarınız sürekli bir büyüme ve değişme içindedir. Sizin çocuğunuz olsa da sizden ayrı bir kişilik geliştirmektedir. Onu tanımaya ve anlamaya çalışın.
Çocuğunuz, yaşamı deneme ve taklit yoluyla öğrenir. Ona ayak uydurmakta zorluk çekebilirsiniz. Onları oyunda, arkadaşlıkta ve uğraşlarında özgür bırakın. Onu her yerde ve her zaman koruyup kollamayın. Onu, küçük diye şımartmayın. O zaman çocuğunuz hep çocuk kalmak ister. Çocuksu davranışlar sergiler.
Her istediğini istediği zaman elde edemeyeceğini onlara öğretin. Onlara, yerli yersiz söz vermeyin. Sözünüzü tutamazsanız sizlere olan güveni azalır. Çocuğunuza kesin ve kararlı davranmaktan çekinmeyin. Yoldan saptığını görünce onu sınırlayın. Koyduğunuz kurallar ve yasakları ona, “aile kuralı” olarak benimsetin. Çünkü hiç kısıtlanmayınca ne yapacağını şaşırırlar. Ona karşı tutarsız davranışlar sergilemeyin. Çünkü onlar, tutarsız davranışlarınız karşılığında hem bocalar hem de onlardan yararlanırlar.
Çocuğunuza sürekli nasihat vermeyin. Onlar nasihatinizden daha çok davranışlarınızdan etkilenirler. Yanlış yapmaktan korkmayın. Çünkü çocuklar, bunları çabuk unutur. Birbirinize karşı saygı ve sevgiyi koruyun. Aranızda saygı ve sevginin azaldığını görmek onları yaralar ve sürekli tedirgin eder.
Çok konuşup çok bağırmayın. Çünkü onlar yüksek sesle konuşulanları pek duymazlar. Yumuşak ve kesin sözler, onlarda daha iyi iz bırakır. “Ben senin yaşında iken….” vb. sözlerle asla kulak asmazlar.
Kendinizle özdeşleştirmeyin. Onları olduğu gibi kabul edin. Yanılma payı bırakın. Küçük yanılgılarını büyük suçmuş gibi başına kakmayın.
Korkutup, sindirerek, suçluluk duygusu aşılayarak usandırmaya çalışmayın. Yaramazlıkları için onları kötü çocukmuş gibi yargılamayın. Yanlış davranışları üzerine durarak düzeltin. Ceza vermeden önce mutlaka onu dinleyin. Suçunu aşan cezalar vermeyin.
Onu dinleyin. Çünkü öğrenmeye en yatkın olduğu anlar, soru sorduğu anlardır. Açıklamalarınız kısa ve özlü olsun. Gerçekleri söyleyin. Soru sorma şevkini kırmayın ve özenle cevaplandırın.
Onları, yeteneklerinin üstünde işlere zorlamayın, başarabileceği işler için güdüleyin. Ona, güvendiğinizi belli edin, onu destekleyin ve çabasını övün.
Onu başkalarıyla karşılaştırmayın, umut-suzluğa kapılmasın. Yaşının üstünde olgunluk beklemeyin.
Bütün kuralları birden öğretmeye kalkmayın. Öğrenmesi için zaman tanıyın. Dürüst davranmadığı zaman, çok fazla üstüne gitmeyin. Onu, yalan söylemeye sevk etmeyin.
Sizi çok bunaltsa da soğukkanlılığınızı yitirmeyin. Kızabilirsiniz, ama onu aşağılamayın. Yoksa o da sizi yabancıların yanında güç duruma düşürebilir.
Çocuğunuza karşı haksızlık ettiğinizi fark ettiğinizde, ona açıklamaktan korkmayınız. Açıklamalarınız, sizi ona daha çok yakınlaştırır. Bunu zayıflık olarak görmeyin ve kullanmasından korkmayın.
Unutmayın ki, çocuğunuz sizi olduğunuzdan daha iyi görür. Kendinizi ona karşı yanılmaz ve erişilmez olarak göstermeye çabalamayın.
Ondan “örnek çocuk” olmasını beklemeyin. Çünkü o, sizden kusursuz olmanızı beklemiyor. Sevecen ve anlayışlı olmaya çalışın.
Çocuğunuza zorla yemek yedirmeye çalışmayın. Yemek yedirirken rahat davranın ve sağlıklı yiyecekleri alternatif olarak sunun. Çocuğunuz onlar arasından seçimini yapacaktır. Çocuğunuzun yeme isteğini yükseltin. Yediğinden emin olduğunuz yemek veya yemek çeşitlerini mutlaka sofrada bulundurun
Yemek saatinden önce abur cubur şeylerle onun karnını doyurmayın. Yemek saatinde, onun acıkmış olması gerekmektedir.
Yemeklerin görüntüsünün iştah açıcı olmasına dikkat ediniz.
Tatlıyı (çikolatayı, şekeri…) yemeklere karşı rüşvet olarak kullanmayınız. Böylece tatlının yemeklerden daha çekici olduğunu düşünmezler. Yemek ya da yemekler arasında seçim yapabilirler. Herkes için yemek pişirmeyin, onun sevmediği yiyecekleri yenileriyle karıştırın. Yemek saatlerinin bütün ailenin zevk aldığı bir zaman dilimi olmasını sağlayın.
Çocuklarınız, dövüşür, atışır ve kavga ederler. Kavgayı önleyemezsiniz ama onunla baş etme ya da daha aza indirmek sizin elinizdedir.
Çocuklar genellikle günün belli saatlerinde ve belli durumlarda kavga ederler. Kavganın gerçek nedenini saptamak için ailenizi çok iyi gözlemleyin ve bunlara çözüm bulmaya çalışın
Çocuklarınız kavga ettiği zaman hakemlik yapmayın, “kim başlattı” vb. sözlerle tartışmanın içine girmeyin. Onlara kavgalarla baş etme sorumluluğunu verin. Odadan çıkın, onların sizi kullanmasına izin vermeyin. Ancak olayın kötüye gittiğini hissettiğiniz durumlarda araya girin.
Unutmayın; olayın ne kadar dışında kalırsanız çocuklarınız da kendi aralarındaki anlaşmazlıkları çözmede o kadar yaratıcı olacaklardır. Çocuklarınıza birbirlerine sevgilerini göstermelerini onlara öğretin.
Çocuklarınız, zaman zaman şiddet duygusuna kapılabilirler. Bunu engelleyemezsiniz. Ama şiddet davranışlarını engelleyebilirsiniz. Bunun için çevreyle ilişkilerinde şiddet hareketlerine sapmalarını engelleyecek kurallar koyun ve bunları ödün vermeden uygulayın.
Şiddet duygularını bastırmayın, duygularını size dökmesine fırsat verin. Böylece onları rahatlatmaya çalışın. İçten içe şiddet ve nefret duygularının gelişmesini engeller.
Çocuklarınıza kitap sevgisini, küçük yaşlarda kazandırmaya çalışın. Çünkü onlar 0-6 yaşta ne almışlarsa 70 yaşında da o birikim iledir. Kitaba karşı ilk ilgi ve merakın uyanması, okuma öncesi dönemine rastlar. Çocuğun eline verilen bol renkli, resimli kitaplar, ona anlatılan çeşitli öyküler, masallar, oyun oynama düşlerine seslenen dizeler, tekerlemeler bu dönemde çok önemlidir.
Çocuğun resimli kitabı eline alıp, kendi kendine yüksek sesle bir şeyler okuyup anlatıyormuş gibi yapması, çözemediği gizemli harflerin ardından çeşitli dünyaların da olduğunu, kavradığını gösterir. Okumayı öğrendikten sonra, harflerin ötesinde heyecan uyandırıcı, şaşırtıcı renkli dünyaların kimsenin yardımı olmadan kendi kendine çözümlemeye başlar. Artık kitap okuma çocuk için ayrılmaz bir bütün olur.
Okumak; düşünerek, benimseyerek, özümseyerek bireyin hayat görüşünü belirler. Çocuklarınızın sevgi, dostluk, barış ve iyi değerleri içeren konulu kitapları okumasını sağlayın. Vurdulu, kırdılı, ezberciliğe dayanan, kin ve nefret konulu kitapları okumalarına izin vermeyin.
Çocuk kitaplarında çevre, barış, eğitim, sevgi ve aşk, kadın erkek eşitliği, insan hakları, kuşaklar arası çatışma, geleneklerle hesaplaşma gibi kavramlarına yer verilmelidir. Bağnazlık ve ön yargıdan uzak olmalı, ırk üstünlüğü ve din ayrımı gibi inançlar aşılanmamalı, yurt sevgisi ve ulusal değerler aşılanmalıdır. Uluslararası düşmanlıklar körüklenmemeli, yiğitlik abartılmamalıdır. İnsan, çocuğa olumlu ve olumsuz yönleri ile tanıtılmalı, katı ahlak kuralları yerine insani değerler, hoşgörü ve esneklik esas alınmalıdır.

Anne-Kız İlişkileri

Yakın ilişkilerde çatışmaların olması kaçınılmazdır. Bu tarafların kötü oldukları ya da hasta oldukları anlamına gelmez. Ancak ilişkide çatışmalara neden olan sürekli ve değişmeyen bir takım davranış kalıpları varsa kişilerin mutsuz olmaları da kaçınılmazdır.
Sürekli olarak gergin bir anne-kız ilişkisinde tepkiler, fanteziler, ifade edilemeyen duygular ve hepsinden önemlisi, geçmişte yapılamayanlar yüzünden ilişki çıkmaza girmiştir. İlişkilerde süregelen bir çatışma varsa önce hatalı tutum ve davranışların ne olduğunun fark edilmesi gerekir.
Sağlıklı bir anne, kızı için yavaş yavaş bir güven ve koruma bağı oluşturur ve daha sonra, yıllarla birlikte adım adım kızının özgürlüğünü tanır. Çocuğunu olduğu gibi kabullenir, dinler, işitir. Çocuğu dinlerken onu kendinden ayrı bir birey olarak görebilmeli; kendi isteklerini beklentilerini yansıtmadan işitebilmeli, ilkin onu olduğu gibi görüp kabul edebilmelidir. Bu çocuğun hiçbir davranışına karışılmayacağı, her yaptığının kabul edileceği anlamına gelmez.
Sağlıklı anne çocuğunun gereksinimlerinin her zaman farkındadır. Çocuğun bağımsızlık kazanma yönündeki ilk hareketlerini fark edip, yüreklendirmek gerekir. Anne çocuğun kendi dünyasını keşfedebilmesi için izin vermeli, sevgisini tehdit amacıyla kullanmamalıdır. Çocuğun büyüdüğünü gördüğünde annenin telaşlanması anlaşılabilir bir duygudur ancak yine de onun ‘büyümesine’, otonomi kazanmasına yardımcı olmaya çalışmalıdır. Aşırı titiz anneler kendisini sadece her şey kontrolü altındayken güvende hisseder, bu yüzden de çocuğunun bağımsızlığını fark etmeden zora koşabilir.
Sorunu çözebilmek için:
Öncelikle ortada bir sorun olduğunun ve bu sorunla ilgili duygularınızın farkına varın.
Anlaşmazlığın ne olduğunu görebilmek için bu günü geçmişten ayırın (Sadece o andaki olaya, davranışa bakmak)
İçinde bulunduğunuz durumdaki payınızın ne olduğunu anlayın.
Yaşayacağınız değişim konusunda duyduğunuz kaygıyla başa çıkmayı öğrenin.
Adım adım yol alın, hedefinize ulaşmada küçük adımlar belirleyin, değişiklik çoğu kere birden bire olmaz.

ANNE-BABA DAVRANIŞLARININ ÇOCUK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Çocuğun zeka ve kişilik gelişiminin temelinde annenin ve babanın davranışlarını buluyoruz. Onların tek tek kişilikleri, birbirlerine olan davranış ve tutumları ve çocuklarına gösterdikleri ilgi ve davranış biçimleri gerçekten çok önemlidir. Çocuğun zeka ve kişilik gelişiminde, özellikle anne ve baba davranışlarının büyük rolü vardır.
Bazı çocuk ileriki yaşamında tıpkı anne ve babası gibi davranır.
Bazı çocuk öyle zorlanmıştır ki, reaksiyon olarak, kendisine yöneltilen davranış ve eğitim tarzının tam tersini seçer. Doğru ya da yanlış olduğunu gözetmeden… İçinde birikmiş acı ve sorunlar nedeni ile…
Bazıları da, kendi anne ve baba davranışlarını bilinçli bir yorum süzgecinden geçirir ve en iyisini, en doğrusunu uygulamaya çalışır.
• “Benim doktor olmamı isterdi, annem… Olamadım… Bari oğlum doktor olsun. Bunu sağlamak zorundayım…”

YA DA

• “Okutmak için boşuna zorladılar beni… Zamanım boş yere harcandı. Ben çocuğumu okutmayacağım. Bir an önce hayata atılsın ve para kazansın.”

YA DA

• “Onun annesi ve babası olarak görevimizi seve seve yapacağız. Neye yeteneği varsa ve ne olmak isterse öyle olsun. Eğitmek, yetiştirmek, mutlu ve verimli olmasına yardım etmek en büyük görevimiz bizim…”

Bu ve benzeri davranışlara çok sık rastlamaktayız. Genellikle çocukların öğrenim ve eğitimlerinde anne ve babanın, idealleri büyük rol oynamaktadır. Çocuklarında adeta kendilerini gerçekleştirmek istemektedirler. Kişilik özellikleri tam gelişmemiş olan “BÜYÜK ÇOCUKLAR” dır bunlar… Kendi geçmişlerinden , kendi çocukluk sorunlarından sıyrılamamış olan büyük çocuklardır.
Çocuk hep inceler; bilir misiniz? Belli ederek ya da etmeyerek çocuk hep inceler. Ve zamanı gelince öyle bir konuşur ki şaşırır büyükler.

ÇOCUĞUN KİŞİLİK GELİŞİMİ
VE
KARDEŞLİK SIRASI

Çocuğun benlik gelişimi iki yaşından itibaren gelişmeye başlar. Çocuk ailesinin de yardımıyla kendi kendini tanır ve değerlendirir. Kişisel özelliklerinin yanı başında annesinin, babasının, ailesinin ve çevresinin ona olan davranışları yer almaktadır. Aile ve çevre etkileri kişilik gelişiminin çok önemli faktörleridir. Ayrı ortamlarda, ayrı şartlarda ve farklı eğitimle yetiştirilen kardeşler arasında görülen ayrıcalık bu gerçeği kanıtlamaktadır. Hatta kardeşlik sırasında bile anne ve babanın çocuklarına olan farklı davranışları, onların kişilik gelişimlerinde önemli rol oynamaktadır.
Tek çocuk genellikle yalnız, güvensiz ve egosantrik çocuktur. Yani, kendisini dünyanın merkezi gibi düşünür. Aile çevresinin, özellikle aile büyüklerinin kendisine gösterdikleri önceliğe çok alışmış ve bunu adeta bir hak olarak kabul etmiştir. Devamlı olarak büyüklerinden yardım ve destek bekler. Hemen her isteğinin yerine getirilmesine alışıktır. Tek çocuğun çevre ve arkadaşlık ilişkileri sağlıklı gelişemez. Çünkü çocuk başkalarını da ailesi gibi kullanmak isteyince dirençle karşılaşacaktır.
Hemen her çocuk yeni doğan kardeşini kıskanır. Annesinin ve çevresinin tek insanı, tek sevgilisi iken birden bire tahtını kaybetme tehlikesi ile karşılaşan bir hükümdar gibidir. İkinci plana itilme üzüntüsünün yanı sıra, annesini paylaşma sorunu onu son derece üzer.
Kardeşlik sırası, yönünden en küçük çocuk olmak, tek çocuk olmaya kısmen benzer. İlgi çeken, sevilen, hep küçükmüş, hep küçükmüş gibi davranılan çocuktur. Abla ya da abileri olması açısından şanslıdır. Yapayalnız değildir. Paylaşmaya az çok alıştırılmıştır. Yine de tüm işleri, tüm sorumlulukları büyükleri tarafından benimsenip çözümlenir. Küçük çocuğun sorumluluk duygusu çok geç gelişir. İlgi, sevgi, şefkat yönünden ise söylenecek söz yoktur. Hepsini bol bol almanın mutluluğunu yaşar.

OKUL – ÇOCUK – AİLE

Çocuk için okul hem aile yaşamının devamı, hem de dış dünyaya açılan ilk kapıdır. Bu eğitim kurumu, çocuğa bir şeyler öğretmekle görevini tamamlamış sayılamaz. Yuva sıcaklığını devam ettirerek, çocuğu dış dünya ile uyum sağlamaya hazırlayacaktır, okul… Bu yönden çocuğun ikinci evi, ikinci yuvası sayılır. Çoğu kez evdeki sorunlar, okulda devam eder. Çocuk, zekası, yetenekleri, ve kişiliği ile ikinci annesinin, yani öğretmeninin elinde ve gözetimindedir. Ona eğilecek, onu anlayacak, onu eğitecek ve değerlendirecek öğretmeninin…
Tüm ömrünü eğitim ve öğretime adamış bir öğretmenin şu sözleri üzerinde dikkatle durmaya değer: “Çocuğun sorumlu ve bilinçli öğretmeni, bilgi kaynağı olmanın yanı sıra, bazen doktor, bazen hemşire, hemen her zamanda bir psikolog gibi onu anlayıp kavrayacak insandır. Ve öğretmen ister erkek ister kadın olsun, her şeyden önce bir anne şefkati ve anne sevgisi demektir. Çünkü çocuğun bir üvey annesi olabilir… Üvey anne gibi davranan bir öz annesi de olabilir. Öğretmenin bilinçle, dikkatle üzerinde durması gereken tek gerçek şudur ki; ÜVEY ANNE OLUR AMA, ÜVEY ÖĞRETMEN OLMAZ.”
Bu kurala içtenlikle uyulmuş olsa, çocuk kendisini yalnızca başarısı ile değerlendirilen bir araç gibi hissetmeyecektir. Bir varlık olarak, bir insan olarak sevilip önemsenmesinin mutluluğunu yaşayacaktır.

ÇOCUĞUN RUH SAĞLIĞI

Her insan için ruh sağlığı, kendi kendisiye ve çevresiyle uyum içinde olmak demektir. Freud, “sağlıklı insan, çalışan ve seven insandır”der. Bir bakıma hem kendimizle, hem de başkalarıyla barış içinde olmaktır.
Çocuğun ruh sağlığında ise sağlıklı bir üçgen söz konusudur. Hem annenin hem babanın hem de çocuğun uyumlu, huzurlu ve sağlıklı olmasından kaynaklanıp oluşacak bir üçgen…
Cezadan, katı ve sert önerilerden kaynaklanan eğitim, çocuğun ruh sağlığını zedeler. Uyum, bir esnekliktir. Duygusal ve düşünsel iletişim, anlayış, iyi niyet ve hoş görü ile gerçekleşir. Saygıyla ve sabırla dinlemeyi bilmeden, öğrenmeden konuşmaya kalkışırsak, bizi de dinlemezler.
Yaşam içindeki her değişikliğe, her yeniliğe, tatlı bir uyumla yaklaşabilmektir, ruh sağlığı… Ürkütmeden, korkmadan, paniğe kapılmadan… Çocuk açısından ifade etmek gerekirse: “Ürkütülmeden, korkutulmadan…” Nefes alır gibi rahat, sevecen ve adeta yaşam mucizesini merak eder gibi bir uyumdur bu. Sevecen ve hayret… Tanışma, bilme ve öğrenme isteği…Tüm yaşamla dost ve barışık olmak…
Çocuk ruh sağlığı açısından ailenin, yakın çevrenin ve okulun ne büyük sorumluluklar taşıdığı ortadır. Çok değerli ve çok ince bir malzemeyi büyük bir özenle tanımak, iyi ve doğru değerlendirmek… İlgi ve bilgi yanı sıra, sabır, anlayış ve sevgi isteyen bir uğraş söz konusudur. Gerçek ilgi ve sevgi ile, ilgi ve sevgi gösterisini çocuk pek çabuk ayırdeder ve asla affetmez. Kazandırılan olumlu değerler bir çırpıda yok olabilir. mutsuz, huzursuz, kırıcı, yanlış, öfkeli baş kaldırmalara dönüşebilir. Çoğu kez “EKTİKLERİMİZİ BİÇERİZ” de ondan.

ÇOCUKTA UYUM VE DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI

İnsanın hatta yaşamın küçük bir örneğidir, çocuk. Yaşıyla küçük, vücut gelişimiyle küçük; fakat anlamı ve önemi ile kocamandır. Çünkü durmamacasına akıp giden yaşam nehrinin arı-duru su damlasıdır, çocuk.
Çocuğun doğuştan sahip olduğu fizik, fizyolojik ve psikolojik özellikler, anne-baba, bazen bir bakıcı ve daha sonra yakın çevre ve okul tarafından gözlemlenir, ilgilenilir ve geliştirilmeye çalışılır. Psikolojik gelişimin ilk kaynağı doğum olsa da ana-baba ilgisi, çocuğa ver,ilen öğrenim ve eğitim büyük önem kazanmaktadır. Psikolojik gelişimin ikiz kardeşi diyebileceğimiz bir başka gelişimde,
Sosyal Gelişim yani çocuğun çevreye uyum göstermesi, duygusal-düşünsel iletişim içinde bulunması,yani sosyalleşmesidir.
Sağlıklı büyüyen çocuğun uyku, meme, mama sorunu pek olmaz. buradaki sağlık, yalnızca çocuğun sağlığı değil; anne-babasının sağlığı da, anne-babanın beraberliklerindeki düşünsel-duygusal uyum anlamına gelir.
Niçin ağlar çocuk? Neden huysuzlaşır? Karnı aç değilse, organik bir nedeni yoksa niçin ağlar çocuk?
“ Ya psikolojik anlamda canı yanmıştır, üzmüşlerdir, azarlamışlardır, kırmışlardır onu…”
“ Ya da öylesine yalnız ve ilgisiz hissediyordur ki kendini, sevin beni, ilgilenin benimle lütfen der gibi ağlıyordur…”
Mutsuz, yalnız ve huzursuz çocuk ya her fırsatta ağlar, ya çevreye büyük tepkiler geliştirir, yaramazlık ve uyumsuzluk örnekleri sergiler… Ya da tümüyle sessizleşir ve içine kapanır. Susar, susar… En büyük sorunda bu suskudur. Kendi yalnız dünyasına hiç kimseyi almak istemiyormuş gibi görünmez bir duvar örüp suskuya ve yalnızlığa sığınma… Aşılması en zor duvar ve en dayanılmazı budur.
OKUL ÖNCESİ EĞİTİM

Okul öncesi eğitimin ilkeleri :
1. Sevgi
2. Tutarlılık – Süreklilik
3. Özgürlük ve disiplin arası bir denge
4. Bağımsız ve kendine yeten bir tarzda yetiştirmek
5. Eğitim düzeyi, gelişim düzeyine uygun olmalı
6. Oyun-yaratıcı oyun etkinlikleri
7. İstenilen davranışı yerleştirmek için ödül
8. Etiketlere uygun davranışlar
9. Çevrenin uyarıcı niteliği
10. Acı ve sevincin paylaşılması

Grup içerisinde bir çocuk, işbirliği yapmayı, birlikte herhangi bir işi yapmayı- planlamayı, diğer çocukların fikirlerine saygı göstermeyi, yabancılık hissetmeden bir işe başlamayı, iyi ya da kötü bir sonuç alındığında bunu arkadaşları ile paylaşmayı öğrenir. Bir çok el alışkanlıkları okul öncesi eğitim kurumunda kazanılır. Yukarıda saydığımız davranışların kazandırılmasında oyun, çok önemli bir araçtır.

Oyunun ne gibi yararları vardır :
a) Bedensel olarak duygusal, zihinsel, sosyal hatta cinsel bakımdan da gelişir. Çocuk için oyun, zamanın iyi geçirilmesini sağlayan bir araç değil aynı zamanda gelişimini de sağlayan bir yapıdır.
b) Oyun çocuğa hareket özgürlüğü sağlar.
c) Çocuğun kendisini yönettiği, denetlediği bir hayal dünyasını yaratmasını sağlar.
d) Araştırma, merak, macera veya serüven gibi motivelerin etkisiyle oyun oynamaktadırlar. ( Daha çok erkeklerde )
e) Dil gelişimini hızlandırır.
f) Çocuk oyun içinde bedensel yapısını denetim altına alır. Bilgi ve dikkat toplama oyun ile gelişir.
g) Yetişkin rollerini oyun sürecinde oynayarak benimser.
h) Öğrenmek için en dinamik, en canlı ortam ve yöntemleri oyun sağlar.
i) Karar verme akıl yürütme yeteneği oyun ile gelişir.
j) Özellikle grup oyunları ile kendi beklentilerinden kurtulur.
k) Oyun içinde ruhsal gerginlikler, sıkıntılar yok olur. Oyunun tedavi edici gücü vardır.
l) İnsan yaşamının sürekliliği için, oyunun yaşamsal bir önemi ve sürekliliği vardır.
m) Oyun insanı cezalandırır ve mutlu eder.
Çocuk Oyunlarının Özellikleri
1. Oyun belirli bir sıra ve evrim izler.
2. Oyun etkinliklerinin sayısızlığı ve çeşitliliği, yaş büyüdükçe azalır.
3. Çocuğun yaşı büyüdükçe, dikkat süresi de uzar. Kendisini daha uzun süre bir işe verebilir.
4. Çocuk istediği zaman, istediği şekilde, istediği şeyle oynar.
5. Hiçbir zaman akılcı bir şekilde bir oyuncağa bağlı değildir.
6. Çocuk büyüdükçe beden durgunlaşır. Daha sakin ve zihinsel becerilerle bedeni uyum içinde çalıştıran oyunlara yönelir.

Yaşlara Göre Oynanan Oyunların Türleri

0-2 Yaş : çocuklar bireysel oyun oynarlar ve çevreleri ile farklı etkileşimler kuramazlar. Renkli dikkat çekici oyunlarla oynar.
3 Yaş : Yüksek yerlerde yürümeyi denerler. Takla atma ve tırmanma eylemleri yapabilirler. Yeni oyunlar yaratırlar ve oynarlar. Daha çok evcilik, doktorculuk, bakkalcılık… gibi oyunlar oynarlar.
4 Yaş : Resim yaparlar, yapılar kurarlar ve kendi yaptıkları şeylere hayranlık duyarlar. Yaptığı şeyi zevkle seyreder. Müzikten, şarkı söylemekten, dans etmekten çok hoşlanırlar. Özellikle ritimli müzikten çok hoşlanırlar ve büyük zevk alırlar. Resimli kitapları çok severler. Hayal gücünü uyaran kitapları tercih ederler.
5 Yaş : Tek başına ya da bir yetişkinin yanında oynamaktan hoşlanır. Bedensel etkinlikleri arttığı için ip atlama, paten kayma, salıncakta sallanma; el becerisi arttığı için, kesme, yapıştırma, çizim yapma, resim yapma ya da bir resme harfi, sayıyı ekleme, kopya etme, parçalı bilmeceleri birleştirme gibi oyunlar oynarlar.
6 Yaş : Bu yaş çocuğu oyunu bir iş gibi görmektedir. Boyama, yapıştırma, kesme ve çizim yapmayı sever. 6 yaşındaki çocuk dengeyi sağladığı için bedenini kontrol eder. Top, ip atlama, yüzme gibi oyunları tercih etmektedir. Çocuğun bunları yapması için bazı bedensel oyunlara da izin vermeliyiz.

OKUL ÖNCESİ KURUMDAKİ ÖĞRETMENİN ÖZELLİKLERİ

Yeniliklere açık, kendine saygısı olan ve kendini tanıyan, güvenilir, sağlam bir kişiliği olan ve davranışlarda tutarlı olan bir kişilik özelliğine sahip olmalıdır. Öğretmenin çocukları sevmesi ve onlarla olmaktan mutlu olması gerekir. Öğretmen, alanında bilgili, becerikli ve aktif olmalıdır. Özellikle çocuklarla dostça ilişkiler kurabilmelidir. Her tür farklı soruya cevap verebilecek kadar hazırlıklı olmalıdır. Öğrencilerin olumlu davranışlarını değerlendirmelidir. Espri yeteneği olmalı, şakacı olmalı, özellikle küçük çocuklarla uğraşıyorsa çocuklarla birlikte neşelenmeli, gülmelidir. İşte o zaman arada çok güzel duygusal bir bağ olacaktır.

ÖĞRETMEN ÇOCUK
İLİŞKİLERİNİN GENEL
DOĞRULTULARI

1. Çocukla birlikte olmalı, arkadaş gibi davranmalı ama hiçbir zaman çocuklaşmamalıdır.
2. Öğretmen ne öğreteceğim yerine, hangi eğitsel faaliyeti, nasıl öğretebilirim endişesi içinde olmalıdır.
3. Çocukları, geriden gözleyip anlam gelişimine katkıda bulunabilir. Doğal halde gözlemlemelidir. Çocuklar, genellikle yetişkinlerle birlikte olmaktan sıkıntı duyarlar. Bunun nedeni, yetişkinlerin çocuk üzerinde koyduğu baskı ve çocuğun yetişkin tarafından anlaşılmadığı düşüncesidir.
4. Öğretmen, aynı anda birden fazla çocukla ilgili olmalıdır. Bunu grup faaliyetleri ile yapabilir.
5. Çocuklara karşı ön yargılı olmamalıdır. Çocukların değerlerinden alçak gönüllü olmaya dikkat etmelidir.
6. Öğrencilerin birbirleriyle iyi ilişki kurmasında, öğretmenin rolü vardır. Öğretmen, bunu yaparken öğrencilerin birbirleri ile saygılı olmasını, ilişkilerinden zevk almasını sağlamalıdır. Çocuğu ödüllendirmelidir. Sınıf içerisinde sevilen öğrenci ile sevilmeyen öğrenci bir araya getirilerek, sınıf içerisinde bir kaynaşma sağlanmalıdır.
7. Problem çözme yeteneğinin sağlanmış olması gerekir. İnsan adeta problem ağına düşmüştür. Çocuğun problemlerle başa çıkmasının öğretilmesi gerekir. Kendi sorunlarına sahip çıkmalıdır. Kendi kararlarını kendi vermesini ve kendi kendini denetlemeyi öğrenmelidir.

Arkadaşlık ve Aile İlişkileri

Bu hafta yine arkadaşlık ve aile ilişkileriyle devam edeceğiz. Ama önce biraz arkadaşlarımız hakkında düşünelim.

– neden arkadaşım benim için önemli?

– arkadaşım nasıl bir insan?

– O en çok ne yapmayı sever?

– beraber ne yapamaktan en çok keyif alıyoruz?

– Onun en beğendiğim yanları neler?

– Onun en beğenmediğim yanları neler?

– Bana nerelerde destek oluyor?

– Ne zaman onun yardımına gereksinim duyuyorum?

Bu gibi sorular ve elbetteki benzerleri, arkadaşınızı daha iyi tanımanıza yardım edecek.
Arkadaşlıkla ilgili önemli keşiflerde yapacaksınız bu arada, kendiniz ve onlar hakkında bir çok şeyler de öğreneceksiniz.

Örneğin bazı alanlarda bazı arkadaşlarınızla başka konularda ise diğer arkadaşlarınızla birşeyler yapmak isteyebilirsiniz. Bu bazı arkadaşlarınızın hoşuna gitmeyecektir ve sizi suçlayıp belki de aralarına alma konusunu bir kez daha gözden geçireceklerdir. Bu durumda ne yapmalı? Evet zor bir soru.

Ya siz sevgilinizle yada hoşlandığınız kişiyle beraber olmak isterken sizi rahat bırakmayan arkadaşlarınızla nasıl baş edeceksiniz?

Bir de hoşlandığınız kişinin arkadaşları sizin hakkınızda neler düşünüyor ve ona neler diyorlar?

Elbette bir de sizin hoşlandığınız kişiden arkadaşınız da hoşlanıyorsa?

Bu tür sorular birçok gencin aklına geliyor ve bu durumla nasıl başedebileceklerini de şaşırıyorlar.
Bunların cevabı kolay değil ama olası. En başta, konuşmak gerekiyor. Kimle mi ?

ARKADAŞLARINIZLA

Şimdi duyar gibiyim seslerinizi ne konuşacağız diye. Kimi zaman kızgınlığı, kimi zaman hayal kırıklıklarınızı, kimi zaman farklılıklarınızı konuşmanız gerekiyor arkadaşlarınızla. Önemli bir vurguyu da unutmadan: DEĞİŞEBİLECEĞİNİZİ VE ERGENLİKTE DEĞİŞİMİN DE DOĞAL OLDUĞUNU.
Burda bana kulak vermenizi istiyorum, ergenlik önemli bir değişim ve dönüşüm sürecidir ve sizler de bu süreç içinde birbirleriyle tutarsız olan şeyleri de isteyebilirsiniz. Yaşam, toplumsal ortamımız neyin olup neyin olamayacağını sizlere gösterir.

Bu ne demek biliyor musunuz?
Değişime açık olmak, farklı durumlarda yeni ve başedici tavırlar geliştirmek demek.
Bu nasıl mı olacak?
Biraz gayret ve biraz sabır ama çokca yaratıcılığınızı kullanarak.
Bunun için yani yaratıcılığınızı kullanmak için önce duygularınızdan haberdar olmanız gerekli.
Duygularınızın farkında mısınız?
Ya farklı duygularınızın?
Şimdi başa dönüyorum, arkadaşlarınızla konuşmak demiştim, galiba ilk yapılması gereken kendimizin farkında olmak, değişimimizin, duyguların ve düşüncelerin bir de davranışların farkında olamak, elbette bu yüzde yüz olanaklı değil belki ama bunların farkında olmak için gayret etmek.
İlk adımlar bunlar:

Davranış

Düşünce

Duygu

Davranış duygu ve düşüncelerimizin farkında olmak!

🙂 :-p 😀 >:-( :-O ;- ( :^)

Bu imgeler sizce hangi duyguları dilegetiriyor.

BAŞARILI ANNE-BABA ÇOCUK İLİŞKİSİ

Ana-baba, çocuklarını eğitirken öncelikle gelişim evrelerini bilmeli ve çocuklarının içinde bulunduğu gelişim dönemini tanımalıdır. Başka bir deyişle,çocuklarını tanıyarak işe başlamalıdır.
Ana-baba,çocuklarının kendi modelleri olmadığı gibi,kardeşlerinden ve arkadaşlarından farklı,bağımsız,kendine özgü zeka ve kişilik özellikleri olan bir birey olduğu gerçeğinden hareket etmelidirler.
Anne ve babanın çocuklarına , “uygun olan davranışı” ya da neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğretebilmeleri için,gerek kendi aralarında gerekse çocuklarına yönelttikleri davranışlarında dengeli,tutarlı ve kararlı olmaları gerekir.
Anne-babanın güvenli bir çocuğa sahip olabilmeleri için,önce kendilerine,sonra birbirlerine,ardından da çocuklarına güvenmeleri gerekir.
Anne-baba çocuğundan yaşı ve yeteneklerine uygun isteklerde bulunmalı,çocuğu hayal kırıklığına uğratacak,yaşının üstünde beklentiler içine girmemelidirler. Çocuğun ilgi ve yeteneği onun yönlendirilmesinde esas alınmalı,ana-babanın tutkuları dikkate alınmalıdır.
Anne-baba öncelikle çocuğunu bağımsız bir birey olarak kabul eden,ona sevgi ile yaklaşan ve olumlu ilişki kurmaya çalışan kişiler olmalıdırlar. Bilinmelidir ki,sevgi temeline dayanan eğitim,sağlam ve başarılı eğitimdir.
Anne-baba,soyut düzeyde uyarı yerine,somut düzeyde eylemi temel almalıdır.
Anne-baba öyle bir ortam hazırlamalıdır ki,çocuk sanki her zaman anne ve babası yanındaymış gibi kendini güvenli ve hiç yanında değilmiş gibi özgür hissetsin.böyle bir aile ortamı çocuğun kendine özgü anlayış ve düşüncesini ifade etme olanağı sağlar. Buna karşın sağlıksız bir aile,çocuğun nasıl algılaması,düşünmesi ve davranması gerektiğiyle ilgilenir. Çünkü bu ana-baba için,çocukları belirli bir kalıba sokmak,onu bağımsız olarak gelişmesinden daha önemlidir.
Anne- baba,çocuğunun kişiliğine saygı duyan,benlik saygısı üstün kişiler olmalıdır ki,çocuklarının benlik saygısı da üstün olabilsin.anne-babalar kendi kendini yönetebilen bireyler yetiştirmek için gerekli psiko-sosyal ortamı hazırlamalıdırlar. Bunun için de aşırı koruyucu yaklaşımdan kaçınarak çocuğun kendi kendini yöneten bir birey olmasına fırsat verilmelidirler.
Kısacası,anne-baba,çocuğa sevgi veren,girişim yeteneğini ve özgüvenini kazanabilmesi için onu destekleyen kişiler olmalıdırlar. Çocuğa yeterli düzeyde desteğin sağlandığı bu ortamda anne-babanın sağladığı disiplin ve eğitimin nitelikleri olumludur.Çocuğun istemi hiçbir zaman engellenmez. Aşırı davranışları anlayışla karşılanır ve yumuşak bir biçimde düzeltilir. Böyle bir esnek ortamda çocuk ,cesaretli ve topluma uyumlu bir insan olarak yetişir. Yaşamını yapıcı çabalar üstüne kurmayı öğrenir.
İdeal anne-babayı tanıtmak zor olmakla beraber başarılı anne-babalar ,çocuğun ihtiyaçlarını sezen,onlara uygun yanıtlar veren,aşırı hoşgörülü veya katı olmayıp ,çocuğa karşı esnek bir yaklaşım içinde olan ,davranışlarında belirli bir kararlılık ve devamlılık sağlayan,karşı çıkmadan önce her zaman çocuğunun isteklerini dinleyen anne-babalardır.
Yine başarılı anne-babalar,çocuğunun kendi kendisini denetlemesini ya da iç denetim demek olan ahlak gelişimine ortam hazırlayan,çocuktaki sorumluluk duygusunu geliştiren,olayların sonuçlarıyla onları başbaşa bırakan,onlara hak ve özgürlüklerinin sınırını öğreten,çocuklarına korku silahını çevirmeksizin,kendi kendilerini disipline eden ve düşüncelerini özgürce anlatabilen birer birey olarak yetişmelerine imkan hazırlayan kimselerdir.

Yasemin Aktaş

Başkaları değil, önce siz dinleyin

Çocuklarınızı siz dinlemezseniz; onlar kendilerini dinleyecek birilerini mutlaka bulurlar. Ama bu kişiler toplum için ve çocuklarınız için ne kadar yararlıdır, onu bilemezsiniz…
Toplumumuzda karşılaştığımız en büyük problemlerden biri aile içi iletişimsizliktir. Birçok problem başarılı bir ileticimle çözülebilecekken birbirini anlayamama sorunları çözümsüz hale getiriyor. Çocuklarım dinlediğini ve tanıdığını sanan anne babaların bile onlara yeterince yakın olmadığını görüyoruz. Peki çocuklarımızla daha iyi iletişim kurabilmek için onları nasıl dinlemeliyiz?
• Çocuklarınızı bütün dikkatinizle dinleyin. Çocuklarınızla göz göze gelip dikkatinizi onda topladığınızda, “Sen benim için önemlisin, sözlerin ve fikirlerin hayatıma anlam katıyor.” demiş olursunuz.
• İlginizi beden dilinizle gösterin. Duyguların ve vücut dilinin verdiği mesaj önemlidir. Çocuklarınıza vücudunuzla da saygı gösterdiğinizi ifade edin. Onlara tepeden bakarak değil; eğilerek, yanlarına yaklaşarak konuşun.
• Anahtar sözcükleri tekrar edin ya da vurgulayın. Dinlenildiğini ve anlaşıldığını bilmesini sağlayın. Çocuklarınızın sözlerini anladığınızı düşündüğünüz şekliyle ve kendi ifadenizle tekrar ederseniz, ilginizi göstermiş ve onu daha fazla anlamış olursunuz. “Anladığım kadarıyla, demek istiyorsun” vb. cümleler kullanın.
• Konuşmalar karşılıklı kesilmesin. Bırakın çocuklarınız sözünü tamamlasın. Aklınızdaki şeylerle sözünü kesmek ya da onun cümlesini tamamlamaya kalkmak iletişimi koparmanın en kestirme yoludur.
• Onu önce siz dinleyin. Çocuğuyla ciddî problemleri olan bir babayla konuşurken şöyle bir serzenişte bulundu: “Hocam, ben çocuğumu anlayamıyorum; nedense beni hiç dinlemiyor.” Düşünebiliyor musunuz, baba çocuğunu anlamıyormuş; çünkü çocuk babayı dinlemiyormuş. Bir insanı anlamak için onu dinlememiz gerekmez mi? Burada baba, çocuğu dinlemeden anlamaya çalışıyor.

Bilinçli bir anne baba, çocuklarının gün içinde yaşadığı sıkıntıları, can kulağıyla dinlemekten hiçbir zaman vazgeçmemelidir.
• Duygularınızı sade bir dille ifade edin. Yapmacık ve dolaylı cümleler kurmak için uğraşmayın. Anlatmak istediğiniz şeyi çocuk için karmaşık bir hale getirmeyin. O, sizin gibi kelimelerin farklı anlamlarını düşünmeyebilir.
• Konuşmalar, karşılıklı saygı, sevgi, takdir ve teşvik eder mahiyette olmalıdır. Bilinçli bir anne baba, ne yapıp edip çocuklarının gün içinde yaşadığı sıkıntıları can kulağıyla dinlemekten hiçbir zaman vazgeçmemelidir. İyi dinlemek pratik olmayı, empatiyi ve diğer kişi adına gerçekten saygı duymayı gerektiren bir beceridir. Çocuğunuza, onu dikkatli dinlemekten ve “Ne demek istediğini biliyorum”, “Anlıyorum”, “Harika”, “Aman Allahım!”, “Öyle mi?”, “Ne kadar güzel!” gibi sözler söylemekten daha güzel bir güvence veremezsiniz.
• Önyargıdan kaçınmalı. Pek çoğumuz, çocuklarımızla ve aile fertleriyle yaşadığımız duygusal olaylarda gördüğümüzle hükmeder, onları dinlemeden, dinlemenin önemine ve gereğine inanmadan kararı verir, bazı zamanlar kalemi kırarız. Olayın gerçek yüzü birkaç gün sonra ortaya çıkınca da sevdiklerimize “İade-i itibar” için çırpınır dururuz.
• Ailenizle iletişim kurarken pause düğmesini hep hatırlayın. Elektronik eşyaların büyük bir kısmında “pause düğmesi” vardır. Film seyrederken bir işiniz çıkınca videonun pause düğmesine basar, gider işinizi görür, sonra filmi kaldığınız yerden seyretmeye devam edersiniz. Çocuklarınız ve aileniz elektronik eşyalardan çok daha Önemli ve değerlidir. Onlarla kurduğumuz ilişkilerde de mutlaka dinlemesini öğrenmeli pause düğmesini gerektiği yerlerde hiç üşenmeden kullanmalıyız. Hayatta hepimiz bir takım olaylar karşısında acele karar vermek durumunda kalmışızdır. Ve hayatımızın bundan sonraki kısmında da pause düğmesini kullanmamız gereken bir takım olaylarla karşılaşacağız. Nasıl ki bir arabada fren pedalı olmasından çok, o pedalı zamanında kullanmak önemliyse, olaylar karşısında da soğuk kanlı olmak ve “Ah! Keşke çocuğuma şunları söylemeseydim” pozisyonuna düşmeden önce pause düğmesini kullanmak çok önemlidir.

Son olarak
Unutmayın, çocuklarınızı siz dinlemezseniz; onlar kendilerini dinleyecek birilerini mutlaka bulurlar. Ama bu kişiler toplum için ve çocuklarınız için ne kadar yararlıdır, onu bilemezsiniz. Köşe başlarındaki sokak çocuklarının en çok güvendiği kişiler kendilerini can kulağıyla dinleyen diğer sokak çocuklarıdır. Çocuklarınızı başkaları dinlemeden siz dinleyin. Çocuğunuz önce size güvensin!

Ben Sen Dili

Çocuk sahibi olmak, her anne-babanın yaşamındaki dönüm noktasıdır. Bu mutluluk kişinin yaşayacağı en mükemmel duygudur. Her anne-baba çocuğu için her şeyin en güzelini ister kuşkusuz.
Çocuğun sağlıklı gelişebilmesi, anne-babanın bu role hazır olması ve çocuk eğitimini bilmesine bağlıdır. Öncelikle eşler evlilik ilişkilerini değerlendirmeli, ebeveynliğe hazır olup-olmadıklarını tartışmalı, sonra çocuk sahibi olmaya karar vermeliler. Bu tartışma kişilerin özgüveni, evliliğe yükledikleri anlam, eşlerin birbirinden beklentileri güven duygularını kapsamalıdır.
Yapılan en büyük hatalardan biri, enliliği kurtarmak, eve bağlamak hedefiyle çocuk sahibi olma kararı almaktır.
Çocuğun dünyaya gelmesiyle, ailenin yaşam tarzı değişecektir. Bu değişimin sağlıklı oluşması önem taşımaktadır. Günümüzde pek çok klinikte etkili anne-baba olmak, iyi anne-baba olmak gibi çalışmalar yürütülmektedir. Amaç, ebeveynlerin çocuklarını tanımaları ve onların bilişsel, sosyal, duygusal gelişimlerinin en sağlıklı biçimde oluşması için imkan sunmalarını sağlamaktadır.
Ebeveynlerin çocuklarıyla konuşurken kullandıkları dil çok önemlidir. Duygularımız doğaldır, birbirlerinin duygu ve düşüncelerini sözel ifadeler ve beden diliyle algılarız.
İletişim, kişilerin birbirlerine (bilinçli ya da bilinçsiz olarak) duygu ve düşünceleri aktardıkları süreçtir.
Çocuğuyla güçlü iletişim kurmanın birinci basamağı, onun duygularını ve düşüncelerini olduğu gibi kabul etmek ve dinlemektir. Dinleme, etkin dinleme (katılımla dinleme), pasif dinleme (edilgin dinleme), kapı aralayıcı mesajlarla dinleme şeklinde olur.
Pasif (edilgin) dinleme herhangi bir yorum katılmadan, jest ve mimiklerle çocuğunuzu dinlediğinizi hissettirmeniz şeklindedir.
Etkin dinleme (katılımlı), söylediği sözleri açarak tekrar etmek ve kendi çözümlerini bulmasında yardımcı olmak şeklindedir.

Kapı aralayıcı mesajlar
“Ben sen dili” ne demektir?
Ben dili, bireyin karşılaştığı davranış ve durum karşısında bireysel tepkisini, kendi duygu ve düşüncelerini açıklayan ifade şeklindir. Kendimizi “ben”li cümlelerle anlattığımız zaman karşımızdakini incitmemiş, fakat kendi mesajlarımızı da vermiş oluruz.
“Sen” dili suçlama içerir ve karşımızdaki kişi doğal bir savunmaya geçer. Dolayısıyla sonuç anlaşılamama, tartışma, kavgaya kadar gidebilir. Sen ve ben diline örnek vermek gerekirse;
Sen dili: Ör. Sen hatalısın! Çok yanlış davranıyorsun!
Ben dili: Ör. Senin bu davranışın beni incitti, üzüldüm!
Şeklinde ifade edilebilir

Çocuklarımızla iletişimi engelleyici etmenler nelerdir?
Öğüt vermek, çözüm getirmek, kendi düşüncelerimizle yönlendirmek.
Yargılamak, eleştirmek, kıyaslamak.
Sürekli sorular sormak, incelemek.
Teselli vermek veya çocuğunuzun anlatmaya çalıştığı konuyu değiştirmek.
Etiketlemek, tahlil etmek.

Çocuğunuzla başarılı iletişim kurmak için neler yapmalısın?
Çocuğunuzun duygu ve düşüncelerini anlayın (empati)
Çocuğunuza saygı duyun.
Gerçekçi ve doğal davranın.
Onu dinleyin.
Onunla göz teması kurun.
Dokunsal teması artırın.
Nerede, ne zaman, nasıl, ne söyleyeceğinizi iyi belirleyin.
Akıcı, sade bir dil kullanmaya çalışın.
Size güvenebileceğini hissettirin.

Boşanma Ergenleri Nasıl Etkiliyor?

İki Kere Düşünün
Çiftler çocuk yaparken ne kadar çok düşünüp karar veriyorlarsa, boşanırken de öyle ince eleyip sık dokumalılar. Çünkü, boşanma çocukları derinden yaralıyor.
Her gün adliyelerde yüzlerce boşanma olayı gerçekleşiyor, insanların evlenmesi kadar doğal karşılanan boşanmanın, hem toplumsal hem psikolojik birçok sonucu olduğunu akıllardan çıkartmamak lazım.
Özellikle çocuklu ailelerde yaşanan boşanma olayı, çok daha derin etkiler bırakıyor. Ergenlik yaşına gelmiş ya da henüz ergen olma çağındaki genç ve çocuklar, anne babaları arasında yaşanan ayrılığın sonuçlarını bütün hayatları boyunca üzerlerinde taşıyorlar. Mutlu bir aile ortamında yetişmeyen çocuk ya da genç, daha sorumsuz ve saldırgan olabiliyor. Uzmanlar, anne-babaları bu konuda çok dikkatli olmaya çağırıyorlar. özellikle evli çiftlerin, çocuk yapmadan önce çok iyi düşünüp öncelikle evliliklerinin tam rayında gidip gitmediğine, anne-baba olmanın sorumluluğunu taşıyıp taşıyamayacaklarına bakmaları gerekiyor.
Tedbir Almak Mümkün
Bütün bu tedbirlere ve dikkate rağmen boşanma gerçekleşmişse, bu sefer de anne-babalara düşen sorumluluklar bulunuyor. Boşanma olayının çocuğa doğru anlatılması, boşanma sonrasındaki ilişkiler ve tavırlar yine anne-babaların sorumlulukları altında. Bu konuda uzmanların uyarılarına dikkat edilirse, boşanmanın etkilerini en aza indirmek de mümkün oluyor. Boşanmaların çocuklar üzerindeki etkileri ve boşanma sonrası yapılması gerekenler konusunda bilgi veren Psikolog Orhan Gümüşel, şunları söylüyor;
`Geniş bir etki alanı var`
“Boşanma, basit anlamda evlilik sözleşmesinin sona ermesidir. Ancak ruhsal açıdan değerlendirildiğinde; aile birliğinin bozulmasına, ailenin bölünmesine ya da bütünüyle dağılmasına yol açan ve bütün aile üyelerini, hatta yakın çevredeki kişileri dahi sarsabilen karmaşık bir olgudur.
Üzerinde durulması gereken önemli noktalardan en önde geleni, boşanmanın kesinlikle anlık bir durum olmadığı, belli bir süre¬cin son noktası olduğudur.
`Suçluluk duygusu olur`
Günümüz sosyo-ekonomik ve kültürel şartlarında, doğal olarak insan ilişkilerinde yeniden bir yapılanma gerçekleşmektedir. Böyle bir durumda davranışlarımız, beklentilerimiz, ilgilerimiz ve tutumlarımız değişmekte ve bu denge arayışı hem iç dünyamızda hem de sosyal ilişkilerimizde denge bozulmalarına neden olmaktadır.
işte bu değişen ve değişken olan süreç içerisinde, aile kurumu da et¬kilenmekte ve eşler arasındaki uyum bozulabilmektedir. Bu or¬tamda bütün aile üyelerinin yıp-ranmasıyla birlikte, şüphesiz ki en çok örselenen taraf çocuklardır.
Boşanma süreci içinde yaşanan gerginlikler ve çatışmalar, çocuğun içe kapanmasına, anne-babası tarafından sevilmediğini düşünmesine, gerginliklerin sorumlusu olarak kendisini görmesine neden olur. Bu sürecin son noktası olan boşanma ise çocuğun bu düşüncelerinde haklı olduğunun göstergesi olarak ortaya çıkar ve yoğun suçluluk duygusuna yol açar.”
Anne-Babalar, Davranışlarınıza Dikkat!
İster saldırganlık ya da hırçınlık, ister alt ıslatma ve dışkı kaçırma, ister uyku ve yeme problemleri, ister dikkat problemleri ve okul başarısızlığı şeklinde olsun boşanma; çocukta birtakım uyum ve davranış bozukluklarına neden olmakta ve çocuğun gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu olumsuz etkilerin en aza indirilmesi ancak anne ve babanın olumsuz tutumlardan kaçınmalarıyla mümkündür. Asıl boşanmadan sonra, anne-babalara sorumluluk düşmektedir. Bu dönemde, çocuk yalnız kalmamalıdır.

Çocuğa boşanma olayı nasıl anlatılmalı?
● Çocuğa boşanmanın ne demek olduğu; basit ve yalın bir dille, hiçbir eleştiriye girmeden anlatılmalı ve çaba göstermenize rağmen anlaşmazlıkların giderilemediği fikri aşılanmalı.
● Boşanmanın onu bir süre mutsuz edeceğini bildiğiniz, ancak bu durumdan onun herhangi bir suçu ve sorumluluğu olmadığı fikri belirtilmeli.
● Çocuk sürekli olarak eşle yaşanılan problemlerin dışında tutulmalı, onu kazanmalı ve asla sevme yarışına girilmemeli.
● Kesinlikle çocuğu yan tutmaya zorlamamalı, çocuğun da bu durumu kullanmasına izin verilmemeli.
● Ayrılınan eşten öç almak amaçlı olarak çocuğu ondan yoksun bırakmamalı. Unutulmamalı ki, bu durumda asıl cezalandırılan çocuk olacaktır.
● Çocuk anne ve baba arasında gidip gelmemeli, asıl bir evi olduğunu bilmeli ve benimsemeli. Çünkü çocukta sarsılan güven duygusu, anne-babayı düzenli ve sürekli görmesiyle yeniden yapılandırılabilir.
● Çocuğun bazı olumsuz özellikleri, ayrılman eşle özdeşleştirilmemeli.
● Asıl olan; altyapısı güçlü, gelişmeye açık, doğru iletişim biçimlerinin var olduğu evlilikler yapabilmek. Boşanma kaçınılmaz olduğunda ise, bunun sadece eşler arasında olduğunu ve çocuktan da boşanmak olmadığını akıldan çıkartmadan, seviyeli ve çocuğu en az zedeleyecek biçimde yapmaktır

Etkileri yaşa göre değişiyor
Boşanma, çocukların tümünü olumsuz etkiliyor. Fakat, yaşa ve çocuğun bulunduğu ortama göre ortaya çıkan sonuçlar çok farklı olabiliyor…
Boşanma kaçınılmaz olduğunda, çocuk üzerinde etkileri derin oluyor. Bu anda, çeşitli tepkiler almak mümkün görünüyor.
Boşanmanın etkilerinin hangi yaşta nasıl olduğunun bilinmesi, anne-babaların işlerini de kolaylaştıracak. Psikolog Orhan Gümüşe!, farklılıkları şöyle anlatıyor:
Bebeklik Çağı
Çocuk 0-3 yaşta ise; anne-baba ve çocuk arasındaki duygusal ilişkiler azalıyor. Çocuğun duygusal beslenmeyi sağlayamaması, büyüme ve gelişimini geciktirebilir. Bunun yanı sıra uyku ve yeme problemleri ve ayakta durmak, oturmak gibi motor yetenekler ve kekelemelik ve kelimeleri yutma gibi bazı dil gelişimi problemleri görülebilir.
Okul Öncesi
Bu dönemde içe kapanık ya da tam tersi fazla atılgan olma, her iki durumda da sosyal ilişkilenmede güçlükler yaşama görülebilir. Oluşan özgüven kaybı, karakteristik bir şekilde kişilik yapısında yer alabilir. Bütün bunlara ek olarak, zihin gelişimi gecikebilir ve bloke olabilir. Dikkati toplamada yaşanan güçlükler, çocuğun verimli öğrenmesini ve akıl yürütmesini zorlaştırır ve son derece olumsuz etkiler.
Okul Yılları
Okul çağında ise, ön planda görünen okul başarısızlığı ve uyum bozukluğudur. Çocukta ilgi ve dikkat problemleri olur. Uyku ve yeme problemleri devam edebilir. Toplumla ilişkisi zayıflayan çocuk kendisini ifade etmekte zorlanacağı için, sosyal ilişki güçlükleri yaşayacaktır.
Ergenlik Dönemi
Ergenlikle beraber, yukarıda sayılan birçok olumsuz etkinin yanı sıra hayata eleştirisel yaklaşan, olumlu düşünemeyen, hedef koyma ve strateji oluşturmada yetersiz, kişiler arası ilişkilerde sorunlar yaşayan, dürtülerini kontrol edemeyen, sınırlarını kestiremeyen, savunma mekanizmalarını sık ve yanlış kullanan, suç işlemeye eğilimli bir kişilik yapısının ortaya çıkması, oldukça yüksek bir ihtimaldir.

Boşanma ve Çocuk

Kl. Psk. Orhan Gümüşel
Hukuksal bir kavram olarak ele alındığında boşanma, basit anlamda evlilik sözleşmesinin sona ermesidir. Ancak ruhsal açıdan değerlendirildiğinde aile birliğinin bozulması, ailenin bölünmesine yada bütünüyle dağılmasına yol açan ve bütün aile üyelerini hatta yakın çevredeki kişileri dahi sarsabilen karmaşık bir olgudur.
Üzerinde durulması gereken en önemli noktalardan en önde geleni boşanmanın kesinlikle anlık bir durum olmadığı belli bir sürecin son noktası olduğudur.
Bu nedenle insan ve toplum psikolojisi açısından boşanma olgusunun analatik derinlemesine incelenmesi zaruridir.
Nedir bu süreç?
Günümüz sosyo-ekonomik ve kültürel şartlarında doğal olarak insan ilişkilerinde yeniden bir yapılanma doğal olarak gerçekleşmektedir. Böyle bir durumda davranışlarımız, beklentilerimiz, ilgilerimiz ve tutumlarımız değişmekte ve bu denge arayışı hem iç dünyamızda hem de sosyal ilişkilerimizde denge bozulmalarına neden olmaktadır.
İşte bu değişen ve değişken olan süreç içerisinde aile kurumunda etkilenmekte ve eşler arasındaki uyum bozulabilmektedir.Bu ortamda bütün aile üyelerinin yıpranmasıyla birlikte şüphesiz ki, en çok örselenen taraf çocuklardır.
Boşanma süreci içinde yaşanan gerginlikler ve çatışmalar, çocuğun içe kapanmasına, anne-babası tarafından sevilmediğini düşünmesine, gerginliklerin sorumlusu olarak kendisini görmesine neden olur.Bu sürecin son noktası olan boşanma ise çocuğun bu düşüncelerinde haklı olduğunun göstergesi olarak ortaya çıkar ve yoğun suçluluk duygusuna yol açar.
Boşanmanın çocuk üzerindeki etkileri gelişim dönemlerine göre incelendiğinde:
Eğer boşanma evliliğin başlarında gerçekleşmişse ve çocuk 0-3 yaş grubunda ise;anne ve çocuk hatta baba ve çocuk arasındaki duygusal ilişkileri azalttığından, çocuğun duygusal beslenmeyi yeteri kadar sağlayamaması büyüme ve gelişimini geciktirebilir. Bunun yanı sıra uyku ve yeme problemleri ve ayakta durmak,oturmak gibi bazı motor yetenekler ve kekeleme ve kelimeleri yutma gibi bazı dil gelişimi problemleri de görülebilir.
Okul öncesi dönemde ise; İçe kapanık ya da tam tersi fazla atılgan olma ancak her iki durumda da sosyal ilişkilenmede güçlükler yaşama görülebilir. Bu dönemde oluşan özgüven kaybı karakteristik bir şekilde kişilik yapısında yer alabilir. Bütün bunlara ek olarak zihin gelişimi gecikebilir ve bloke olabilir. Dikkati toplamada yaşanan güçlükler çocuğun verimli öğrenmesini ve akıl yürütmesini zorlaştırır ve son derece olumsuz etkiler.
Okul çağında ise;ön planda görünen okul başarısızlığı ve uyum bozukluğudur. Çocukta ilgi ve dikkat problemleri dikkat çekicidir. Uyku ve yeme problemleri devam edebilir. Toplumla ilişkisi zayıflayan çocuk kendini ifade etmekte zorlanacağı için sosyal ilişki güçlükleri yaşayacaktır.
Ergenlikle beraber yukarıda sayılan bir çok olumsuz etkinin yanı sıra hayata eleştirisel yaklaşan, olumlu düşünemeyen hedef koyma ve strateji oluşturmada yetersiz, kişiler arası ilişkilerde sorunlalar yaşayan, dürtülerini kontrol edemeyen, sınırlarını kestiremeyen,savunma mekanizmalarını sık ve yanlış kullanan, suç işlemeye eğimli bir kişilik yapısının ortaya çıkması oldukça yüksek bir ihtimaldir.
Sonuç olarak; ister saldırganlık ya da hırçınlık, ister alt ıslatma ve dışkı kaçırma, ister uyku ve yeme problemleri, ister dikkat problemleri ve okul başarısızlığı şeklinde olsun boşanma, çocukta bir takım uyum ve davranış bozukluklarına neden olmakta ve çocuğun gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu olumsuz etkilerin en aza indirilmesi ancak anne ve babanın olumsuz tutumlardan kaçınmalarıyla mümkündür.
Tutumlar nasıl olmalıdır?
-Çocuğa boşanmanın ne demek olduğu basit ve yalın bir dille hiçbir eleştiriye girmeden anlatılmalı ve çaba göstermenize rağmen anlaşmazlıkların giderilemediği fikri anlatılmalı.
-Boşanmanın onu bir süre mutsuz edeceğini bildiğinizi ancak bu durumda onun her hangi bir suçu ve sorumluluğu olmadığı fikri belirtilmeli
-Çocuğu sürekli olarak eşinizle yaşadığınız problemlerin dışında tutmalı,onu kazanma ve sevme yarışına girmemeli.
-Kesinlikle çocuğu yan tutmaya zorlamamalı,çocuğunda bu durumu kullanmasına izin vermemeli
-Ayrılınan eşten öç almak amaçlı olarak çocuğu ondan yoksun bırakmamalı. Unutulmamalı ki bu durumda asıl cezalandırılan çocuk olacaktır.
-Çocuk anne ve baba arasında gidip gelmemeli, asıl bir evi olduğunu bilmeli ve benimsemeli çünkü çocukta sarsılan güven duygusu anne babayı düzenli ve sürekli görmesiyle yeniden yapılandırılabilir.
-Çocuğun bazı olumsuz özelliklerini Ayrılınan eşle özdeşleştirmemeli.
Sonuç olarak asıl olan alt yapısı güçlü,gelişmeye açık, doğru iletişim biçimlerinin var olduğu evlilikler yapabilmek ancak boşanma kaçınılmaz olduğunda ise bu durumun sadece eşler arasında olduğunu ve çocuktan da boşanmak olmadığını akıldan çıkarmadan seviyeli ve çocuğu en az zedeleyecek biçimde gerçekleştirebilmektir.

Boşanma ve Çocuklar Arasındaki İlişkiler

ÇAPRAZ ATEŞ ALTINDA
Ebeveynler Arası Çatışmaların Çocuklar Üzerindeki Etkileri
Her ilişkide zaman zaman çatışmalar yaşanır. Bazen bu çatışmaların büyük fırtınalara dönüştüğü durumlar olur. Büyük çatışmalar, özellikle çocuklu ailelerde endişeye sebep olur. Eşler arasındaki çatışmaların çocukları olumsuz yönde etkilediği gerçeği uzun yıllardan beri bilinmektedir. Eşiyle olan problemlerden dolayı kendini üzgün, kızgın, yorulmuş, tükenmiş hisseden anne-baba, bir de bu problemlerin çocuklar üzerindeki etkisini düşünerek, kendini daha da çaresiz kalmış bir durumda bulabilir.
EBEVEYNLER ARASINDAKİ ÇATIŞMALARA ÇOCUKLAR NASIL TEPKİ VERİR?
Ebeveynler arasındaki çatışma bir kaç aylık bebeklerden başlayarak, ergenlere kadar her yaştaki çocuğu etkiler ancak, çocuklar gözlemledikleri çatışmalara farklı şekilde tepki verirler. Çocuklar yetişkinler arasındaki öfke aktarımına, genellikle ağlama, donakalma, kulakları kapatma, gergin yüz ifadesi, ortamı terk etme, çatışmaya müdahale etme, kavga eden anne-babayı önlemek için araya girme ve sözel tepkilerle karşılık verir, bazılarıysa sakin ve yardımcı bir role bürünebilirler. Bebekler ve okul öncesi çağdaki çocuklar bazen gülme, zıplama, aşırı hareketlilik gibi olumlu tepkiler veriyor gibi gözükseler de bu tepkiler mutluluktan ziyade, duyguların genel olarak uyarılmasıyla ilgilidir.
EBEVEYNLER ARASINDAKİ ÇATIŞMALAR ÇOCUKLARI NASIL ETKİLER?
Ebeveynler arasındaki çatışma kuşkusuz her çocuğu etkiler; yapılan bir çalışmada, yetişkinler arasında çatışmayı gözlemlemiş olan çocuklar, çatışma sırasındaki duygularının genellikle üzüntü, öfke ya da korku olduğunu belirtmişlerdir. Gerçekten de, üzüntü, korku, kaygı, depresyon, öfke ve suçluluk duyguları hemen hemen her çocuğun, özellikle boşanmanın ilk yılında yaşadığı duygulardır. Yetişkinler arasındaki çatışmalar duygusal sorunlar kadar, yaşıtlara karşı agresif olma, disipline karşı çıkma, çevreye karşı ilgisizlik gibi davranışsal sorunlara veya akademik performansın düşmesi, dikkat dağınıklığı, konsantrasyon kaybı gibi bilişsel sorunlara neden olabilir. Duygusal, davranışsal ve bilişsel sorunların yanı sıra, somatik sorunlar da çatışma halindeki ebeveynlerin çocuklarında çok sık rastlanan sorunlardır.
ÇOCUKLARI EBEVEYNLER ARASINDAKİ ÇATIŞMADAN KORUMAK İÇİN NELER YAPILABİLİR?
¨ Kavgaları mümkün olduğunca çocuğun önünde yapmamaya özen gösterin.
Anne-baba arasındaki kavgaların çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerini göz önünde bulundurarak, doğru davranışın, çocukların olmadığı ortamda tartışmak olacağını söylemek mantıklı olacaktır.
¨ Özellikle çocukla ilgili tartışmaları çocuğun önünde yapmayın.
Çocukları en çok etkileyen kavgalar, kendileri hakkında olanlardır. Bir çalışma, çocukların kendileriyle ilgili olan kavgalara daha çok utanç, kendini suçlama ve kavganın içine çekilme korkusuyla tepki verdiğini göstermiştir. Başka bir çalışma da, çocuk yetiştirmeyle ilgili kavgaların çocuklardaki patolojiyi daha yüksek oranla açıkladığını göstermiştir.
¨ Tartışmaların çözüme yönelik olmasına özen gösterin.
Eğer çocuğunuz eşinizle olan kavganıza şahit olmuşsa, çatışmanızı çözüme ulaştırmaya özen gösterin. Anne-baba arasındaki çatışmanın çözüme ulaşması, kavganın çocuk üzerindeki duygusal ve davranışsal etkisini azaltmaktadır. Çalışmalar, çatışmanın sıklığı ve seviyesi kadar, çatışmanın altındaki anlamın da çocuklar için önemli olduğu kanıtlarını ortaya koymuştur. Çatışmanın çözüme ulaşması, bu çatışmanın yapıcı olduğunu çocukların hissetmesine yol açar, çocuğun tepkisi de buna göre değişir. Çözüme ulaşmış, yapıcı çatışmalar hem ebeveynler, hem de çocuklar için önemlidir. Her zaman çocuğun önünde çözüm bulmak mümkün olmasa da, bu konuda yapılacak açıklamadan, çocuklar fayda sağlayacaktır. Çözümün gözlenmesi ya da çözüm olduğuna dair açıklama yapılması, aynı tür etkiye sahiptir ve olumlu sonuçlanır.
¨ Tartışmayı çözüme ulaştıramazsanız, çocuğunuza açıklama yapın.
Eğer çocuğunuz sizi kavga ederken görmüşse ve kavganızı çözüme ulaştıramıyorsanız, çocuğunuza, bunun herkes için üzücü olduğunu belirtin. Anne-baba arasındaki kavgayı gözlemleyen çocuğa, çözüm olmasa bile, en azından, kavganın kendi meselelerinden kaynaklandığını, çocukla hiçbir ilgisi olmadığını açıklamakta fayda vardır. Böylece çocuktaki utanç ve kendini suçlama duyguları engellenebilir.
¨ Sözel olmayan öfke ifadelerinden kaçının.
Bazı ebeveynler, hiç bir şey söylemezlerse, öfkeli olduklarının anlaşılmayacağını düşünürler. Fakat çocuklar bunu hisseder ve aynı şekilde kaygı duyarlar. Yapılan çalışmalar, sözel olmayan şekilde gösterilen öfkenin, sözel öfke ifadesi kadar çocuklar üzerinde etki yarattığını göstermiştir. Sözel olmayan öfke ifadesinin kronikleşmesi, uzun vadede, sözel öfke ifadesinden daha ciddi sonuçlar doğurur. Öfkenin konuşulmaması durumunda, probleme çözüm bulmak için masaya yatırma olanağı olmadığından, çatışmanın çözümlenmesi de mümkün olmaz, bu nedenle gerilim devam eder.
¨ Ebeveyn rollerini aksatmamaya özen gösterin.
Eşler arasındaki çatışmanın baskısı çoğu zaman ebeveynlerin kendi annelik-babalık rollerini aksatmalarına neden olur. Ebeveynlerin kendi rollerini uygulamakta sergilediği tutarsızlık ve etkisizlik, çocuklardaki davranış bozukluklarının en temel nedenidir.
¨ Disiplin programınızı mutlaka uygulayın.
Anne-baba arasındaki ilişki problemleri çoğu zaman çocuğa karşı disiplin problemlerine de yol açar. Tutarsız disiplin, davranış bozukluklarının en temel belirleyicilerindendir. Yani, kendi problemleriyle uğraşmaya dalan anne-baba, bazen izin verdiği davranışı bazen cezalandırabilir, hatta bazen ödüllendirebilir. Bu da istenmeyen davranışın tekrarlanma olasılığını arttırır. Çocuk artan bir şekilde negatifleşmeye başladığında, kendi ilişkisindeki problemden dolayı gerilim altında olan ebeveyn, hayatında yeni bir problem daha istemediği için, çocuğa karşı pozitif ya da nötr davranmaya başlayabilir. Ancak, negatif iletişimden kaçma çabası, çocuğun kötü davranışlarını pekiştirecektir.
¨ Çocuğun duygusal ihtiyaçlarına duyarlı olmaya özen gösterin.
İlişki problemleri, ebeveynlerin çocuğun duygusal ihtiyaçlarına karşı olan hassasiyetini azaltabilir, çocuktan gelen sinyalleri algılamasını zorlaştırabilir, bu da çocukla olan duygusal ilişkinin kalitesini ve çocukla ebeveynler arasındaki bağlılığın niteliğini değiştirebilir, bu nedenle değişik türde problemlere neden olur. Eşler arasındaki çatışma, ebeveynlerin kendi kaynaklarını azaltır, kognitif süreçlerini etkiler ve kendini düzenleme yetilerini azaltır. Bu da, çocuğun davranışlarına karşı aşırı duyarlılığa ve tahammülsüzlüğe yol açabilir. Ebeveynin pasifleşmesi, tepkisizleşmesi, çocuğun ihtiyaçlarına karşı duyarsızlaşması, çocukla ilişkisinde geri çekilmesi, çocuğu ihmal etmesi, negatif tavırlar sergilemesi, ya da aşırı müdahaleci olması, çocuğu kötüye kullanımı gibi olumsuz ebeveyn tutumları çocukta öfke, mutsuzluk, agresyon, dışa vurum, sosyal çekilme, depresyon, anksiyete gibi problemlere neden olur.
¨ Çocuğunuzla anlamlı bir ilişkiyi sürdürmeye önem verin.
Anne-baba arasındaki soruna rağmen, ebeveyn ve çocuk arasındaki yakın ve sıcak ilişki, eleştirici olmamak, çocuğun durumunu ve ihtiyaçlarını gerekli şekilde gözlemleyebiliyor olmak, özellikle ergenlerde işlevselliğin gelişmesine yol açmaktadır. Destekleyici ev ortamında orta şiddetli çatışmalar, fayda bile sağlayabilir: çocuk stres yaratan uyaranlarla, baş etme mekanizmalarını tüketmeden, etkin bir şekilde baş etmeyi, problem çözme yetilerini geliştirmeyi öğrenir.
¨ Çocuğunuzun kavgalar sırasında ortaya koyduğu bozucu davranışların altındaki motivasyonu görün.
Çocuğun, anne-baba arasındaki kavgaları engelleyen tarzda ortaya koyduğu tepkiler, negatif pekiştireç vasıtasıyla, zaman içinde tekrarlanma şansına sahip olur. Örneğin, anne-babası kavga ederken, agresif davranışlar gösteren veya ağlayan, bu vesileyle de anne- babasının kavgasını engelleyen çocuk için, bu davranış bozuklukları kısa dönemde adaptiftir, çünkü anne-babanın dikkati, daha az ciddi bir problem olan çocuğa döner. Kavgayı önleme gibi bir işlevi olduğu için bu davranışların sonraki kavgalarda da tekrarlanma olasılığı yükselecektir.

Boşanmış Aileler ve Çocukları

Prof. Dr. Nevzat Tarhan
“Makul Çözüm” Mart 2004
Kuşkusuz bir çocuk fiziksel ve psikolojik gelişimini en güzel şekilde ailesinin içinde tamamlar. Çocuk hem annenin hem de babanın ilgisine, sevgisine, şefkatine muhtaç bir varlıktır. Çocuğun ruhsal ve zihinsel açıdan sağlıklı olmasının başta gelen şartlarından birisi elbette ki kişiliğinin ideal bir aile tarafından yoğrulmasıdır. Ancak günümüzde yıkılan ailelere ne yazık ki oldukça sık rastlıyoruz.
Şu bir gerçek ki boşanmanın yükünü en fazla çocuklar çekiyor. Boşanma çocuğun hiç istemediği fakat kaçınılmaz olarak sonuçlarına katlanmak zorunda kaldığı bir durumdur. Boşanan eşler yeterince sorumlu davranmadıkları takdirde çocukta uyum ve davranış sorunları ortaya çıkabilir.
Çocuğun dünyasından boşanmaya bakarsak, çocuk genellikle boşanmadan dolayı kendisini suçlu hisseder. Anne ve babasının kendisi yüzünden anlaşamadığını, onun yüzünden boşandıklarını zanneder. Bu durumda anne ve babanın yaklaşımları daha da önem kazanmaktadır. Anne babalar aralarındaki sorunları çocuğa yansıtmaktan özenle kaçınmalılar. Çocuk aile içindeki anlaşmazlıkların kaçınılmaz sonuçlarını zaten görür, bu durumun sorumlusunun kendisi olduğunu düşünür.
Boşanmanın Çocuk Üzerindeki Etkisi
Anne babası boşanan bir çocuk zaten o yaşta yaşayabileceği en büyük travmalardan birini yaşamaktadır. Boşanma öncesinde devamlı didişen anne baba, çocuğu depresyona iten bir sebeptir. Aileler boşanma öncesinde ve sonrasında aralarındaki sorunları çocuklarına asla yansıtmamalıdırlar.
Çocuğun duygusal belleğinin olduğundan, yaşadığı her şeyi kaydettiğinden bahsetmiştik. Çocuk çok küçük bile olsa çevresinde olan biteni takip etmekte, sorunları hissetmektedir. Sorunları hisseden çocuk sıkıntısını söz diliyle anlatamadığı için bunu farklı şekillerde dışarıya yansıtır. Bu durum tırnak yeme, altını ıslatma şeklinde ortaya çıkabilir. Çocukta psikosomatik hastalıklar gözlenebilir; sık sık hasta olur, kusar, bağırsakları bozulur. Evden, okuldan kaçma, kendisine ait olmayan şeyleri alma, uyuşturucuya yönelme gibi durumlar yaşanabilir. Yıkılan ailelerde çocukluk depresyonlarına da çok sık rastlıyoruz. Aileler ne yapıp edip çocuğun kendisini boşanmanın sorumlusu olarak görmesini engellemeli ve çocuğun psikolojik ihtiyaçlarını karşılamaya özen göstermelidir. Anne baba ayrılsa da annelikten ve babalıktan istifa etmemelidir.
Boşanma Çocuğa Nasıl Anlatılmalı?
Ebeveyn çocuk ilişkisinde temel bir ilkemiz vardır: Çocuğu büyük insan yerine koyup ona olan biteni anlayabileceği bir dille anlatmak, fakat karşılığında büyük bir insan gibi tepki vermeyebileceğini kabul edip sabırlı ve anlayışlı olmak. Bu ilke çocuk için aşılması zor bir engel olan anne baba ayrılığında da uygulanmalıdır.
Anne babalar ne yapıp edip çocuğu kendi aralarındaki sorunlardan uzak tutmalı, kaldıramayacağı sorunları çocuğa yansıtmamalıdır. Ancak boşanma çocuktan saklanılamayacak bir durumdur. Sorunları çocuğa yansıtmamak için olan biteni ondan saklamak çözüm değildir. Çocuk zaten ailesinde yaşananları takip edecek, anne baba onu bu konudan haberdar etmezse olayları zihninin elverdiği ölçüde yorumlayacaktır.
Çocuğun yaşananları doğru algılaması için olayı ona bizim anlatmamız faydalı olacaktır. Aksi halde çocuk zihin kapasitesinin üstünde olan bu durumu yanlış anlar ve büyük bir ihtimalle suçu kendisinde arar.
Anne baba boşanma durumunu anlatırken çok açık ve net bir dil kullanmalıdır. Ebeveynler çocuğa yaklaşırken şöyle bir tutum sergileyebilirler: “Biz senin üzüleceğini, bir müddet mutsuz olacağını biliyoruz. Bir süre bu duruma katlanman gerekiyor ama senin bu durumla ilgili hiçbir suçun ve sorumluluğun yok. Bu tamamen bizden kaynaklanan bir olay.” Anne baba çocuğa bu mesajı verebilirse çocuk bu durumdan en az zararla çıkmış olur.
Boşanmadan Sonra Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar
Boşanma aile birliğinin yıkılması ve yerine yeni bir düzen kurulması anlamına gelen zor bir süreçtir. Çocuk için önemli bir travma nedeni olabilecek bu dönemin en az zararla atlatılabilmesi için ailelerin dikkat etmesi gereken bazı hususlar vardır. Bu başlık altında öncelikle ailelerin bu süreçte düşmemeleri gereken hataları vurgulayalım.
Evlilik esnasında taraflardan biri gerçekten mağdur edilmiş, çok canı yanmış olabilir. Ancak unutulmamalı ki bu mağduriyetin sebebi olarak görülen kişi, aynı zamanda çocuğunuzun annesi ya da babasıdır. Elbette acı çeken bir kişi bunu eşiyle dostuyla paylaşmak isteyecektir fakat bunu yaparken bile çok dikkatli olmak gerekir. Böyle bir konuşma esnasında çocuğun da aynı ortamda bulunmamasına özen gösterilmelidir.
Boşanmanın ardından anne babaların çocuğu kazanma yarışına girmelerine sık sık rastlıyoruz. Bazı ebeveynler çocuğu kendi taraflarına çekmek için çocuğa yanlış mesajlar veriyorlar. Öyle şeyler yaşanıyor ki, çocuk annesinden ya da babasından uzaklaşsın, diğer tarafı seçsin diye “Annen/Baban seni sevmiyor zaten” diyenler, karşı tarafı suçlayanlar dahi oluyor. Bu sözler çocuğun ruh dünyasında tahmin edilemez boyutlarda yaralar açar. Bu çok yanlış ve çocuk açısından çok yaralayıcı bir tutumdur. Eşler ayrılsalar bile çocuğu annesinden ya da babasından ayırmaya çalışmak, eski eşten öç almak için çocuğu kullanmak çocuğun ruh sağlığı açısından asla düşülmemesi gereken hataların başında gelir.
Boşanmanın ardından anne babalar çocuğu kendi taraflarına çekmek için onun istediği her şeyi yapma yanılgısına da düşebilirler. Her istediğinin yapılması çocukta disiplin eksikliğine yol açar. Oysa ki disiplin, doğru kullanıldığı takdirde sağlıklı bir kişilik gelişimi için elzem bir unsurdur. Disiplinli olmaya alışmamış bir çocuk ileride sosyal yaşama adapte olmakta zorluk çekebilir.
Boşanma sürecinde yapılmaması gereken hataların altını çizdik. Şimdi de boşanan eşlerin yerine getirmeleri gereken bazı görevlerini vurgulayalım.
Boşanan eşler, aralarında yaşanan kötü olaylara rağmen arkadaş olmaya gayret göstermeliler. Yaşamı boyunca çocuğun önüne çıkabilecek bir sürü problem olabilir. Anne babanın kimi zaman bu problemlere birbirlerine danışarak çözüm bulmaları, ortak kararlar alıp uygulamaları gerekir. Herhangi bir iş arkadaşı gibi, hiç olmazsa telefonla görüşülebilir. Unutulmamalı ki anne babanın kendi sorumluğunda olan çocuklar her türlü husumetten, öfkeden daha önemlidir. Dağılan bazı aileler çocukları için bazen bir araya gelip arkadaş gibi davranabiliyorlar. Bunu başarabilmek çocuğun bu dönemi yaralanmadan atlatmasına yardımcı olacaktır.
Boşanma sonrasında ebeveynlerin sorumlulukları artabilir. Boşanmadan önce çalışmayan bir anne ekonomik ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmaya başlamak zorunda kalabilir. Bir evin sorumluluğunu tek başına yüklenmek, çocuk sahibi olmanın ve işin gereklerini bir arada yerine getirmek zordur. Fakat burada yine bir ilkemizi tekrarlama ihtiyacı duyuyoruz. Bir insanın, iyi ve başarılı olması önemlidir ama bundan daha önemlisi iyi bir anne ya da baba olmasıdır.
Bir çocuk, anne babasının ilgisine, onlarla birlikte vakit geçirmeye muhtaçtır. Bu noktada sürekli ve nitelikli birliktelik, çocukla geçirilen kaliteli zaman kavramı önem kazanır. Anne ya da baba çocuklarıyla ilgilenirken bütün dertlerini, sorumluluklarını bir kenara bırakıp çocuğa odaklanmalıdırlar. Çocuk annesinin ya da babasının aklının başka yerde olduğunu hissederse kendisini dışlanmış gibi hisseder ve bir yere ait olma ihtiyacı duyar. Çocuk kendisine önem verilmediğini hissetmemeli, kendisini güvende ve ailesine ait hissetmelidir. Çocuğun psiko-sosyal ihtiyaçlarının karşılanması kişilik gelişimi açısından çok önemlidir. Anne baba çocuğunun ihtiyaçlarını görüp doyurmazsa çocuk, içgüdüleriyle bazı anlık zevklere yenilebilir, aidiyet duygusunu yanlış insanlarla tatmine yönelebilir.
Çocuğun cinsel gelişimi açısından da vurgulanması gereken noktalar var. Bilindiği gibi erkek çocuklar cinsel kimliklerini babadan, kız çocuklar anneden alırlar. Örneğin üç yaşındaki bir erkek çocuk sürekli olarak anne, anneanne, teyze arasında büyürse, çevresinde yeterli erkek model yoksa cinsel kimliği yanlış gelişebilir. Çocuk yanlış cinsel özdeşimler kurabilir. Babanın erkek çocukla zaman geçirmesi önemlidir. Kuşkusuz aynı ilişki anne ve kız çocuk arasında da gereklidir.
Hatırlanacağı gibi bu hususu “Anne Babası Vefat Eden Çocuklar” başlığı altında da vurgulamış, annesi vefat eden bir kız çocuğunun teyzesiyle, halasıyla, babası vefat eden bir erkek çocuğunun ise dayısıyla, amcasıyla birlikte vakit geçirmesini önermiştik. Oysa ki burada çok daha şanslı bir durumla karşı karşıyız. Aileler annenin de babanın da hayatta olmasının kıymetini bilmeli, çocuklarıyla birebir iletişim kurmayı ihmal etmemelidir. Çocuklarına verilecek sevgi, şefkat, kendini güvende hissetme duygusu hiçbir şeyle ölçülemeyecek kadar büyük bir hediyedir.
Kimi zaman boşanmaların ardından ikinci evlilikler gündeme geliyor. Anne babalar ikinci evliliklerini yapınca ilk evliliklerden getirilen çocuklarla üvey anne babalar arasında bazı uyum problemleri yaşanabiliyor. Gerçi bu ilişkiyi çok iyi dengeleyen aileler de oluyor. Üvey anne eğer kendisini aşabilen, gerçeklerle yüzleşebilen biriyse denge kurup adil davranmayı başarabiliyor. Fakat problemli ailelere de çok daha sık rastlıyoruz. Bu nedenle üvey anne çocuk ilişkisine bu başlık altında değinmek yerine bu konuyu ayrı bir başlıkla değerlendirmeyi daha faydalı buluyoruz.
Boşanma konusu üzerine söylediklerimizi özetlersek; boşanmalardan çocuğun nasıl en az zararla çıkabileceğini düşünmek gerekir. Çocuğun boşanmadan ötürü kendi suçlaması muhakkak önlenmelidir. Ebeveynlerin “Biz ayrılıyoruz ama annelikten babalıktan ayrılmıyoruz. Arkadaş kalacağız ve senin iyiliğin için elimizden gelen her şeyi yapacağız” mesajını çocuğa vermeleri, ayrıldıktan sonra da geçmişte yaşananlara sünger çekip çocuğun ihtiyacı doğrultusunda dayanışmaya girmeleri çocuk açısından en iyisidir. Çocukluk döneminin kişiliğin oluşması açısından ne denli önemli olduğunu biliyoruz. Çocuğun bu dönemi mümkün olduğunca sağlıklı geçirmesi için aileler ellerinden gelen özeni göstermelidirler.

Cinsel Hayatı Sabote Eden 7 Sağlık Problemi

Hormonal nedenler
Seks hayatı ve hormonların çalışması birbiriyle önemli derecede bağlantılı. Bunun en iyi göstergelerinden biri, doğum kontrol hapı kullanan kadınların söyledikleri. Doğum kontrol hapı alınmadan önceki günler ve sonrası kıyaslandığında, kadındaki testosteron seviyesinin yükseldiği ve kadının seks isteğinin de bu duruma göre değiştiği biliniyor. Menopoz dönemindeki isteksizlikler de hormonlarla bağlantılı. Eksilen hormonun takviyesiyle kadınlar bu problemi kolaylıkla halledebiliyorlar.

Çok az uyumak
Uyku ve seks hayatınızın canlılığı birbirine paralel gidiyor. Uyku, vücudun ısısını düzenliyor. Uykunun azalmasıyla bu düzen bozuluyor, cinsel istek de düşüyor. Tedavisi çok kolay ve ucuz. 7-9 saatlik uyku, cinsel isteğin canlanması için yeterli. Haftada üç kez yirmi dakika yapılan egzersiz, kafeinden sakınmak, gece içkiden uzak durmak, çok aç veya çok fazla yemek yemiş olarak yatağa gitmemek uykuyu artırıyor.

Çok fazla egzersiz
Zayıflamak veya forma girmek için egzersiz yapıyor olabilirsiniz. Ancak çok abartmayın. Yapılan araştırmalar kandaki testosteron seviyesinin fazla egzersiz nedeniyle yükseldiğini ve cinsel isteği düşürdüğünü gösteriyor. Özellikle menopoz dönemindeki kadınların fazla egzersizden uzak durmaları gerekiyor.

Depresyon
Çağımızda çoğu hastalığın sorumlularının başında depresyon geliyor. Depresyon, hayata karşı isteği azaltıyor, memnuniyetsizliği artırıyor. Birincil olarak da, cinsel hayat etkileniyor. Kurtulabilmek için depresyonun tedavi edilmesi gerekiyor.

Anti-depresanlar
Depresyon tedavisinde kullanılan ilaçlar mükemmel ancak cinsel isteği azaltan katillerden biri de onlar. Depresyon tedavisinde alınan bu ürünlerin en önemli yan etkilerinden biri, bu. Doktorlar, bu yan etkiden kurtulabilmek için haftanın değişik günlerinde farklı doz uyguluyorlar. Ayrıca afrodizyak takviyesi de yapıyorlar.

Stres
Geç saatlere kadar çalışıp, üstlere karşı önemli raporlar hazırlayan ve sayısız aksilikle karşılaşan bir insan gece eve gittiğinde sevgilisiyle sevişemiyor. Yoğun trafikte savaşan insan da öyle. Çocuğunun sorunlarından bunalmış insan da. Sayısız stres faktörü, cinsel isteği düşürüyor. Eğer bu faktörler değişmezse,isteksizlik de kronikleşmeye başlıyor.

Seksi çok fazla istemek:
Sayısız fantaziniz var ama bir araya gelince hiçbir şey olmuyor. Doktorlara göre, insanın çok fazla istediği halde karşısındaki insanla sevişememesinin nedeni, yüksek oranda psikolojik. Çeşitli travmalardan sonra da ortaya çıkabiliyor. Örneğin tecavüze uğramış kadınlarda sık karşılaşılan bir sağlık problemi.

ÇOCUK EĞİTİMİ

*Çocuklarınızın sözünüzü dinlememelerini istemiyorsanız yerine getirip getirmediklerine bakmazsızın emirler yağdırmayın. Onlardan yerine getiremeyecekleri şeyler istemeyin Suçlarını zamanında cezalandırmak yerine kuru tehditler savurmayın”
HİKAYE
Çocuklarını iyi terbiye ettiğini zanneden bir anne baba varmış Anne daha çocuklar kahvaltıya oturmadan emirler yağdırmaya başlarmış “Sait odanı toplamayı – yatağını yapmayı unutma Pijamaları da yerine as Nurdan sen de kardeşi yardım et. Yatağınızdan kalkar kalkmaz yüzünüzü yıkamayı unutmayın” Bütün bu istekler normal karşılanabilirdi ama hiç bir gün yapılıp yapılmadığı kontrol edilmezdi. Çocuklar bozuk bir plak gibi her gün aynı emirleri dinler fakat hiçbirini yapmazlardı
Babada kuru tehditlerle meşhurdu
“Bana bak Sait şu kitaplarının dağınıklığından utanmıyor musun Bir daha onları
yerli yerine koymadığını görürsem inan ki çok fena yaparım.” Çocuklar yağdırılan emirlerin savrulan tehditlerin boş olduğunu çoktan öğrenmişlerdi. Onun içinde bir gün olsun odalarını topladığını kitaplarını yerlerine konduğunu gören olmamış

Çalışan Anneler ve Çocukları

Dünyanın bugün geldiği nokta ekonomik olarak kadınların da iş gücünün içinde yer almasını gerekli kılıyor. Değişen yaşam ve tüketim anlayışı, çağın getirdiği yeni ihtiyaçlar bir yandan kadının ekonomik yaşamdaki rolünü arttırırken diğer yandan annelik kimliğini daha zorlu bir hale sokuyor. Kadınların iş yaşamı içinde daha etkin yer almaları çocuklu kadınlar için kimi zaman bazı problemleri de beraberinde getiriyor.
Konumuz çocuklu kadınların iş yaşamında yer almasının doğru olup olmadığını sorgulamak değil. Bu başlık altında, kadının çalışmasını bir olgu olarak kabul edip çalışan kadının annelik kimliğinin gereklerini yerine getirmede karşılaşacağı sorunların altını çizmeyi ve bu durumu çocuk için daha sağlıklı bir hale getirme yönünde çözüm önerileri sunmayı hedefliyoruz.
Yapılan araştırmalar, gebeliğin son aylarından itibaren çocuğun duygusal belleğinin olduğunu ve çocuğun sevilip sevilmediğini, istenip istenmediğini belleğine kaydettiğini gösteriyor. Beynimiz düşünceleri ve bilgileri hafızamıza kaydettiği gibi duygularımızı da kaydeder. Çocukluk dönemlerinde de sevilip sevilmemek, istenip istenmemek çocuğun beynine sürekli yazılır.
Çocuk bir yaşına kadar hep kaydeder. Konuşmaz ama konuşuncaya kadar olanları kaydeder. Çocuk, doğduktan sonra kendisini annesinin bir parçası olarak görür, “annem ve ben” demeye başlar. “Annem, ben ve diğerleri” kavramı ise çok daha sonra şekillenir. Yani bu dönemde annenin ilgisini, şefkatini hissetmesi kişilik gelişimi açısından çok önemlidir.
Çocuğun kişilik gelişimi ve duygusal gelişimi açısından ilk dört yılın hayati bir önemi vardır. Deyim yerindeyse bu süre zarfında çocuğun beyninde kişiliği ile ilgili bir network oluşur, kişiliğinin temel özellikleri oturur. İlk dört yıl çocuğun anneyle duygusal alış veriş ve paylaşım içinde olması, çocuğun kendini güvende hissetme ihtiyacını karşılamanın en kolay ve en emin yoludur.
Bebekliğin ilk döneminde anne çocuktan birkaç saat uzaklaşsa, çocuk kendisini sudan çıkmış balık gibi hisseder. Çocuk kendini güvende hissetmezse müthiş bir tehdit altında olduğunu zanneder, korkar ve bünyesi stres hormonları salgılar. Annesini “sığınılacak bir liman” olarak gördüğü için annenin varlığı çocuğun kendisini güvende hissetmesini sağlar. Hatta halkımızın kısa süreliğine annesinden ayrı kaldığı için huysuzlaşan, ağlayan bebekleri sakinleştirmek için bulduğu güzel bir çözüm vardır: Çocuk ağladığı zaman ona annesinin bir eşyasını koklatırlar, annesinin kokusunu alan çocuk sakinleşir çünkü bu koku kendisini güvende hissetmesini sağlar.
Çocuğun temel güven duygusunun gelişmesi için anneyle kurduğu ilişkinin önemini dile getirdik. Fakat bu durum doğumun ardından kısa bir süre sonra işe dönmek zorunda kalan annelerce çözümsüz bir sorun olarak algılanmamalıdır. Gerçekten de anne çocuk ilişkisi güven duygusunun oluşması açısından önemlidir ancak güven duygusu açısından hayati olan teke tek ilişkidir. Elbette ki ideal olan teke tek ilişkinin anneyle kurulmasıdır. Fakat bu ilişkiyi çocuk annesinin dışında biriyle de kurabilir.
Çocuk açısından annenin A ya da B olması önemli değildir. Çocuk ilk anda anneye alıştığı için onu, daha doğru bir ifadeyle kendisine alıştığı ve yanında kendini güvende hissettiği kişiyi arar. Alıştığı kişinin kokusunu, gülüşünü, bakışını duygusal hafızasına yazmıştır ve onu aramaktadır. Ancak bir müddet sonra kendisiyle aynı yoğunlukta, aynı şekilde ilgilenen bir başka kişiyi de benimser. Bu kez de onu sığınılacak bir liman olarak görür. Bu noktada güvenilir bir bakıcı bulup onu değiştirmemenin çocuğun güven duygusunun gelişmesi açısından önemini vurgulamalıyız.
Bakıcının sık sık değişmesi çocuğu psikolojik olarak etkiler. Yuvaya bırakılan, yuvada çok iyi bakılan, yedirilen, içirilen çocuklarda görülen hospitalizasyon hastalığı adlı bir rahatsızlık vardır. Bu çocuklarda yuvada kendilerine özenle bakıldığı halde gelişme geriliği görülmüştür. Bunun nedeni araştırıldığında ortaya şu sonuç çıkmıştır: Bu yuvaların özelliği, bakıcıların vardiyalı çalışmasıdır. Bakıcılar çocuklarla çok iyi ilgilenmektedirler ama sürekli farklı bakıcılar çocuklarla ilgilendiği için çocuğun duygu alış verişi yapacağı, teke tek ilişki kuracağı birisi olamamaktadır. Yapılan araştırmalar bu yuvadaki çocukların beyinlerinin büyüme hormonu salgılanmadığını, bu yüzden çocukların büyümesinin yavaşladığını ve buna bağlı olarak da vücut dirençlerinin düştüğünü, sık sık hasta olduklarını bulgulamıştır. Eğer çocuğun bakıcısı sürekli aynı kişi olursa ve çocuk onunla iyi bir ilişki kurabilirse böyle bir sorun yaşanmaz.
Bu noktaya kadar daha çok bebeklik döneminden bahsettik. Ancak diyebiliriz ki çocuk beş altı yaşına kadar, kabaca okul dönemine değin anneye bağlıdır. Kişiliğini annesine bağlı olarak kurgular. Yine vurguluyoruz ki ideal olan çocuğu ilk dört yıl annenin büyütmesidir, bununla beraber bir çocuğun okul dönemine kadar annesine bağlı olduğunu da akıldan çıkarmamak gerekir.
Annenin çocuk okul çağına geldikten, çocukta gerçeklik kavramı geliştikten sonra çalışmaya başlaması çocuk açısından çok daha uygundur. Bu durumda bile dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vardır. O ana kadar çalışmayan annesinin bir anda çalışmaya başlaması çocuk açısından yeni bir durumdur ve bunu kabullenmekte zorluk çekebilir. Dahası çocuğun bunu annesinin kendisini terk ettiği şeklinde yorumlaması ve sebebini de kendinde araması söz konusu olabilir.
Çalışma hayatına dönen anne bu durumu çocuğuna onu büyük bir insan gibi kabul ederek anlatmalıdır. Her şeyi açık ve çocuğun anlayabileceği bir dille ifade etmeli ve bu durumun kendisinden kaynaklanmadığını özellikle belirtmelidir.
Aslında çocuğu duygusal açıdan zedeleyen şey hayatın gerçekleri değil, anne babanın ona karşı olan tutumudur. Çocuğu büyük bir insan gibi kabul etmek gerekir. Ona hayatı, gerçekleri, acıları ciddi ciddi anlatmazsak, çocuk gibi davranmaya devam edersek, çocuk kendisini aptal gibi hisseder. Oysa büyük insan gibi gerçekleri ona açık bir şekilde anlattığımız zaman kendisine değer verildiğini düşünür. Anne çocuğa karşı sakin ve soğukkanlı olabilirse çocuk durumu daha kolay kabul edebilir. Aksi halde sinirli, heyecanlı bir üslup çocuğun da aynı hislere bürünmesine ve olayı kabullenmekte zorlanmasına yol açabilir.
Çocuk anlamaz diye düşünüp ona ciddi bir açıklama yapılmadığı zaman bu belirsizliğin çocuğa verdiği zarar daha fazla olur. Ona anladığı dille gerçekleri söylemek gerekir. Söylediklerimiz belki başta çocuğu çok üzecektir ama üzüntü duygusu acı çekmemiz için değil çözüm üretmemiz için verilmiştir. Çocuk ilk zamanlarda bu duruma üzülecektir. Fakat zamanla annesinin kendisini hâlâ sevdiğini, kendisine önem verdiğini görüp yeni durumu kabul edecektir.
Kaldı ki üzüntü duygusuyla tanışmak ve ardından üzüntüye çözüm üretmeye çalışmak çocuğun kişiliğinin gelişmesine olumlu katkı sağlar. Çocuk aşırı koruma altına alınmamalı, kaldırabileceği gerçekler anlayabileceği bir dille onunla paylaşılmalıdır. Bu hem belirsizlikten doğacak sıkıntıyı giderir hem de çocuğun kendisini önemli hissetmesini sağlar. “Annem hayatındaki yenilikleri bana anlatıyor, demek ki ben onun için önemliyim” diye düşünür.
Annenin çalışması durumunda babanın da anneye destek olması, annenin çalışmasından kaynaklanan boşluğu doldurmak ve çocuğunun yeni aile düzenine uyum sağlaması için çaba harcaması gerekir. Henüz çocuğun zihninde baba kavramının yerleşmediği bir dönemde olunsa dahi babanın da çocuğun sorumluluğunu hissetmesi, en azından annenin bu dönemi daha rahat atlatması için emek vermesi lazımdır.
Kaliteli Zaman Geçirmenin Önemi
Anne çalışıyorsa çocuğuyla geçirdiği zamanın kaliteli olmasına dikkat etmelidir. Gerçi kaliteli zaman bütün ilişkiler için tavsiye ettiğimiz bir şey, fakat çalışan anneler çocuklarına pek fazla vakit ayıramadıkları için onlar açısından daha çok önem kazanıyor. Kaliteli zaman geçirmek, “nitelikli ve sürekli beraberlik” kurmaktır. Birlikte geçirilen süre içinde anne ve çocuk arasında gerçek bir ilişki olmalıdır. Anne çocuğunu kucaklamalı, onunla göz teması kurmalı, oynamalı, konuşmalıdır. Çocuğun annesinin kokusunu duymasının kendini güvende hissetmesi açısından önemli olduğunu vurgulamıştık. Eğer anneler bir saat ya da yarım saatlik bir zamanı çocuklarıyla birlikte geçireceklerse, o vakti doya doya yaşamayı, çocuklarının anlatacağı şeyleri dikkatle dinlemeyi, duygularını paylaşabilmeyi, sevgilerini hissettirmeyi başarabilmeliler.
Kaliteli zamanı tanımlarken nitelikli ve sürekli beraberlik demiştik. Gerçekten de beraberliğin nitelikli olması tek başına yeterli değildir. Anne çocuğuna çok uzun bir süre ayıramayacak kadar yoğun olabilir, önemli olan kısa da olsa bu ilişkiyi sürekli kılmaktır. Çocukla göz teması kurarak, karşılıklı paylaşım içinde olarak, kaygılarını gidererek, onu rahatlatarak geçirilen zaman ne kadar kısa olsa da çocuk açısından çok önemlidir, ona verilecek en büyük hediyelerden biridir. Her gün kısa da olsa bir zaman dilimini nitelikli ve sürekli bir ilişki içinde geçiren çocuk, annesinin çalışmasını tolere edebilir.
Büyükannelerin Yanında Büyüyen Çocuklar
Toplumumuzda çalışan annelerin, çocuklarının bakımında anneanne veya babaanneden yardım almasına sık sık rastlıyoruz. Bu hem ekonomik açıdan hem de güvenilirlik açısından ailelerin tercih ettikleri bir yoldur. Ancak çocuğa bakacak kişi başka bir şehirde oturuyorsa yani anne ve çocuğun sürekli ve nitelikli birliktelik yaşamasına engel olacak bir vaziyet söz konusu ise bu konu üzerinde birkaç kere düşünülmelidir. Çocuğu anneden uzun süreler için ayırmak anne çocuk ilişkisi açısından ciddi bir risk taşır.
Annelerinden uzakta büyüyen çocuklar evlerine geri döndüklerinde bir uyum problemi yaşayabilirler. Çocukluk depresyonu dediğimiz hayattan zevk alamama, içe kapalılık, anneye küsme, altına kaçırma, tırnak yeme gibi belirtilerle bize getirilen kimi çocukların yaşadıkları sorunun nedeninin çoğu zaman anneden yoksun kalma olduğunu saptıyoruz. Gerçi birçok ailede büyükanneler çocukla gerçek ve sağlıklı bir ilişki, teke tek güven ilişkisi kurmayı başarabiliyorlar ama bu durum yine de çocuk açısından bir risk taşır. Çocuğa “Annem beni bırakmış” duygusu hissettirilmemelidir. Her zaman vurguladığımız bir gerçek vardır: İyi insan, başarılı insan olmak önemli fakat iyi bir anne baba olmak daha önemlidir.
Anneden yoksun kalmadan ya da başka bir nedenden kaynaklanan çocukluk depresyonuyla yüz yüze gelinirse ümitsizliğe kapılmamak ve profesyonel yardım almak gerekir. Çocuğun ruhsal yapısı çok plastiktir. Yeni duruma uyum sağlayabilir. Bu durumda ilişkiyi yeniden başlatmak, sağlıklı ve kaliteli bir ilişki kurmak ve bunu bir profesyonelin yardımıyla desteklemek sorunun çözülmesine katkı sağlayacaktır.
Son olarak şu noktanın altını çizmek faydalı olacaktır: Büyükanne ve büyükbabalar torunlarına duydukları yoğun sevgiden ötürü çoğu zaman sevgi-disiplin dengesini, disiplin aleyhine bozarlar. Oysa ki bir çocuğun kişilik gelişiminde sevgi kadar, doğru yöntemlerle verilmiş disiplin de önem taşır. Torun yetiştirme sorumluluğunu üstlenen büyükannelere bu dengeyi gözetmelerini ve doğru-yanlış, iyi-kötü gibi kavramları çocuğun zihnine yerleştirme konusunda anneyle söz birliği etmelerini tavsiye ediyoruz. Ahlaki normlar çocuğun zihnine erken yaşlardan itibaren yerleşmeye başlar. Bu nedenle çocuğa iyi-kötü, doğru-yanlış kavramlarını tutarlı bir biçimde öğretmeye dikkat etmenin ve bunları hayatına geçirmesine yardımcı olmanın önemi büyüktür.

ÇALIŞAN ANNELER

Çocuklarını çalışarak büyüten anneler bunun yaşamlarındaki en zor şey olduğunu söylerler. Çalışan annelerin bir bölümü ekonomik yetersizlikler nedeniyle çalışmak zorunda oldukları, diğer bir bölümü ise ekonomik bağımsızlıklarını kaybetmemek veya mesleklerinden uzak kalmamak için çalışır. Her iki koşulda da çalışan annelerin en önemli sorunları aşağıdaki şekilde gruplandırılabilir;
a. Çocuk bakıcısı arayışı,
b. Aşırı sorumluluk yüklenme, zihinsel ve bedensel yorgunluk,
c. Suçluluk duygusu.
a. çocuk bakıcısı arayışı
Çocuğunuza kimin bakacağına doğumdan önce anne ve baba birlikte karar verin.
Çocuğunuza bakmasına karar verdiğiniz kişi bir akraba ise:

Bu kişinin çocuğunuza bakmaya gerçekten gönüllü ve uygun olduğundan emin olun,

Bu kişiden çocuğunuza mümkünse kendi evinizde bakılmasını isteyin,

Çocuğunuzun geceleri ve hafta sonları sizinle kalmasını sağlayın,

Bu kişiye çocuğunuzun bakımı ve eğitimi ile ilgili tüm beklentilerinizi açık bir şekilde ve anne-baba biraradayken bildirin.
Çocuğunuza bakmasına karar verdiğiniz kişi bir çocuk bakıcısı ise,

Bu kişinin çocuk bakıcılığı için gerçekten yeterli ve uygun olduğundan emin olun,

Bu kişiden çocuğunuza kendi evinizde bakılmasını isteyin,

Evinizde yatılı kalarak çocuğunuza bakmasını talep etmeyin,

Bakıcının çalışma düzenini ve iş tanımını önceden belirleyin, çocuğunuzun bakımı ve eğitimi ile ilgili tüm beklentilerinizle birlikte açık bir şekilde ve anne-baba biraradayken bu kişiye bildirin,

Yeterli bir süre çocuğunuza bu kişiyle birlikte bakın ve çalışmaya başlamadan önce aşamalı olarak günün belirli saatlerinde evden uzaklaşarak çocuğunuzu bu uzun süreli ayrılığa yavaş yavaş alıştırın.
Çocuğunuza bakıcı ararken şunlara dikkat edin;

Bakıcıda aradığınız özellikleri önceden sıralayın ve önceliklerinizi belirleyin (tıpatıp beklentilerinize uygun biri karşınıza çıkmayabilir),

Bakıcıyı mümkünse evinde ziyaret edin, çocuklarıyla ilişkisini gözlemleyin,

Referanslarıyla ve komşularıyla görüşün, gerekli belgeleri temin edin.
Çocuğunuza bakıcı ararken şu özelliklere sahip olmasına dikkat edin;

Temiz, düzenli ve dürüst olmasına,

Aile yaşantısının düzenli olmasına,

Dakik ve elinin çabuk olmasına,

Sevecen ve güleryüzlü olmasına,

Esnek ve hoşgörülü olmasına, katı-kuralcı olmamasına,

Yeniliğe ve değişime açık olmasına, sabit fikirli olmamasına,

Sorumluluk ve insiyatif sahibi olmasına,

İletişim becerisinin olmasına,

Yaş ve kişilik olarak bakılacak çocuğun annesine benzemesine,

Sabırlı olmasına,

Eğitimli, kendini yetiştirmiş ve bilinçli olmasına,

Çocuğu ya da işe devamını etkileyecek bir rahatsızlığının olmamasına,

Sigara içmemesine.
b. aşırı sorumluluk yüklenme, zihinsel ve bedensel yorgunluk
Çalışan annenin en önemli sorunu aşırı sorumluluk yüklenmesi ve yorgunluktur; çünkü bu sorun annelere çözümsüz ve başa çıkılamaz gibi görünür. Alışıldık bir düzen vardır; evde ve işte yapılacaklar zaten belirlidir, şimdi hepsine geceyi gündüze katan bir bebek eklenmiştir ve gün 24 saattir, dolayısıyla yorgunluk kaçınılmazdır. Böyle değerlendirince, gerçekten de çalışan anne için yapılacak pek birşey yok gibi görünüyor. Oysa ki, durum hiç de öyle umutsuz değil, çalışan anneler iş listelerini pekala hafifletebilirler;

Gerek evde gerekse işte, yükünüzün arttığı dönemlerde bir süre yalnızca acil ve önemli olan işlerinizle ilgilenin

Bazı işleri başkalarına devretmeyi deneyin, işyerinde iş arkadaşlarınızdan; evde ise eşinizden, varsa diğer çocuklarınızdan veya yakınlarınızdan yardım isteyin. Çocuğunuz yokken evinizle, kadın olduğunuz için eşinizden daha çok ilgilenmiş olabilirsiniz, bu aynı düzenin devam edeceği anlamına gelmez.
Eşiniz yeni doğan bebeğinizi emziremez belki ama, bugüne kadar hep sizin hazırladığınız akşam yemeğini hazırlayabilir. Aile içinde yapılabilecek ufak düzenlemeler size kısacık da olsa rahat bir nefes alma olanağı sağlayacaktır.

Yükünüzün çok arttığını hissettiğiniz yerde bazı alışkanlıklarınızdan tamamen vazgeçin, bunun için kendinize önceden “vazgeçilebilirler listesi” bile hazırlayabilirsiniz. Örneğin, ev işleri için düzenli bir yardımcı alamıyorsunuz ve iki haftada bir mutlaka mutfağın dolaplarının temizlenmesini gerekli buluyorsunuz ve artık buna ayıracak zamanınız yok. Eşiniz hayatta yapmaz böyle bir işi, anneniz çok yaşlı, akadaşınıza böyle bir şeyi teklif etmeyi düşünemezsiniz bile… O zaman bu alışkanlığınızdan vazgeçin ya da bu düşüncenizi terkedin; iki haftada bir mutlaka mutfağının dolaplarının silinmesini gerekli bulan bir kadın değilsiniz artık. Mutfak dolapları bekleyebilir, arkadaşlarınız bekleyebilir, müşteriler ve hatta müdürünüz bile bekleyebilir, ama çocuğunuz bekleyemez. İnsan yaşamında pek çok şeyden istifa edebilir herhalde, ancak annelikten istifa edemez.
c. suçluluk duygusu
Dozu değişmekle birlikte hemen her çalışan annenin yaşadığı bir duygudur suçluluk. Bu duyguyu hafifletmek için şöyle düşünebilirsiniz;
– çalışmak zorundayım (çocuğum için para kazanmam gerekiyor)
– çalışmayı seviyorum (çocuğum mutlu bir anneyi hakediyor)
Çalışan annelerin çoğu (ekonomik zorunluluklar nedeniyle doğumdan sonra işe başlayanlar dışında) çocuk sahibi olmadan önce de, çalışan kadınlardır. Önceden çalışma hayatı olan, üretken bir kadının uzun süre evde oturması, mesleki kaygılar, sosyal ve duygusal tatminsizlikler doğurur. Oysa her çocuk mutlu, üretken, kendisiyle barışık bir anneyi, kendisi için işini terketmiş, saçını süpürge etmiş bir anneye tercih eder. Unutmayın ki çocuğunuz sizin aynanızdır; siz mutluysanız o da mutlu olur, siz kaygılıysanız o da kaygılıdır, siz hayatla hep kavga ederseniz o da kavga eder.
İşlerinizi planlı yaparak, hiçbir şey için çocuğunuza ayırdığınız zamandan çalmayarak ve bu zamanı en verimli şekilde değerlendirerek suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışın. Hafta sonu onunla başbaşa yapacağınız bir doğa gezisi, haftanın 5 günü sabahtan akşama kadar onunla birlikte olup hiçbir şey paylaşmamaktan çok daha iyidir. Çocuğunuzla birlikte olduğunuz süre değil, bu süreyi nasıl değerlendirdiğiniz önemlidir. Bu sürenin azlığına ya da çokluğuna değil, çocuğunuzla kurduğunuz ilişkinin kalitesine ve bunu geliştirmeye odaklanmaya çalışın.
Suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışırken pratikte sizi zorlayan durumlarla karşılaşırsınız, bunların üzerinde çok fazla durmamaya gayret edin. Örneğin; çocuğunuzu kreşe veya bakıcı annesine bırakıp işe giderken ilk zamanlar arkanızdan bir süre ağlayacaktır, bu çok doğaldır.* Çocuğunuz bazen size bir yabancı gibi davranacaktır, babaannesine daha düşkün olacaktır veya bakıcı annesine “anne” diyecektir. Bunlar kuşkusuz her anneyi üzer ve suçluluk duygusunu artırır. Bu gibi durumları çocuğunuza bakan kişiye atfetmemeye çalışın, hatta çocuğunuz kendisine bakan kişiyi bu kadar sevdiği için sevinin. Bu durumları çocuğunuzun size verdiği bir mesaj olarak da algılayabilirsiniz; onunla daha çok birlikte olun ve oynayın.*2
Unutmayın,
çalışan bir annenin çocuğu olmak hayatta insana kaybettirdiklerinden çok daha fazla şey kazandırır.

* Haftalarca süren ağlamalar ve bunlara eşlik eden başka sorunlar varsa, mutlaka bir uzmana başvurun.
*2 Annenin herhangi bir sebeple çocuğuna karşı ilgisiz olduğu durumlar burada söz edilenin dışındadır ve bunlar ayrıca ele alınmalıdır.

ÇOCUĞU KÖTÜ EĞİTMENİN YOLLARI-1

ÇOCUKLARI KENDİNİZE KARŞI KİNLİ YAPMANIN YOLLARI

“Ona karşı daima aksi ve asık suratlı olun. Niyetinin ne olduğuna bakmaksızın, en küçük kabahatini ceza ile karşılayın.. böyle davrandığınız takdirde size nasıl kin beslediğini görecek, bana hak vereceksiniz…”
HİKAYE
“Güzel Leman’ a babası oyuncak bir mutfak takımı almıştı. Pırıl pırıl parlayan bu küçük madeni kapları çok sevmişti. Ona bundan daha güzel bir hediye verilemezdi.
Mutfak takımına kavuştuğu gün, sevincine diyecek yoktu. Onları yıkamış, kurulamış, kutusuna yerleştirmişti. Arkadaşları kendini ziyarete geldikçe mutfak takımlarını çıkarır, onlara yemek pişirir, ziyafet verirdi. Kardeşi kemal, sık sık oyunlarını bozuyorsa da Leman fazla ses çıkarmıyordu.
Bir gün, ablası okulda iken, kardeşi onun mutfak takımlarıyla oynamak istediğini söyledi. Babası da verdi. Kemal kıskanç bir çocuktu. Niyeti oynamak değil, ablasının oyuncaklarına zarar vermekti. Nitekim oynuyormuş gibi yaparak bardaklardan birini ayağı ile ezdi
Leman, eve gelip mutfak takımının dağılmış olduğunu görünce heyecanlandı. Onları düzeltmek isterken ezilmiş bardağı fark etti. Üzüntüden gözlerine iri yaş taneleri doldu. Annesi oyuncakları Kemal’e babasının verdiğini söyleyince sesini çıkarmadı. Acısını kalbine gömdü.
Ertesi gün iki tabak daha aynı akıbete uğrayınca Leman dayanamadı. Ezilmiş bardağı ve tabakları alıp babasına koştu: “Babacığın, görüyor musun; Kemal oyuncaklarımı ne hale getirmiş!..” dedi ve ağlamaya başladı: babasının cevabı ne oldu biliyor musunuz: “ne olmuş yani! Onların ben vermedim mi? Çekil git şimdi başımdan, seninle uğraşacak zamanım yok!”
Leman, kendisi için çok değerli oyuncakların ezilmiş olmasına aldırış etmeyen bu babaya içinden kin besledi. Aradan bir hafta bile geçmemişti ki, küçük kızın pembe yanakları soldu. Eski neşesini kaybetti. O olaydan sonra, babasına sevgi ile baktığını gören olmadı….”

ÇOCUĞU OKULA YENİ BAŞLAYAN AİLELERE UYARILAR

GAZİANTEP – Uzmanlar, 13 Eylül`de başlayacak olan yeni öğretim yılında özellikle, çocukları okula yeni başlayacak olan aileleri çok dikkatli olmaları konusunda uyarıyor. Çünkü, eğitim-öğretimin başarısı çocukların sadece fiziksel olarak değil, psikolojik olarak da okula hazırlanmasıyla mümkün oluyor.
Gaziantep Rehberlik ve Araştırma Merkezi (GARAM) Psikoloğu Özgül Kılıç, çocuğun okula en iyi şekilde hazırlanması için ailelerin çocuklarını çok iyi tanımak zorunda olduğunu belirterek, “Her çocuğun zeka düzeyi farklıdır. Aile, zihinsel gelişimi çok iyi tahlil edip, okul konusunda üzerine düşeni yapmalı. Okula yeni başlayacak olan çocuk, yeni bir ortama gireceği ve aile ortamından uzaklaşacağı için uyum sorunu yaşayabilir” diye konuştu.

ANNELER DİKKAT! Okula başlayan bazı çocukların, anneye fazla bağımlı olduğunu, bazı çocukların ise güven sorunu yaşayabilecekleri gibi, anne ve babaları tarafından sevilmedikleri duygusuna kapılabileceklerini ifade eden Kılıç, bunların çok iyi gözlemlenip, okula niçin gitmesi gerektiğinin, anlayabileceği bir dille anlatılması gerektiğine dikkati çekti.

AİLELERE ÖNERİ Ailelerin, çocuklarını okula en iyi şekilde hazırlamak için rehberlik ve araştırma merkezlerine başvurabileceklerini vurgulayan Kılıç, şöyle devam etti: “Uzmanlarımız bu konuda titiz bir çalışma içerisinde. Yeter ki aileler merkezlere gelip, yardım istesinler. Eğitimde psikolojik hizmetler çok önemli. Bu hizmet, eğitim ve öğretimin başarısı için yapılması gereken ilk aşama. Ayrıca, özel eğitime ihtiyaç duyan çocuklar da belirlenebilir.

Özel eğitimin başarısı için erken tespit çok önemli. Ancak, bu konuda ailelerin fazla duyarlı olmadığı bilinen bir gerçek. Yeterli sayıda aile gelmiyor. Merkezimize gelen çocuklar daha çok eğitim kurumları tarafından gönderiliyor. Çoğu zaman da geç kalınmış oluyor.” Kılıç, okula yeni başlayan çocukların başarılı olmaları için öğretmenlerin tutum ve davranışlarının da çok önemli olduğunu sözlerine ekledi.

ÇOCUĞUMA….

 Sadece bu sabah için, içimden ağlamak geldiği halde yüzünü gördüğümde gülümseyeceğim.
 Sadece bu sabah için, ne giymek istediğinin seçimini sana bırakacağım ve gülümseyerek ne kadar yakıştığını söyleyeceğim
 Sadece bu sabah, çamaşırları yıkamaktan vazgeçip seninle parkta oynamaya gideceğim
 Bu sabah bulaşıkları lavaboda bırakıp bulmacanın nasıl çözüldüğünü bana öğretmeni izleyeceğim
 Öğleden sonra telefonun fişini çekip bilgisayarı kapatacağım ve arka bahçede oturup seninle köpükten balonlar uçuracağım
 Bu öğleden sonra dondurma arabası için çığlıklar attığında sana hiç kızmayacağım ve gelirse bir tane alacağım
 Bu öğleden sonra seni ilgilendiren konularda ikinci bir düşünce üretmeyeceğim
 Bu öğleden sonra kurabiye pişirirken bana yardim etmene izin vereceğim ve tepende dikilip düzeltmeye çalışmayacağım
 Bu öğleden sonra Mc Donald`s a gideceğiz ve iki tane çocuk menusu isteyeceğiz ki, iki oyuncak alabilesin
 Bu gece seni kollarımda tutacağım ve nasıl doğduğunu seni ne kadar çok sevdiğimi anlatacağım
 Bu gece küvette suları sıçratmana izin vereceğim ve sana hiç kızmayacağım
 Bu gece geç saate kadar oturmana ve balkonda oturup yıldızları saymana izin vereceğim
 Bu gece yanına uzanıp en sevdiğim TV programlarını bir kenara bırakacağım
 Bu gece sen dua ederken parmaklarımı saçlarında dolaştırıp bana en büyük armağanı verdiği için tanrıya şükredeceğim
 Kayıp çocuklarını arayan anne ve babaları düşüneceğim
 Yatak odaları yerine çocuklarının mezarlarını ziyaret edenleri ve hastane odalarında donuk bakışlarla, daha fazla içlerinde tutamadıkları çığlıklarıyla hasta çocuklarını seyreden anne babaları düşüneceğim
 Ve bu gece yanağına iyi geceler öpücüğü kondurduğumda seni biraz daha siki ve biraz daha uzun tutacağım kollarımda Tanrıya senin için teşekkür edip bize yalnızca bir gün daha vermesi için yakaracağım…

ÇOCUĞUN KENDİNE GÜVENİNİ ARTTIRMAK İÇİN NELER YAPILMALI

*Çocuğun kendini ifade etmesine müsaade etmek

*Çocuktan yaşı ve kapasitesi dışında davranışlar beklememeli

*Sorumluluklar yüklemek ve bunları başarmasını sağlamak gerekir

*Çocuğun başarısını övmek ve onu yüreklendirmek gerekir

ÇOCUĞUNUZ İLE VAKİT GEÇİRİN

MİNE ÖZKAMALI
Yapılan araştırmalar özellikle ilk beş yaşta olmak üzere çocukların gelişimi üzerine anne ve babaların duygusal açıdan vakit ayırmasının çok önemli olduğunu göstermektedir. Özellikle bu yıllarda çocukların merkezi sinir sistemi gelişimine çok olumlu katkıları olduğu belirtilmektedir . Anne ve babanın günlük işlerin yoğunluğunu bir tarafa bırakıp sadece çocuklarına ayırdıkları vakit olması gerekmektedir . Babaların çocuklara vakit ayırmada zorluk çektikleri değişik nedenler ile çocukları ile daha az zaman harcadıkları sık karşılaşılan bir durumdur. Ayrılan bu vakit çocuğunuz ile ilgili kısa ve uzun vadede bir çok fayda sağlayacaktır , bu faydalar o kadar çok ki hemen birkaç tanesini sayabiliriz

Çocuğunuz ile geçirdiğiniz vakit onun özgüven gelişimi açısından çok önemli olmaktadır , çünkü ona vakit ayırmanız ona verdiğiniz değeri göstermektedir . Bilinç dışına ‘’ben sana değer veriyorum çünkü vakit ayırıyorum’’ mesajı vermektesiniz . Varlığı ile yokluğu hesaba katılmayan ve sanki o evde yokmuş gibi davranmak çocuğun kendine olan güvenini dolaylı olarak negatif etkilemektedir. Özellikle çocuk sayısının fazla olduğu ailelerde her bir çocuğun eşit şekilde vakit ayrılması önemlidir. Çocuk sayısının az olduğu veya tek çocuklu ailelerde ise diğer kardeşler olmadığı veya sayı az olduğu için çocuğun daha fazla sıkılacağı hesap edilerek zaman geçirme görevi anne babaya biraz daha fazla düşmektedir.

Çocuğunuz ile geçirdiğiniz vakit onun stres ile daha kolay baş etmesine ve karşısına çıkan zorlukları daha kolay yenmesine yol açacaktır. Özellikle erişkinlik dönemine kadar yapılan araştırmalara baktığımızda çocukluğunda anne baba ve aile ile yakın bağları olan ve daha fazla vakit geçiren kişilerin karşılaştıkları stres durumu ile daha kolay mücadele ettikleri ve depresyon gibi durumlarda daha kolay iyileştikleri görülmüş. Bu durum çocuğunuzun kısa ve uzun vadede stres karşısında daha güçlü olmasını sağlayacaktır.

Çocuğunuz ile geçirdiğiniz vakit onun ile aranızda bir yakınlık sağlayarak onun size karşı daha rahat duygusal ifade sağlaması ve buna bağlı olarak onun duygusal anlamda ve iç dünyasında hissettiklerini daha kolay anlamanızı sağlayacaktır. Diğer türlü sizden uzak , duygularını size ifade edemeyen , içe dönük , bir çok sorunu olduğu halde aile ile paylaşımı olmayan bir çocuk haline gelecektir . Uzun vadede bu durumun bir çok psikiyatrik soruna yol açması muhtemel gözükmektedir.
Çocuğunuz ile geçirdiğiniz zamanın uzunluğu değil kalitesi önemlidir diyebiliriz . Özellikle çalışan anneler için önemli bir sorun olan vakit meselesi sık sorulan sorular arasındadır . Burada önemle vurguladığımız konu ;Çocuğunuz ile geçirdiğiniz vaktin kalitesini artırarak onun bu konudaki ihtiyacını rahatlıklar karşılayabilirsiniz. Günlük hayat akışı içerisinde kendinize bir program yapıp yemek yemeye , TV izlemeye , uyumaya ve buna benzer bir çok yaptığımız günlük işler yanında çocuğunuza vakit ayırmayı unutmayınız. Her yaş grubuna göre hem anne hem baba olarak ayıracağınız vakit çocuğunuzun mutluluğunu sağlayacak ve onun normal psikolojik gelişimine katkıda bulunacaktır. Aksi takdirde çocuğunuz sizden davranış problemleri ile vakit isteyecek ve onunla zoraki ilgilenmek zorunda kalacaksınız.

Sağlıklı nesiller için çocuğa ayrılan vaktin önemi büyük olup klinik gözlemlerimiz bizi anne babaların vakit ayırma konusunda ki eksikliklerinin olduğunu göstermektedir. Anne babalar çocuk yanımızda iken vakit ayırmış oluyoruz gibi düşünebilirler. Burada şunu vurgulamak gerekir , vakit ayırmak dediğimiz şey “ sadece“ çocuğunuz için ayırdığınız vakittir. TV izlerken veya kendi işinizi yaparken çocuğunuzun yanınızda bulunması elbette ki tamamen yalnız olmasından iyi olmakla birlikte yeterli değildir. Önemle vurgulamak gerekir ki çocuklar onlara sağlanan maddi imkanlar ile geçici mutluluklar sağlayabileceklerdir . Asıl mutluluk çocuk için onu sevenler ile belli zaman dilimlerinde bir arada bulunmaktır.

Yapılan araştırmalarda çocukların anne babalarından aldıkları sevgi ve mutluluk ile hayata daha olumlu ve mutlu bakabildikleri , daha az zarar verici davranışlarda bulundukları , insanlara karşı daha sevgi dolu oldukları , arkadaşları ile daha uyumlu halde oldukları gösterilmiştir.

Bazen tam tersi olarak çocuklara anne babalar o kadar çok vakit ayırmaktalar ki o zamanda çocuklar bunalmakta , anne babalarına daha kolay karşı gelmekte , çok aşırı müdahale olduğu içinde onların yaşlarına uygun bireyselliklerinin gelişiminde sorunlar yaşanmaktadır. Bu konuyu çok abartıp hayatın ve ailenin “tek gündemini“ çocuk veya çocuklar yapmamak önemlidir. Çocukların kendi başına da geçirdikleri zamanın onların gelişiminde önemli katkıları vardır. Bu konuda denge önemlidir.

Kısa vadede olumlu etkilerinin yanı sıra uzun vadede etkileri oldukça fazla olduğu bilimsel çalışmalar ile gösterilen bu konuda son olarak şunu söylemek istiyorum ; Çocuğunuz size ne kadar yakın olursa kötülüklere o kadar uzak olacak , sizin ile birlikte ne kadar mutlu olursa hayatın diğer alanlarında da o kadar mutlu olacak , sizinle ve ailesi ile bağları ne kadar sağlam olursa onun tüm hayatı boyunca problemleri daha az olacaktır. Kitle iletişim araçlarının yaygınlaştığı ve insanların bireysel meşguliyetlerinin arttığı günümüzde adı geçen konular için en önemli tehlike çocuklar ve onların duygusal ihtiyaçlarının karşılanmaması olmaktadır. Bu günden atılan tohumlar yarınlar için çok güzel sonuçlar verecektir . Eğer bu konuda bir gayret yok ise yarın oldukça geç olabilir.

ÇOCUĞUNUZA İSTEDİĞİNİZ DAVRANIŞI ÖĞRETİN

MİNE ÖZKAMALI

ÇOCUĞUNUZDA İSTEDİĞİNİZ DAVRANIŞI NASIL ARTTIRIRSINIZ?
Eğer yaptıkları bir davranış için ödüllendirilirlerse çocuklar o davranışı tekrarlarlar. Bu yüzden istediğiniz davranışı ödüllendirin ve böylece o davranışı arttırmış olun. İstenen davranışlar sessizce oturmak veya oynamak, dağılan oyuncakları toplamak, veya kardeşle oyuncakları paylaşmak olabilir. Böyle sessizce yapılan şeylerin bazen hiç farkına bile varmayız.
İstediğiniz davranışları nasıl arttırabilirsiniz?
a) Överek
b) Gülümseyerek, sarılarak, öperek
c) Sevdiği bir işi yaparak ( Örneğin bir öykü okuyarak, TV` de sevdiği bir programı izlemesine izin vererek, parka götürerek gibi.)
d) Küçük bir hediye vererek ( Örneğin bir paket şekerleme gibi)
Unutmayın ki çocuk ödüllendirildiğinde başardığını anlayacaktır, ve bu onun bu davranışı sürdürmesini güçlendirecektir.
Unutmayın ki, övgü anababaların da kendilerini iyi hissetmelerini sağlar, devamlı eleştirmek ve tehdit etmek anababaların da kendilerini kötü hissetmelerini sağlar.
Unutmayın istediğiniz davranışı övün ve istemediğiniz davranışı görmezden gelin.
Olumlu davranışları hemen, açık bir biçimde ve her seferinde ödüllendirin. Çocuğunuza sizin hoşunuza giden şeyin ne olduğunu söyleyin. Olumsuz davranışları her seferinde tutarlı biçimde görmezden gelin. Bu davranışı başkasının ödüllendirmesine izin vermeyin.
Olumsuz davranışlarıyla ilgi çektiklerinde çocuklar sıklıkla bu durumdan hoşnut olurlar.
Onlara dargın olduğunuz zaman bile aslında onlara ilgi göstermiş olursunuz bu nedenle yalnızca görmezden gelmeye çalışın.
Bağırarak, vurarak, küserek de olsa ilgilenmek istenmeyen davranışları arttırır.
Eğer onun şeker yemesini istemiyorsanız bu isteği duymazdan gelin, hiç pes etmeyin. Bunu her şeker isteyerek ağladığında yapmalısınız.
BAZEN İSTENMEYEN DAVRANIŞLARI GÖRMEZDEN GELMEK MÜMKÜN OLMAYABİLİR
Eğer davranışlar tehlikeli ve yıkıcı ise o zaman HAYIR demek zorunda kalabilirsiniz ya da onu oradan uzaklaştırmak ve hareketlerini kısıtlamak gerekebilir.
Sürekli eleştiri bir süre sonra çocuk için anlamsızlaşır. Eğer HAYIR sözünü çok sık duyarsa kulaklarını tıkamaya başlayacaktır. Bu nedenle HAYIR demenizin çok önemli olduğuna karar verdikten sonra bunu sürdürmelisiniz.
Anababaların yerine getiremedikleri boş tehditleri bir süre sonra çocuğun anababalarının sözüne inanmamasına neden olur.
İSTENMEYEN DAVRANIŞLARI NASIL AZALTIRSINIZ?
Sonununda pes edip ödüllendirdiğinizde çocuğun istemediğiniz davranışını sürdürmesini sağlamış olursunuz. Eğer her seferinde şeker almak için çığlık atmasını istemiyorsanız çığlıklarını duymazlıktan gelin ve böylece sizin söylediğinizi yapan biri olduğunuzu öğrensin.
Eğer beş on dakika sonra pes ederseniz eğer o süre boyunca bağırırsa sizin sonunda boyun eğeceğinizi öğrenecektir. Bu nedenle pes etmeden sonuna kadar gidebilmelisiniz.
Genellikle anababalar yalnızca çocukların olumsuz davranışlarını onların tutturucu hallerini görürler, sorun çıkarmadığı iyi davrandığı zamanları farketmezler. Halbuki istediğiniz davranışı övmeniz ve istemediğiniz davranışı görmezden gelmeniz gerekir.
NASIL DAVRANAN BİR ÇOCUK İSTERSİNİZ
1. Net ve açık kurallar koyun: Örneğin yatağa yatış saati, yemek zamanları belli değişmez düzen içinde gerçekleşsin. Bu tür bir değişmezlik çocuğun kendini güvende hissetmesini sağlar. Neyin kabul edilir, neyin kabul edilemez olduğunu çocuk daha iyi bilir. Evdeki tüm erişkinlerin bu kurallar konusunda anlaşması gereklidir. Farklı ve uyumsuz mesajlar çocuğun kafasını karıştırır.
2. Yapmasını istediğiniz şeyleri net ve tutarlı biçimde anlatın. Çocuğunuzun sizin ne söylediğinizi tam anladığından emin misiniz?
3. Yeni istenen davranışlar öğretin:
a) Yönlendirme: Göstererek, yardımcı olarak ve yapabilmesine izin vererek yeni bir davranış öğretebilirsiniz
b) Her seferde tek bir adım: Zor işleri daha küçük adımlara bölerek çocuğun her seferde bir adım öğrenmesini sağlayabilirsiniz.
c) Başkalarından öğrenme: Çocuklar anababalarını örnek alır onlar gibi davranırlar.
d) Çocuğunuzun sizin istediğiniz gibi bir şey yaptığını farketmeye dikkat edin ve onu hemen övün.
ÇOCUĞUNUZA DUYGULARIYLA NASIL BAŞEDECEĞİNİ ÖĞRETİN
1. Çocuğunuzun size anlattıklarını dikkatle ve sessizce dinleyin
2. Onların duygularını anladığınızı kısaca ifade edin ( evet, anladım gibi)
3. Çocuğunuzun tanımlamaya çalıştığı duygusunun adını koyun. (çok kırılmış olmalısın vs.. gibi)
Unutmayın : Tüm duygular kabul edilebilir ancak bazı davranışlar kabul edilemez ve sınırlanmalıdır.
ELEŞTİRİ DEĞİL İŞBİRLİĞİ
Çocuğunuza olumlu tutumları öğretirken eleştiri yerine işbirliği yaparak birlikte çalışın. Şunları yapmaktan kaçının:
1. Suçlamak
“ Yine kardeşini ağlattın. “
2. İsim takmak
“ Kıskanç bir çocuksun”
3. Tehdit etmek:
“ Bunu bir daha yaparsan seni evden atarım”
4. Emir vermek:
“ Hemen derslerini bitirmeni istiyorum”
5. Konferans çekmek:
“ Kardeşini üzmenin ne kadar kötü bir davranış olduğunu bilmiyor musun, böyle yaparsan ilerde de kimseyle geçinemezsin. “
6. Uyarılar:
“ O duvara çıkma, düşersin”
7. Acındırma cümleleri:
“ Böyle davranman yüzünden hastalanıyorum, görmüyor musun? Senin yüzünden ölüp gideceğim.”
8. Kıyaslamalar:
“ Komşunun kızları ne kadar iyi notlar alıyor, sen neden onlar gibi değilsin?”
9. Alay etme:
“ Dersini ne kadar da çabuk bitiriverdin, sen bir dahi olmalısın. “
10. Geleceğe yönelik tahminler:
“ Böyle gidersen sen adam olamazsın.”
SORUNLARLA BAŞETMEK İÇİN NE YAPABİLİR SİNİZ?
1. Problemi tanımlayın
“ Koridor çamur içinde kalmış”
2. Bilgi verin:
“ Çamurlu ayakkabıların eve girmeden önce çıkması iyi olur.”
3. İsteğinizi kısaca tek kelimeyle belirtin:
“ Ayakkabılar”
4. Kendi duygularınızı anlatın:
“ Silip temizlediğim yerleri çamur içinde görünce çok kızıyorum”
5 . Hatırlatıcı notlar yazın:
“ Lütfen eve girer girmez ayakkabılarınızı çıkarın”
CEZALANDIRMAK YERİNE NELER YAPILABİLİR:
1. O andaki duygunuzu çocuğun kişiliğine saldırmadan net şekilde anlatın:
“ Notlarının düşük olmasına çok üzüldüm.”
2. Kendi beklentinizi ifade edin:
“ İkinci dönem notlarının daha yükseleceğini umarım”
3. Çocuğa kendini affettirme yolu gösterin:
“ Derslerine daha fazla zaman ayırarak bunu halledebilirsin”
4. Çocuğunuza seçme şansı verin:
“ Kendin çalışabilirsin ya da sana derslerinde yardımcı olacak birisi olabilir, nasıl istersin?”
5. Problemi çözmek için birlikte çalışın:
a) Çocuğunuzun duygularını konuşun
“ Bu karne senin için de çok üzücü olmalı”
b) Çocuğunuzu bu konuda birlikte bir çözüm üretmeye teşvik edin
“ Bu sorunu çözmek için sen neler düşünüyorsun?”
c) Ortaya çıkan fikirlerin listesini yapın ve bu fikirler içinden hangilerini uygulamaya koyacağınıza birlikte karar verin.
“ Evet , bu söylediğini yapabiliriz.”
d) İzleyin ve eyleme geçin:
“ Bu söylediğini gerçekleştirmek için bir plan yapalım. “
e) Hiçbir zaman çocuğun sizi suçlamasına izin vermeyin:
“ Sen hiç beni çalıştırmadın.”
“ Suçlama yok. Burada nasıl bir çözüm üretebileceğimizi düşünmeye çalışıyoruz.”

ÖVGÜ
Övgüler çocuğun kendine güvenini arttırır ve yaptığı işe daha da hevesle sarılmasını sağlar.
Överken şunlara dikkat edin:
1. Genel şeylerden kaçının. Onun yerine gördüğünüz şeyi tanımlayın.
“ Çok güzel bir resim yapmışsın “ yerine “ Bu resimde canlı renkler bir arada kullanılmış”
2. Geleceğe yönelik yansıtmalar yapmayın, şimdiye yönelin:
“ Sen büyük bir ressam olacaksın” yerine” Bu resim üzerinde gerçekten sabırla uğraştın.”
3. Kendi duygularınızı anlatın:
“ Bu resme bakmak içimi sevinçle dolduruyor.”
4. Çocuğun övülmeye değer davranışını kısaca tanımlayın:

ÇOCUĞUNUZU TANIYARAK EĞİTİMİNE BAŞLAYINIZ

“Çocuğunuzu tanıyarak eğitime başlayınız”

J.J.Rousseau

AİLE
MİNE ÖZKAMALI

Aile bir ilişkiler sistemidir. Aile demekle neyi kastediyoruz? Soyut anlamda kişiler arası ilişkileri içeren belli kuralları olan bir düzendir.

Aile sistemi dediğimiz zaman aile içindeki bireylerin birbirleriyle nasıl etkileşimde bulunduklarını düzenleyen kuralların tümünü kastederiz.

Birey Davranışları İle Tüm Aileyi Yansıtır:

Her birey kendi benlik tanımlaması içinde ailenin tüm düzenini yansıtır;koşullar olanak verildiğinde, kendi bildiği türden bir aile ortamı yaratmaya girişir. Daha doğrusu koşul ve olanakları kendi bildiği aile türünden bir aile yaratacak biçimde kullanır. Bu nedenle babası alkolik olan bir kız alkolik bir adamla evlenir; annesi tarafından ilgi, sevgi görmemiş, yalıtılmış bir erkek ise anneleri gibi duygusal yönden soğuk kadınlarla evlenirler. Aile içindeki roller böylece kuşaktan kuşağa kendi kendini böylesine yineler

AİLENİN TEMEL GEREKSİNİMLERİ

1.Değerli olma duygusu: Aile içindeki etkileşim çocukları ya “ben değerliyim” ya da “değersizim” duygusuna götürür. Bu gereksinim aile içinde yerine getirilmezse çocuk her türlü davranışla bu duyguyu elde etmeye çalışır. Ergenlik çağındaki erkek çocukların çete(gang) kurarak çoğu kez ölümle sonuçlanan çatışmaları da, kendilerini önemli görmeyen aile ortamlarına bir tepki olarak yorumlanır.”Ben değerliyim” duygusunu aile içinde elde eden birey kendisini kanıtlamak için aşırı davranışlarda bulunmaya gerek duymaz.

2.Güven ortamı: Aile içindeki bireylerin emniyette olduğu, dışarıdaki tehlikeli olayların aile içine girmeyeceği duygusu, bu gereksinmenin temel nedenidir. Eğer çocuk ev içinde kendisini güven içinde bulmuyorsa çocuk ailenin dışında bir yere yönelir. Aile ile olan bağlarını koparır.

3.Yakınlık ve dayanışma duygusu: Aile içinde temel güven ve dayanışma varsa aile dışında bireyin karşılaştığı stres getirici olumsuz olaylar yıkıcı etkisini pek göstermez. Güven duygusunun baskın olduğu aile dış dünyanın yaratmış olduğu sıkıntı ve kaygılarından kendisini kurtarır. Bu tür aile içinde olan kimseler kendilerine olduğu gibi çevresine de güvenirler. Eğer aile içinde güven ve dayanışma sağlanmamışsa bu insanlar yoğun stres ve gerginlik yaşarlar. Bu kişiler kendilerine dahi güvenemezler. Dolayısıyla çevresinde yakın ilişkiler kuramazlar.

4.Sorumluluk duygusu: Aile sistemi içindeki anne ve babalar davranış ve sözleri ile sorumluluk duygusunu ifade ederler. Aile içinde sadece anne baba değil herkes sorumluluk duygusunu paylaşır. Elbette ki çocuklara yaşları oranında sorumluluk yüklenmelidir. Tüm sorumluluğu kendi üzerine alan, çocuğunu sorumluluktan kurtaran anne ve babalar kendi yaşamını biçimlendirmekten aciz sürekli başkalarının yönetiminde olmaya yönelik bireyler yetiştirirler Bu tür tutumlar sonucunda yetişmiş bireyler yaşamlarında yer alan olaylardan sürekli başkalarını sorumlu tutarlar. Gelişimsel dönemi göz önüne alınarak çocuğun odasını toparlaması, ev işlerine yardım etmesi gibi konularda sorumluluğu sağlanabilir. Bunu yaparken kız ve erkek işleri kesin çizgilerle ayrılmamalıdır.

5.Zorluklarla mücadele ederek onların üstesinden gelmeyi öğrenme: Çocuğa her şey hazır verilmemelidir. Sorumluluk duygusunun gelişimi ile ilgili anlatılanlar zorluklarla mücadele etme ile ilgilidir. Çocuğun içinde bulunduğu gelişimsel dönem göz önünde bulundurularak çocuk kendi sorunları ile başbaşa bırakılmalıdır. Bu durum onların zor sorunları ile mücadele ederek, uğraşmasına olanak vermek, kendisine güvenli sorun çözme becerileri gelişmiş bireyler olarak yetişmeleri için gereklidir. Karşılaştığı her zorluğa aşırı yardım eden ana babaların çocukları sürekli başkalarına muhtaç, kendilerine güvensiz olur. Böyle kişiler yetenek becerilerini keşfedemezler.

6.Mutluluk ve kendisini gerçekleştirme ortamı: Aile ortamı bir mutluluk ortamıdır. Şimdiye kadar anlatılan gereksinimlerin karşılanması mutlu olmayı getirir. Evde değerli olduğu duygusunu tadan birey mutlu olur ve yaptığı şeylerden doyum alır, kendini gerçekleştirme olanağı bulur.

7.Sağlıklı manevi yaşamın temellerini oluşturma ortamı: Katı din kuralları altında yetiştirilmiş çocuk sürekli yargılanacağı, cezalandırılacağı korkusunu yaşar. Kendi yaşantı ve deneyimlerini zenginleştirecek iç ve dış dünyasını araştırıp keşfedeceği yerine körü körüne itaati, kendi düşünce ve duygularından utanmayı öğrenir. Sağlıklı manevi yaşam ailenin çocuğuna verebileceği en önemli süreçtir. Sağlıklı bir manevi temeli olan insanlar kendisi ile barışık, insan ilişkileri olumlu ve kuvvetli saygılı bireyler olarak yetişirler.

KORUNMASI GEREKEN BEŞ TEMEL ÖZGÜRLÜK

1.Şimdi ve burada olanı duyma ve görme (algılama) özgürlüğü
2.Kendi düşündüğünü olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü
3.Kendi duygularını olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü
4.Kendi arzularına göre bir şeyi isteme ya da reddetme özgürlüğü
5.Olmak istediği yönde gelişerek kendi özünü gerçekleştirme özgürlüğü

Tanrım bana

Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için

SÜKÛNET

Değiştirebileceklerimi değiştirmek için

CESARET

İkisini birbirinden ayırabilmek için de

AKIL VER

AİLE İÇİ İLETİŞİM

Etkili iletişimin temelinde bireyin kendisini tanıması, kendi değerlerinin ve tutumlarının farkında olması ve kendine güven yatar. İyi bir iletişimci ipuçlarını anında görür (jestler, mimikler, beden duruşu) ve onları gerçekçi olarak değerlendirir.

İLETİŞİM ENGELLERİ

1.Emir vermek, Yönlendirmek: Bu iletiler kişinin duygularının önemsiz olduğu mesajını verir. Kişi diğer kişinin istediğini yapma zorunluluğunu hisseder.
2.Uyarmak, Gözdağı vermek: Bu iletiler de emir verme ve yönlendirmeye benzer; ancak kişinin vereceği yanıtın karşılığı olacak tümceleri de içerir. Kişinin isteklerine saygı duyulmadığı mesajını verir. Bu durum kişide öfke ve düşmanlık yaratır.
3.Ahlak dersi vermek: Bu tür ilişkilerde otoritenin ve zorunlulukların gücü kişiye karşı kullanılır. “yapmalısın, etmelisin” mesajlarını iletir ve bireyi karşı koymaya zorlar.
4.Öğüt vermek ve çözüm önerileri getirmek: Kişinin sorunlarını kendi kendisine çözeceği yeteneğinin olmadığına inanıldığını gösterir.
5.Öğretme, nutuk çekme, mantıklı düşünceler önerme: Bu durum aile içinde o anda herhangi bir sorun yokken çocuklar tarafından kabul edilebiliyor; ancak, sorun anında bu durum kabul edilmiyor ve daha fazla çatışmalara neden oluyor. Mantıklı düşünceler önerme çocuğun mantıksız ve bilgisiz olduğuna dair mesaj iletir.
6.Yargılamak, eleştirmek, suçlamak,aynı düşüncede olmamak: Bu iletiler çocuk üzerinde diğerlerinden daha fazla olumsuz etki yapar. Bu değerlendirmeler çocuğun benlik saygısını düşürür. Çocuklar hakkında yapılan olumsuz değerlendirmeler çocuğun kendisini değersiz, yetersiz görmesine neden olur.
7.Övmek, aynı düşüncede olmak, olumlu değerlendirmeler yapmak: Genel inanç olarak bu durumun çocuğa zarar vereceği hiç düşünülmez. Çocuğun öz imgesine uymayan değerlendirmelerin yapılması çocukta kızgınlık yaratır. Çocuklar bu iletileri anne babanın kendilerini yönlendirme ve isteğini yaptırma girişimi için kurnazlık olarak yorumlarlar. “Siz böyle söyleyince sanki ben daha çok mu çalışacağım?” gibi düşünürler. Övgü ise başkalarının yanında yapılıyorsa çocuğu utandırır. Aşırı övgü sonucunda çocuk buna alışır ve övülmeye gereksinim duymaya başlar.
8.Ad takmak, alay etmek: Çocuğun benlik saygısı üzerinde olumsuz etki yapar. 9.Yorumlamak, analiz etmek, tanı koymak: Bu durum çocuğun konuşmasını, kendi duygularını ifade etmesini engeller.
10.Güven vermek, desteklemek, avutmak, duygularını paylaşmak: Anne babalar çocuklarının duygularını tam olarak anlamadıklarında ortaya çıkar. Böyle bir durumda sorun hiç yokmuş gibi algılanıp avutma eğilimine gidilir.” Üzülme yarın her şey düzelecek, kendini daha iyi hissedeceksin” gibi mesajların verilmesi çocuğun önemsenmediği hissini verir.
11.Soru sormak, sınamak, sorgulamak: Çocuk sorgulanıyor hissine kapıldığında bu durum onda güvensizlik, kuşku oluşturur.
12.Sözünden dönmek, oyalamak, alay etmek, şakacı davranmak, konuyu saptırmak: Böyle iletiler yüzünden çocuk anne babasının onunla ilgilenmediğini, duygularına saygı göstermediğini belki de onu dışladığını, dikkâte almadığını düşünür. Çocuklar sorunlarını dile getirdiklerinde çok ciddidir. Şaka ve espriyle karşılık vermek onları incitebilir ve itilmişlik kenara atılmışlık duygusunu verir.

ANA BABALAR ON İKİ İLETİŞİM ENGELİNİ KULLANINCA…

YANIT

İLETİŞİM ENGELİ

“Benim oğlum okulu bırakamaz. Buna izin vermem.”

EMİR VERME

YÖNLENDİRME

“Okulu bırakırsan benden para mara bekleme.”

UYARMA

GÖZDAĞI VERME

“Okumak herkese nasip olmayan ödüllendirici bir deneyimdir.”

AHLAK DERSİ VERME

“Ödevini yapmak için neden bir program yapmıyorsun?”

ÖĞÜT VERME

ÇÖZÜM GETİRME

“Üniversite mezunu lise mezunundan yüzde elli fazla kazanır.”

NUTUK ÇEKME

ÖĞRETME

“Uzak görüşlü değilsin. Düşüncelerin henüz yeterince olgunlaşmamış.”

YARGILAMA

ELEŞTİRME

SUÇLAMA

“Her zaman gelecek için umut veren iyi bir öğrenci oldun.”

ÖVME

“Hippi gibi konuşuyorsun.”

AD TAKMA

ALAY ETME

“Çaba göstermediğin için okuldan hoşlanmıyorsun.”

YORUMLAMA

ANALİZ ETME

“Duygularını anlıyorum, ama son sınıfta daha iyi olacak.”

GÜVEN VERME

DUYGULARINI PAYLAŞMA

“Eğitimsiz ne yapacaksın? Nasıl geçineceksin?”

SINAMA

SORU SORMA

SORGULAMA

“Yemekte sorun istemiyorum.”

KONUYU SAPTIRMA

Bu alıştırma çocukta sorun olduğunda ana babanın tipik tavrının iletişim engelli sözler söylemek olduğunu göstermiştir. Ana babalar bu tür yanıtlar kullanınca aralarındaki iletişim aşağıdaki gibi gösterilir.

ÇOCUK

İLETİ

ANNE / BABA

Gönderici

“Sorunum Var”
Alıcı

ÇOCUK
ENGEL
ANNE/ BABA
Alıcı

“Yanıt”

Gönderici

Bu tür yanıtlar çocuktan gelecek bir sonraki iletişimi engeller; ana-baba çocuk ilişkisi gibi çocuğun benlik saygısını da olumsuz engeller. Çocuklar üzerinde aşağıdaki olumsuz sonuçları oluşturma tehlikesi taşır:

•Konuşmalarını engeller •Savunmaya geçirir •Kavgacı yapar, karşı saldırıya yöneltir •Yetersiz olduklarını hissettirir •Kızdırır, küstürür •Oldukları gibi kabul edilemedikleri duygusunu uyandırır •Sorunlarını çözmede kendilerine güvenilmediğini hissettirir •Anlaşılmadıklarını hissettirir •Duygularının yersiz olduğunu hissettirir •Kızdırır, yılgınlığa uğratır •Sorgulanıyor duygusunu yaratır •Anne ve babasının kendisiyle ilgilenmediği duygusunu uyandırır.

AİLE KURALLARI

Her aile gerek açık gerekse kapalı olarak kurallarını belirlemiştir. Sağlıklı ailede kurallar gizli değil açık olarak belirlenmiştir. Aile içindeki bireyler birbirlerinin iyi tanırlar, duygular karşılıklı olarak hissedilir. Evde eşitlik söz konusudur.

Mutlaka ki zaman zaman her evde küçük de olsa çatışmalar yaşanır. Hiç çatışma yaşanmayan bir evde büyük olasılıkla maskeler takılıdır. Yani sosyal maskeler iletişimde bulunuyordur.

Çatışma uzun süreli ilişki içinde olan kişiler arasında doğal olarak ortaya çıkar. Önemli olan çatışmanın çıkmasını önlemek değil, çatışma çıktığı zaman kişilerin birbirleriyle nasıl etkileşim kuracağının bilinmesidir. Aralarında çıkan çatışmayı birbirlerini kırmadan çözebilme becerisini gösteren çiftler sağlıklı bir aile kurar.

Sağlıklı bir ailede sorunları çözmek için kullanılan yöntemler:

•Duygu ve düşünceler olduğu gibi, abartılmadan ortaya konulmalıdır (Bu tutuma kendine güvenli ve kendine saygılı tutum diyoruz. Bu tutum içinde olan kişiler hem kendilerine hem de başkalarına saygı gösterirler.) •Sorunlar şimdiki bağlam içinde ele alınmalı ve eski birikimler işin içine sokulmamalıdır •Kesinlikle öğüt verme kullanılmamalı, davranışlar somut bir biçimde ayrıntılı olarak ele alınmalıdır. •Yargılamaya gidilmemeli, kişiler kendi duygu ve düşüncelerini ifade edebilmelidirler. •Duygu ve düşünceler, ne az ne eksik, olduğu gibi olduğu gibi ifade edilmelidir; karşısındakinin ne beklediğine ya da en mükemmel olması gerektiğine göre ifadeler aranmamalıdır. •Konunun özü ile konuya ilişkin olmayan ayrıntılar birbirinden ayırdedilmelidir. Örneğin siz çocuğunuza “iki saat geciktin” dediğinizde, çocuğunuz size: “hayır bir saat kırk beş dakika geciktim” dememelidir. •Sorun çözmede etkin dinleme kullanılmalıdır. (daha sonraki bölümde ayrıntılı olarak anlatılacak) •Belirli bir zaman konusu içinde ancak bir çatışma üzerinde durulmalı, başka çatışma konuları çatışmaya katılmamalı. Örneğin: “hem geç kalıyorsun hem de bana yardım etmiyorsun”diyerek iki konuyu birden ortaya atmamak gerekir. •Birinin haklı çıkması yerine her iki tarafın da anlaşabileceği bir çözüme yönelmek gerekir. “ben haklıyım, sen yanlış hareket ediyorsun” tarzında davranmamak gerekir.

Sağlıksız ailede gizli kurallar:

Sağlıksız ailede kurallar bilinçaltındadır. Gizli ve açığa çıkmamıştır. Bu kuralları kimse tartışamaz. İşte sağlıksız ailede geçerli olan kurallar şunlardır:

1.Denetleme: çocuk duygu ve düşüncelerini ifade ederken hep korku içindedir. Ya da duygularını ifade edemez, bastırır. Söyleyeceklerini hep önceden kestirmek zorundadır. Kendiliğinden ortaya çıkan davranış kötüdür, affedilmez. Bu tür ailelerde sağlıklı bir güven ortamı söz konusu değildir. 2.Mükemmeliyetçilik: Yapılan her işte, girilen her sınavda kişinin mükemmel olması beklenir. Her şey göstermeliktir, başkasının beğenmesi için yapılır. Mükemmeliyetçilik kişinin kendi gerçeğinin hiçbir değeri olmadığını kendi düşünüş ve değerlendirilişinin önemsiz olduğunu ifade eder. Bu ortamda yetişen çocuğun temel duygusu umutsuzluktur. Kendilerini değersiz, yetersiz bulurlar. 3.Suçlama: Suçlama olayları olduğu gibi kabul etmemenin bir sonucudur. Yapılan suçlamalar her şeyin denetim altında tutulması gerektiği ve yapılan herşeyin mükemmel olmasının zorunlu olması gerektiğini ortaya çıkarır. Bu durum ise kişide kaygı ve utanç duygularını yaratır. 4.Beş temel özgürlüğün inkârı: Sağlıksız ailede kişilerin doğal olarak geliştirdikleri algılama, duygu, düşünce, davranış, arzu ve amaçları inkâr edilir. “içinden geldiği gibi değil; mükemmeliyetçi kurala uyarak, başkalarının senden beklediği biçimde algıla, duygulan, düşün,davran, arzu et, ve amaç edin.” Bu durum kişini kendi gerçeğini inkâr etmesine neden olur. Böylece kişi tamamen dışa bağımlı, kendi iç dünyasıyla ilişkisi kopuk, robot gibi yaşar. Böyle bir kişinin mutlu olması da sözkonusu olmaz. 5.Konuşmanın yasak olması: Sağlıksız bir ailede özellikle çocukların duygu ve düşüncelerini ifade etmesine olanak verilmez. Bu duru çocuklarda değersizlik duygularına neden olur. 6.Küskünlük ve kırgınlıkların sürdürülmesi: Aile içindeki kırgınlık ve küskünlüklerin sürdürülmesi, kişilerin birbirlerini anlamasını ve sorunun çözülmesini engeller. 7.Kimseye güvenmeme: Sağlıksız bir ailede kimse kimseye güvenmez. Aslında güven var gibi görünse de temelde güvensizlik vardır. Sağlıksız ailede yetişen kişi kimseden saygı ve gerçek sevgi görmediği için kimsenin kendisine yardım edemeyeceğine inanır. Yardım etmek isteyenlerin “mutlaka art düşüncesi vardır, çıkarı vardır” diye düşünür.

Sağlıksız ailede yetişen kişilerin kendilerine güveni olmaz. Bu kişiler mutlaka dıştan denetimli bireyler olurlar.

“Temelinde sevgi olan hiçbir eğitim başarısızlığa uğramaz”

Pestallozi

DİNLEME BECERİLERİ

Edilgin dinleme (sessizlik): karşısındakinin konuşmasına olanak verme. Edilgin dinleme kişiye:

•Duygularını duymak istiyorum •Duygularını kabul ediyorum •Benimle paylaşmak istediğin konuda vereceğin karara güveniyorum •Bu senin sorunun sorumlu sensin gibi güçlü mesajları verir.

Kabul ettiğini gösteren tepkiler: Sessizlik iletişimi engellemesine karşın çocuğa kabul edilmediği izlenimini verir. Ona gerçekten tüm dikkâtimizi verdiğimizi göstermeliyiz. Bunu yapmak içinse karşımızdakine sözlü ve sözsüz mesajlar iletmeliyiz. Hı hı, evet, seni anlıyorum…..gibi sözlü mesajlarla; baş sallama, jestler ve mimiklerle, beden duruşu gibi sözsüz mesajlarla karşımızdakine onu dinliyor hissini vermemiz gerekir.

Konuşmaya açık davet: Çocuklar sorun ve duygularını dile getirmekte güçlük çekerler. Konuşmak için yüreklendirilmek isterler. Şu örnek cümlelerle konuşmaya davet sağlanabilir:

•O konuda konuşmak ister misin? •Bu olay karşısında neler hissettin? •Bana örnek verir misin? •Bu konuda neler düşünüyorsun?

Etkin dinleme:Etkin dinlemede kişinin söylediklerinin gerçek anlamlarının kavranması gerekir. Etkin dinleme çocukların duygu boşalımına yardım eder. Çocukların duygularını keşfetmelerine yardımcı olur. Etkin dinleme çocukların olumsuz duygulardan korkmamalarına yardım eder, ana-baba-çocuk arasında sıcak bir dostluk geliştirir. Duyulduğunu ve anlaşıldığını bilmek öylesine hoş bir duygudur ki, konuşan dinleyene karşı bir yakınlık duyar. Çocuklar sevgiye tepki verirler. Kişi empati kurup doğru olarak dinleyince karşısındakini anlar. Bir anlamda kişi kendisini karşısındaki kişinin yerine koyar. Empati kurmayı öğrenen anne ve babalar çocuklarına daha fazla anlayış göstermiştir.

Etkin dinleme için:

•Çocuğun söylediğini duymak istemelisiniz. Bu onun için zaman ayırmak anlamına gelir. Zamanınız yoksa bunu çocuğunuza söylemelisiniz. •O andaki soruna yardımcı olmayı gerçekten istemelisiniz. İstemezseniz isteyinceye kadar bekleyin. •Duyguları ne olursa olsun, sizin duygularınızdan ne denli farklı olursa olsun onun duygularını gerçekten kabul etmelisiniz. •Çocuğun duygularını tanıdığına, onlarla baş edebileceğine ve sorunlarına çözüm bulma yeteneğine tam olarak güvenmelisiniz. Bu güveni çocuğunuz sorunları kendi başına çözdüğünü gördükçe kazanacaksınız. •Duyguların sürekli değil, geçici olduğunu anlamalısınız. Duygular geçicidir. •Çocuğunuzu diğerlerinden farklı ayrı bir birey olarak algılamalısınız. Bu “ayrılık” çocuğun kendi duygularının olmasına, nesneleri kendisine göre algılamasına “izin” vermenize destek olur. “Ayrılık” ı, yalnızca hissetseniz bile çocuğa yardımcı olabilirsiniz. Çocuğun sorunları olduğunda onun yanında olmalı ancak karışmamalısınız.

Etkin dinlemenin en uygun zamanı çocuğun sorunu olduğunu gösterdiği andır. Ana-babalar çocuklarının duygularını dile getireceklerini duyacakları işin çoğunlukla bu anı kolaylıkla yakalayacaklardır.

Tüm çocukların öğretmenleri, arkadaşları, ana- babalarıyla, kardeşleri hatta kendileri ile ilgili problemleri olabilir. Bu sorunlar onların stres yaşamalarına neden olabilir. Bu tür sorunların çözümü için yardım alan çocuklar daha kendine güvenli ve daha güçlü olurlar. Yardım almayanlarsa duygusal açıdan sorunlar yaşarlar.

Etkin dinlemenin uygun zamanını bilmek için ana-babaların “bir sorunum var” türünden tümceleri duymaya açık olmaları, ancak önce çok önemli olan “SORUN KİMİN?”ilkesini bilmelidirler.

Ana-baba-çocuk ilişkisinde aşağıdaki gibi üç durum vardır:

1.Çocuğun herhangi bir gereksinimi engellenmişse sorunu var demektir. Çocuğun o anki davranışı anne-babanın gereksinimini karşılamasına somut bir biçimde engel yaratmadığı için sorun ana-babanın değil, SORUN ÇOCUĞUNDUR. 2.Çocuğun gereksinimleri engellenmeyip karşılanmakta ve davranışı anne-babasının gereksinimini karşılamada somut bir engel de yaratmamaktadır. Bu nedenle İLİŞKİDE SORUN YOKTUR 3.Çocuğun gereksinimleri karşılanmakta ancak davranışı anne-babasının gereksiniminin karşılanmasını somut bir biçimde engellemektedir. Şimdi SORUN ANNE-BABADADIR.

Çocuğun sorunu olduğu zaman anne-babanın ETKİN DİNLEMESİ için en uygun zamandır. Ancak sorun anne babadayken uygun değildir. Çocuk sorun yaşıyorsa etkin dinleme ile onun kendi sorunlarına çözüm bulmasına yardım edebilirsiniz.

Etkin dinlemenin aşırı kullanılması ya da uygun zamanda ve durumda kullanılmaması işlerlik sağlamaz. Bu nedenle daha öncede belirtildiği gibi zamanlamanın ve koşulların sağlanması gerekir.

“Çocuk insanın babasıdır”

W. Wordsworth

BEN DİLİ:

Genellikle anne ve babalar iletişimde “sen dili”ni kullanıyorlar sen iletileri duygu ifade etmez . genellikle emir verme yargılama, öğüt verme gibi iletişim engellerini içerir. Örneğin:

•Konuşma artık •Yapmamalısın •Dersine çalışmazsan •Yaramazlık yapıyorsun •Bebek gibisin •Dikkât çekmek istiyorsun •Daha iyi öğrenmelisin……

Ana-baba çocuğun davranışını kabul etmediği zaman o davranış nedeniyle ne hissettiğini çocuğa söylerse ileti “SEN İLETİSİ”nden “BEN İLETİSİ” ne dönüşür. Yani ben dilinde duygular konuşur.

•Yorgun olduğum zaman canım oyun oynamak istemiyor •Eğer bugün çok yaramazlık yaparsan ben çok üzülürüm •Akşam yemeğini zamanında yetiştiremeyeceğim diye endişeleniyorum

Gerçekten de çocuktan beklediğimiz davranışların oluşmasında “ben dili”nin ne kadar etkili ve doğru bir iletişim aracı olduğunu göreceksiniz.

Ben dili çocuğun ana babasının kabul edemediği davranışını değiştirmesinde daha etkili olduğu gibi çocuk- ana baba ilişkisi için de daha sağlıklıdır. Ben dili çocuğu direnmeye, isyan etmeye yöneltmez. Örneğin dışarı çıkmak için direnen bir çocuğa:

“Hayır, hemen odana git, sokağa çıkamazsın” demek mi doğrudur; yoksa “hava karardığı için sokağa çıkman beni endişelendiriyor. Bu yüzden gitmeni istemiyorum ama, yarın erken saatte arkadaşlarınla birlikte olmana izin verebilirim.” demek mi doğrudur? Tabii ki ilk cümle sen iletilerini içerdiği için çocukta bir direnme ya da isyana yol açacaktır. Ancak ikinci cümlede duyguların ifadesi söz konusu olduğu için ben dilini kullanmak daha etkilidir. Çünkü ben dili davranışı değiştirme sorumluluğunu çocuğa devreder.

SORUN ÇÖZME BECERİSİ

Kızgınlık ve öfke duygusu, farkında olunan ya da olunmayan çatışmalardan kaynaklanır. Sadece kısa süreli duygusal gerginlikleri değil uzun süreli çatışmaları çözmek de, yaşamın önemli bir parçasını oluşturur.

Çatışma değişik nedenlerden kaynaklanabiliyor çatışmaların çözümüne iki temel tutum içinde yaklaşılabilir.

1.Ben kazanacağım, o kaybedecek. (KAZAN / KAYBET) 2.Her ikimizin de sonuçtan memnun olması gerekir. (KAZAN / KAZAN ya da KAYBEDEN YOK ) yaklaşımları.

Kazan / Kaybet Yaklaşımı:

İki kişiden biri varılan sonuçtan hoşnut kalmaz. Bu tutumda en güçlü olan, hileli davranan kazanır. Bu yöntem beraberinde karşılıklı ilişkilerde güvensizliği getirir. Karşısındakini kaybetme pahasına tartışma taraflardan birince kazanılır.

Kaybeden Yok Yaklaşımı:

Bir çatışma konusu ortaya çıktığı zaman, taraflardan her biri sadece kendi isteğinin yapılmasına olanak verecek bir çözümde ısrar edecek yerde, her ikisi de yaratıcı bir biçimde iki tarafı birden tatmin edecek bir çözüm yolu bulmaya çalışırlar. Çatışmayı çözebilecek değişik yollar düzenli bir biçimde gözden geçirilerek bu gerçekleştirilebilir.

Sorun çözebilmek için kullanılabilecek aşamalar:

1.Birinci aşama: ÇATIŞMAYI TANIYIN: Sizce sorun nedir? Bu konuda kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Burada “BEN DİLİ” kullanmayı ve her ikinizi de memnun edecek bir çözüme ulaşma tutumu içinde olduğunuzu belirtmeyi ihmal etmeyin. 2.İkinci aşama: BİR ÇOK ÇÖZÜM YOLU ORTAYA KOYUN: beş yada on dakika gibi belirli bir zaman süresi içinde aklınıza gelen çözümleri. İyi ya da kötü, mümkün ya da değil gibi süzgeçlerden geçirmeden olduğu gibi ortaya koyun. Bu aşamada amaç sorunla ilgili olabildiği kadar çok sayıda çözüm yolunu bir liste halinde ifade edebilecek duruma gelmenizdir. 3.Üçüncü aşama: ÇÖZÜM YOLLARINI DEĞERLENDİRİN: Bu aşamada her çözüm yolunu değerlendirerek, bu çözüm yollarının her birinizi tatmin ettiğini tartışacaksınız. Bu evrede kişilerin dürüstçe düşüncelerini ifade etmeleri önemlidir. Bir çözüm tarzını istemediği halde karşısındaki memnun olsun diye kabul etmek, iki kişinin arasındaki ilişkinin sağlığı bakımından sakıncalıdır. 4.Dördüncü aşama: EN İYİ ÇÖZÜMDE ANLAŞIN: Şu ana dek bütün seçenekleri gözden geçirmiş bulunuyorsunuz. Şimdi her ikinizi de en çok tatmin edecek kararı verme durumudur bu karara ulaştıktan sonra çözümün ne anlama geldiği bir kez daha her iki kişi tarafından ifade edilir. 5.Beşinci aşama:ÇÖZÜMÜ UYGULAMAYA KOYUN: Bu evrede çözümün ayrıntılarını konuşmaya başlarsınız. Burada ayrıntılardan kastedilen, çözüm uygulamaya konduğunda her iki tarafça ne gibi uyarlamalar ve ayarlamalar yapılması gerektiğinin konuşulmasıdır. Çözüm bir planlamayı gerektiriyorsa hemen planlamaya başlayın. Burada üzerinde durulması gereken nokta çözümün uygulanmaya geçebilmesi için gerekli işlemlerin her iki kişi tarafından anlaşılmış olmasıdır. 6.Altıncı aşama: ÇÖZÜMÜ GÖZDEN GEÇİRME: Bir çözümün gerçekten uygulanabilir ve uygulanamaz olduğunu denemeden anlamak zordur. Çözümü bir süre uyguladıktan sonra gözden geçirmek üzere bir araya gelmekte büyük fayda var. Bu durumdan sonra çözüm tarzında bazı değişiklikler önerilebilir. Hatta öyle bir durum olabilir ki çözümü her iki taraf tatmin edici bulmayıp yeniden gözden geçirmek gereği duyulabilir.

Önemli olan sorunun altında ezilmek yerine her iki tarafı da hoşnut edecek bir çözüme ulaşıncaya kadar yaratıcı bir biçimde sorunla uğraşmak yapıcı çözüm önerileri getirmektir. Zaten anlatılan tüm bu bilgiler yerine geldiğinde ilişkiler daha yapıcı olacak ve karşılıklı olarak birbirini anlama sözkonusu olacaktır.

KAYNAKÇA

ACAR, Nilüfer Voltan Terapötik İletişim

AKBOY, Rengin Eğitim Psikolojisi

ATTAR, Handan Çocuk Suçluluğu ve Eğitimi

BAŞARAN, İbrahim Ethem Görüşme İlke ve Teknikleri

CÜCELOĞLU, Doğan İçimizdeki Çocuk

CÜCELOĞLU, Doğan Yeniden İnsan İnsana

DÖKMEN, Üstün İletişim Çatışmaları ve Empati

EKŞİ, Aysel Çocuk Genç Ana Babalar

GANDER, J. Mary Çocuk ve Ergen Gelişimi

GORDON, Thomas E. A. E Aile iletişim Dili

GORDON, Thomas E. A. E Uygulamalar

YAVUZER, Haluk Çocuk Psikolojisi

YAVUZER, Haluk Çocuk ve Suç

YÖRÜKOĞLU, Atalay Çocuk Ruh Sağlığı

YÖRÜKOĞLU, Atalay Gençlik Çağı

YÖRÜKOĞLU, Atalay Değişen Toplumda Aile ve Çocuk

D.E.Ü Eğitim Bilimleri Bölüm Gelişim Psikolojisi Ders Notları

D.E.Ü Eğitim Bilimleri Bölümü Eğitim Psikolojisi Ders Notları

D.E.Ü Eğitim Bilimleri Bölümü İnsan İlişkileri Ders Notları

ÇOCUĞUNUZU TANIYOR MUSUNUZ

(6-11 YAŞ) ÇOCUĞUNUZ VE SİZ (6-11 YAŞ)

Okul çağı çocuğun ailesinden çıkıp dış dünyaya açıldığı; toplumsal çevreye iyice karıştığı bir dönemdir. Bu dönem ergenliğin başlangıcı sayılan 11-12 yaşlarında sona erer. Bu dönemde çocukta cinsel kimlik belirlenmiştir. Kızlar kız olma erkekler erkek olma özelliklerini almışlardır. Çocukta iyi ile kötüyü birbirinden ayırma söz konusudur. Çocuğun bağımlılığı azalmış, artık anne yavaş yavaş eksen olmaktan çıkmıştır. Bu dönemde oyunlar devam eder. Çocuklar oldukça canlı ve hareketlidirler. Birbirleri ile sürekli yarış içindedirler. Filmlerden özenip kendi başlarına çeteler kurarlar, oyun diye kavgalara girişirler. Kısaca bu dönem beceri duygusunun geliştiği dönemdir. Pul biriktirme, oyuncakları bozma ve tamir etmeye çalışma, evdeki aletlere ilgi duyma…. gibi davranışlar görülür.
Çocuklar başarma zevkini tattıkları zaman kendisini işe yarar bir varlık olarak görür. Övülmek, kabul edilmek ve beğenilmek çocuklara mutluluk verir. Eğer çocuk başarısızsa ve başarısızlığı sürekli yüzüne vurulmuşsa çocukta aşağılık duyguları oluşur. Kendisini yetersiz, değersiz bir birey olarak algılar. Arkadaşları içinde de bu duygular belirir ve çocuk içe kapanır.

AİLE
Aile çocuğa ne sağlar?

TEMEL GEREKSİNİMLARİ: Beslenme, barınma, korunma, sevilme, eğitilme. Temel gereksinimleri karşılanan çocuk sağlıklı çocuktur.(gerek fiziksel, gerek ruhsal yönden)
Çocuk keskin bir gözlemcidir. Anne baba ilişkilerini, kardeşleri ile olan
ilişkilerini tüm yönleri ile gözden geçirir. Bunlardan sonuçlar çıkarır ve duruma ilişkin tepkilerde bulunur. Bu nedenle eşler arasındaki uyumlu sıcak ilişkiler çocuk üzerinde çok etkilidir. Gergin ve sürtüşmeli ilişkiler çocuğun sağlıklı bir kişilik geliştirmesini engeller. Eşler arasındaki geçim ya da geçimsizliğin çocuğa yansıması oldukça etkilidir. Tabii aile içindeki olumsuz yaşantılar çocukta olumsuz kişilik oluşumuna ya da olumsuz davranışlara neden olacaktır. Özellikle çocukların kişilik gelişiminde önemli bir nokta da anne baba tutumlarıdır. Buna geçmeden önce evdeki ilişkilerdeki düzensizlik, eşler arasındaki kavga ya da tartışmaların aşırı durumu çocuğu zedeler. Bu nedenle mümkün olduğunca evdeki tartışmaların çocuğa yansıtılmaması gerekir ya da yapıcı tartışmalar yapılmalıdır.

AİLENİN KİŞİLİK GELİŞİMİNDE ETKİLERİ

Olumlu olumsuz anne baba tutumları ve çocuğa etkisi:

1) Baskıcı ve kabul edici tutum:
Bu tür anne ve babalar çocuğun sosyal yaşantısını kontrol altına alırlar. Oyun arkadaşlarına ve seçimlerine hep müdahale ederler. Bu tür çocuklarda:
-Gelişim geriliği
-Uyumsuzluk
-Anne babaya aşırı bağımlılık
-Aşağılık duygusu
-Korkular oluşur.

Kimi hırslı anne ve babalar çocukların yetersizliklerini hoş görmezler. Yeteneklerini ve kapasitelerini zorlamaya çalışırlar. Yetenek ve kapasitelerinin üzerinde başarı beklerler. Bu durumda çocuklar aşırı gayretli ve hırslı olurlar. Küçük başarısızlıklar altında ezilirler. Bu durumda yine aşağılık duyguları ve başarısızlık korkuları oluşur.

2) Baskıcı ve reddedici tutum:
Bu tür anne ve babalar ilgisiz sevgisiz, dayak atma suretiyle reddedici tutum içine girerler. Çocuğa bağımsızlık vermezler. Aşırı yasaklar koyarlar, aşırı koruyucu davranışlarda bulunurlar.Buna karşılık çocuklarda:
-Hırsızlık
-Yalancılık
-Utangaçlık gibi durumlar görülebilir.

3) Reddedici tutum:
Bu tür anne ve babalar çocuklarına karşı ilgisiz ve ihmalcidirler. Gevşek ve tutarsız disiplin uygularlar. Çocuklarını kendi hallerinde bırakırlar.Bu durumda çocuklarda :
-Otoriteye karşı gelmek
-Kötü, olumsuz davranışlarda bulunma gibi dikkât çekmeye yönelik davranışlar görülür.

4) Tabii ve kabul edici tutum:
Bu tür davranışlarda bulunan anne ve babalar çocuklarının olmayacak isteklerini kabul ederler. Çocuklarının kusurlarını görmezden gelirler. Başarılarını sürekli överler. Kısacası çocuklarını şımartırlar. Şımartılmış çocuklarda:
-Sinirlilik
-Uykusuzluk
-Tırnak yeme
-Yatağını ıslatma
-Duygusal açıdan gelişememe sonucu bebeksi davranışlar görülür.
-Paylaşmaktan hoşlanmazlar, öfke nöbetleri, ağlama, hastalık numaraları görülür.
-İşte bu yollarla istediklerini elde etme çabasına girerler.

5) Demokratik tutum:
Çocuklara şartsız sevgi gösterilmelidir. Onların kişiliklerine ve bağımsızlıklarına saygı göstermek gerekir. Normal başarı beklemek sureti ile çocukları kabul etmek gerekir. Demokratik anne ve babalar çocukları ile dürüst ilişki içindedir. Onlara sorumluluk verirler. Şefkatli ve tutarlı bir disiplin anlayışları vardır. Bu durumda çocukların kendilerine güveni artar ve daha gerçekçi olurlar. Burada disiplindeki amaç çocuğa davranışlarının düzenlenmesini sağlayarak kendi kendisini yönetme yeteneğini kazandırmak olmalıdır. Bir başka değişle çocuk doğru olanla olmayanı ayırdetmesini öğrenmelidir. Çocuk eğitiminde hiçbir zaman ceza korku aracı olarak kullanılmamalıdır. Etkili ceza yöntemleri uygulanabilir. Ödülle dengeli olmalıdır. Anne baba çocuk arasında güven anlayış olmalıdır.

“Temelinde sevgi olan hiçbir eğitim başarısızlığa uğramaz.”
Pestallozi

ARKADAŞLIK
Arkadaş ilişkileri çocuğun evde karşılanmayan en önemli gereksinimlerinden birisidir. Arkadaş edinmek, bu ilişkiyi sürdürmek büyük bir olgunluk istiyor. Bu nedenle bir kimsenin ruhsal olgunluğu arkadaşlarına bakarak saptanabilir. Gerçekten çocukluğun en ağır ruhsal bozukluk diyebileceğimiz içe-kapanıklıkta en önemli faktör çocuğun arkadaş ortamına karışmaması, arkadaşsız olmasıdır.
Kimi aileler çocuklarının yaşıtları ile oynamasını istemez, bunu engeller. Çocuğuna ham ana hem baba hem arkadaş olma düşüncesine girerler. Çocuğunu gezdirir, onunla oynar. Bu yanlıştır. Çünkü çocuk gerek okul ortamında gerek diğer sosyal çevrelerde arkadaşlıklar kuramaz yine eve döner ve içe kapanır. Böyle ana babalar çocuğunun dışarıda çocuğunun kötü şeyler öğreneceğinden, düşüp yaralanacaklarından korkarlar ve sürekli çocuklarına müdahale ederler.
Kimi ana babalar da çocuklarının arkadaş ilişkilerini engellemezler. Ancak her adım başı karışır. Kiminle oynayıp oynamayacaklarına karışır. Bu tür çocuklarda daha sonraki dönemlerde arkadaşlık kurmada güçlük çekerler. Bu çocuklar hep başkalarına göre hareket ederler, pasif ve kendilerine güvensiz olurlar.
Saldırgan eğilimli çocuklar da sürekli arkadaşları ile çekişme içine girerler. Bencil olurlar.
Cinsel kimliğini kazanmakta güçlük çeken bir erkek çocuk ya hep kız çocukları ile ya da kendi yaşından küçüklerle oynamayı tercih eder.
Dolayısıyla ana babaya düşen görev eğer gerçekten çocuklarını iyi eğitmişlerse çocuğunun kötü arkadaşlarla birlikte olacağından endişe duymamalıdırlar. Bir bakıma arkadaşsızlık kötü arkadaş edinmekten daha kötüdür. Eğer çocuğun arkadaşlığında aksamalar görülüyorsa arkadaşların aşırı bağımlıysa problem ev içindeki bir eksiklikten kaynaklanıyor demektir. Sonuçta çocuğun arkadaş seçimi yine anne baba denetiminde olmalıdır. Ancak bu durum çocuğa sezdirilmemelidir. Zaten başarılı, iyi eğitim almış çocuklar daha kendine güvenli, daha dışa dönük ve arkadaş ilişkilerini dengelemiş olur.

ETKİLİ ÇALIŞMA DAVRANIŞININ KAZANDIRILMASI
BAŞRISIZLIK NEDENLERİ:

-Nasıl çalışacağını bilememe:
Çocuk derse motive olamamıştır. Kitaplarını defterlerini kullanmasını
bilmiyordur ya da ödevlerini yapamıyordur. Ev ödevleri çocukların en önemli
sorumluluklarıdır. Çocuğa bağımsız olma becerisini kazandırır.
-Öğrenme sorunları:
Kimi çocuk daha ağır daha geç ve güç öğrenir.

-Psikolojik problemler:
Nasıl önlenir:
-Uygun çalışma ortamını sağlamak
Çalışma odası ya da köşesi
Düzenli bir ortam
Sessiz bir ortam
Işık düzeni
Programlı çalışma ( kimi çocuklar günün belli saatlerinde daha verimli olurlar. Bu zaman saptanarak çalışma saatleri belirlenmelidir. Bu çalışma saatleri arasında mutlaka 10-15 dakikalık dinlenme aralıkları konmalıdır. Ayrıca mevsimlere göre de ders başarısında düşmeler görülebiliyor.
-Öne çıkarılmış üstün olma duygusu:
Beceri duygusunun kazanıldığı dönemdir. Hiçbir öğrenci başarısız değildir. Her öğrencinin belli yetenekleri var. Öncelikle bu yetenekleri keşfetmek gerekiyor. En küçük başarılar bile desteklenmeli, yüceltilmelidir. Çocuk beceri duygusunu hissetmelidir.
-Öğrenmeye ve çalışmaya karşı olumlu bir tutum sergileme:
Çocuklara karşı olumsuz ve suçlayıcı ifadelerden kaçınılmalıdır.
“Boş laflarla sen çalışmazsın.”
“Bunları kafana nasıl sokacağız?”
“Anlamıyorsun, aptalsın!”…..
gibi sözler yanlıştır. Bunların yerine:
”Çok çalışman gerektiği anlaşılıyor” ya da “Yapacak çok şeyin olması çalışma azmini kırabilir.”gibi olumlu cümlelerin kurulması etkili olabilir.
Ev ödevleri çocuklar için çok önemli bir sorumluluktur. Bu nedenle ev ödevi yaparken çocuklara yapılan aşırı yardım iyi değildir. Sadece yönlendirici olmakta fayda vardır. Çocuklara ev ödevlerini yapmaları için sürekli hatırlatma, azarlama yapılmamalıdır. Çocuklar ev ödevlerinin çok olmasından yakınabilirler. Bu şikayet kabul edilmeli, dinlenmeli ancak tartışılmamalıdır. Bu şikayetlere “anlıyorum senin için gerçekten zor geliyor.”denilebilir bu tür ifadeler çocuğu anladığımızı gösterir.
Çocuklar mutlaka okumalıdır. Mutlaka başucunda kitaplar bulundurulmalıdır ve okumak çocuklara özendirilmelidir. Buradaki amaç çocukların duygu ve düşüncelerinin kolaylıkla ifadesini sağlamaktır.
Ailenin kullandığı olumsuz ifadeler çocuğun çalışma azmini kırar.
Kesinlikle çocuğun başarısı diğer çocuklarla kıyaslanmamalıdır.
Ders çalışma alışkanlığının kazandırılmasında ödül yöntemi kullanılabilir. Ancak ödüller maddi olmaktan çok manevi olmalıdır.
Her zaman yapıcı ifadeler kullanılmalıdır. “yapamayacağım” yerine “yapacağım” “başaramayacağım” yerine “başaracağım”… gibi

KAYNAKÇA
Prof. Dr. Atalay Yörükoğlu Çocuk Ruh Sağlığı
Doç. Dr. Rengin Akboy Eğitim Psikolojisi
Ph. Dr. Charles E. Schaefer Çocuklarda yaygın olarak görülen sorunlar……..
Acar-Zuhal Baltaş Üstün Başarı
D.E.Ü Eğitim Bilimleri Bölümü Ders notları

ÇOCUĞUNUZUN KENDİ ÖZGÜVENİNİ ARTIRMAK İÇİN YAPILACAKLAR

1- ONA SIK SIK SÖZ HAKKI VERİN
2- KENDİNİ VE DUYGULARINI “NE DÜŞÜNÜYORSUN , NASIL HİSSEDİYORSUN“ GİBİ SÖZLERLE ANLAMAYA ÇALIŞIN
3- O KONUŞURKEN ONUN YÜZÜNE BAKIN VE CİDDİYE ALINDIĞINI HİSSETTİRİN
4- ONUN FİKİRLERİNE DEĞER VERDİĞİNİZİ HİSSETTİRİN
5- ONUN OLUMLU DAVRANIŞLARINI KESİNLİKLE TAKDİR EDİN
6- YAŞINA UYGUN GÖREVLER VERİN
7- VERİLEN GÖREVLERDEN SONRA BAŞARISINI TAKDİR EDİN
8- ONUN İÇİN ZAMAN AYIRIN
9- ONUN İLE DEĞİŞİK KONULARDA SOHBET ETME ORTAMI OLUŞTURUN
10- ONUN KORKU VE ENDİŞELERİNE SAYGI DUYUN
11- AŞIRI ELEŞTİRİCİ OLMAKTAN VE YARGILAYICI DAVRANMAKTAN KAÇININ
12- HATALI DAVRANIŞLARINI KONUŞARAK UYARIN VE ONA DOĞRU OLANI ANLATIN
13- BAŞKALARI YANINDA ONU KÜÇÜK DÜŞÜRMEYİN
14- ONUN BAŞARISIZLIKLARINI BÜYÜTMEYİN
15- BAŞKALARI İLE ONU KIYASLAMAYIN
16- KABİLİYETLERİNİ FARKEDİN VE TEŞVİK EDİN
17- ONU SOSYAL ORTAMLARDA BULUNMAYA CESARETLENDİRİN
18- TOPLULUK İÇERİSİNDE SÖZ ALMASINI TEŞVİK EDİN
19- ONU ÇOCUK OLARAK GÖRMEYİP , VARLIĞINI ÖNEMSEYİN
20- YAŞINA UYGUN OYUN FAALİYETLERİNİ DESTEKLEYİN
21- ONU SIK SIK SEVDİĞİNİZİ SÖYLEYİN
22- ONUN İÇİN ÖNEMLİ OLAN ŞEYLERE SİZDE ÖNEM VERİN
23- ONUN ÖNEMLİ GÜNLERİNİ UNUTMAYIN
24- AİLE İÇİN VAZGEÇİLMEZ BİR KİŞİ OLDUĞUNUN ALTINI ÇİZİN
25- ONUN YERİNE YAPMASI GEREKEN ŞEYLERİ SİZ YAPMAYIN
26- ONUN AİLE İÇİ BAĞLARININ KUVVETLENMESİNİ SAĞLAYIN
27- OLAYLARI HEP OLUMSUZ DEĞERLENDİRMEYİN
28- ONUN OKUL HAYATINA VE EĞİTİMİNE ÖNEM VERİN
29- SADECE ONUN İÇİN AYIRDIĞINIZ ZAMANLAR OLSUN
30- ONUNLA BERABER SOSYAL AKTİVİTELERDE BULUNUN
31- YANLIŞ VE UYGUNSUZ CEZALANDIRMADAN KAÇININ
32- ONDAN BEKLENTİLERİNİZ ÇOK AŞIRI OLMASIN
33- ONUN FARKLI VE GELİŞMEKTE OLAN KİŞİLİK YAPISI OLDUĞUNU UNUTMAYIN
34- ONUN İÇİN MUTLU VE HUZURLU BİR AİLE ORTAMI SAĞLAYIN

ÇOCUĞUNUZUN RUH SAĞLIĞI

Bu yazıyla ilgilenip okuduğunuza göre bir yetişkin olmalısınız. Çocuğunuza sevginizi göstermenin ya da ona yardımcı olacak en iyi yolu bulmanın zor olduğu zamanlar vardır. Çocuğunuz sizi şaşırtan, canınızı sıkan ya da çok korkutan davranışlar gösteriyor olabilir. Bu tür davranışların bir bölümü, gelişme ve büyümenin normal sonuçları olabilir. Eğer çocukların ruh sağlığı hakkında daha çok şey öğrenmek istiyorsanız bu yazıyı okumaya devam edin.
Ruh Sağlığı Ne Demektir?
Ruh sağlığı, yaşam olayları karşısında neler düşündüğümüz, neler hissettiğimiz ve nasıl davrandığımızdır. Ruh sağlığı, kendimize, yaşamımıza ve tanıdığımız ve ilgilendiğimiz insanlara nasıl baktığımızdır. Ayrıca ruh sağlığı, zorlanma karşısındaki davranışlarımızı, insanlarla kurduğumuz ilişkileri, tercihlerimizi ve seçimlerimizi belirler. Yaşamın her döneminde fiziksel sağlık kadar ruh sağlığı da önemlidir.
Ruh Sağlığı Problemleri
Bir çocuğun ateşinin yükseldiği kolayca anlaşılabilir, fakat ruh sağlığının bozulduğunu anlamak daha zordur. Çünkü ruh sağlığı ile ilgili problemler her zaman gözle görülmeyebilir ama belirtilerini anlamak mümkündür.
Ruh sağlığı problemleri teşhis edilebilmektedir. Ruh sağlığı uzmanları belirtilerle ilgili bilgileri toplamakta ve incelemektedirler. Depresyon ve kaygı ile uyum, yeme bozuklukları ve dikkat eksikliği/hiperaktivite ruh sağlığı problemlerinden bazılarıdır.
Ruh sağlığı problemleri, her beş çocuktan birinde herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir.
Ne yazık ki, ruh sağlığı bozulan çocukların tahminen üçte ikisi ihtiyaçları olan yardımı almamaktadır.
Pek çok çocuk ve ergen, kısa süreli bir tedavi görerek atlatabilecekleri ve ciddi bir ruh sağlığı problemine dönüşmeyebilen duygusal zorlanma dönemleri yaşarlar. Örneğin, sevilen birinin kaybı, aile ilişkilerinde bir değişme bu tür problemlere yol açabilir.
Bir çocuğun ruh sağlığı zihinsel kapasitesi ile ilişkili değildir. Ruh sağlığı sorunları olmayan çocuklarınki gibi ruh sağlığı sorunları olan çocukların da zeka düzeyleri düşükten (zihinsel gerilik) yükseğe kadar değişebilir.
Özel eğitim, fiziksel sağlık sorunları olan öğrencilerin ihtiyacı olduğu kadar çeşitli ruh sağlığı sorunları olan çocukların ve ergenlerin de özel ihtiyaçlarını karşılamaya yardım eden okulların destek hizmetlerinden biridir. Özel eğitim alan herkesin ruh sağlığı sorunu olması gerekmediği gibi, ruh sağlığı sorunu olan her çocuk ve ergenin de özel eğitim alması gerekmemektedir.

Ciddi Duygusal Rahatsızlıklar
Çocuklar ve ergenler için “ciddi duygusal rahatsızlıklar” deyimi, günlük yaşamı ve evde, okulda ya da toplum içindeki işlevleri ciddi bir şekilde engelleyen rahatsızlıklar için kullanılır. Ciddi duygusal rahatsızlık her 20 gençten birinde herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir.
Bu tür ruh sağlığı sorunları, yardım edilmezse, okulda başarısızlığa, alkol ya da ilaç kullanımına, aile ile çatışmaya, şiddete ve hatta intihara yol açabilir.
Nedenler
Küçük çocukların ruh sağlığı sorunlarının temelindeki nedenlerin hepsini bilmiyoruz. Bu sorunların hem çevre hem de biyolojik yapıyla ilgili olduklarını biliyoruz. Biyolojik nedenler içinde, kalıtım, kimyasal dengesizlik ve merkezi sinir sisteminin zarar görmesi sayılabilir. Tıp uzmanları bunlara nörobiyolojik beyin bozuklukları demektedirler.
Pek çok çevresel faktör çocukları tehlikeye sokabilir. Örneğin, şiddete, istismara, ihmale, ölüm ya da boşanma nedeniyle sevilen birinin kaybına ya da bozuk ilişkilere maruz kalan çocuklar için ruh sağlığı bozulma riski daha fazladır. Diğer risk faktörleri, ırk, cinsel yönelim, din ya da yoksulluk nedeniyle reddedilmeyi içerir.
Vazgeçmeyin
Çocuğunuz için doğru yardımı buluncaya kadar aramayı sürdürmeniz önemlidir. Bazı çocukların ve ailelerin psikolojik danışmaya ya da desteğe ihtiyaçları vardır. Diğerlerinin de tıbbi bakıma, ev bakımına, ayakta tedaviye, eğitim hizmetlerine, yasal yardıma, hakların korunmasına, yer değiştirmeye ya da danışmanlığa ihtiyaçları olabilir.
Bazı aileler, başkalarının ne söyleyeceğinden ya da ne düşüneceğinden korkarak yardım aramazlar. Bakımın maliyeti, sınırlı sigorta hakları ya da hiç bir sağlık sigortasının olmaması gibi başka engeller de çıkabilir. Bunlar aileniz için gerçek sorunlar olabilir ama tedavi gereklidir. Bazı ruh sağlığı yardım kurumları ya da toplum ruh sağlığı merkezleri, ailenin ödeme gücüne göre ücretleri ayarlayabilmektedirler.
Yardım arama sizin çok sabırlı ve ısrarlı olmanızı gerektirebilir.
Çocuğunuzun Ruh Sağlığının Korunması
Ana-baba olarak çocuğunuzun fiziksel güvenliğinden ve duygusal rahatlığından sorumlusunuz. Bir çocuğu büyütmenin tek bir doğru yolu yoktur. Ana-babalık tarzları değişir fakat çocuğunuz için yapılması gerekenler aynıdır. Aşağıdaki önerilerde eksiklik olabilir. Gelişim dönemleri, yapıcı problem çözme, disiplin tarzları ve diğer ana-babalık becerilerine ilişkin kütüphanelerde ve kitapçılarda yararlı kitaplar bulabilirsiniz.
Besleyici gıdalar, düzenli sağlık kontrolleri, aşı ve sporun yanısıra, çocuğunuza güvenli bir ev ve çevre sağlamak için elinizden geleni yapın. Çocuk gelişim dönemlerini öğrenin, böylece çocuğunuzun yapabileceğinden azını ya da fazlasını beklemeyin.
Çocuğunuzu duygularını ifade etmeye teşvik edin ve duygularına saygı gösterin. Çocuğunuza herkesin acı, korku, öfke ve kaygı yaşadığını anlatın. Bu duygularının kaynaklarını öğrenmeye çalışın. Çocuğunuzun öfkesini olumlu bir şekilde, şiddete başvurmadan göstermesine yardım edin.
Aranızdaki saygı ve güveni geliştirin. Anlaşamadığınızda bile sesinizi yükseltmeyin. İletişim kanallarını açık tutun.
Çocuğunuzu dinleyin. Çocuğunuzun anlayabileceği kelimeler ve örnekler kullanın. Onu soru sormaya teşvik edin. Rahatlık ve güven verin. Dürüst olun. Olumluluklar üzerinde durun. Her konuda konuşmaya istekli olduğunuzu gösterin.
Kendi problem çözme ve baş etme becerilerinize bakın. İyi bir örnek misiniz? Eğer çocuğunuzun duygularından ve davranışlarından bunaldıysanız ya da kendi engellenmelerinizi ya da öfkenizi kontrol edemiyorsanız yardım arayın.
Çocuğunuzun yeteneklerine destek olun, sınırlılıklarını kabul edin. Hedefleri başka birinin beklentilerine göre değil çocuğunuzun yeteneklerine ve ilgilerine göre oluşturun. Başarılarını kutlayın. Çocuğunuzun yeteneklerini başka çocuklarınkilerle kıyaslamayın. Çocuğunuzu tek başına değerlendirin. Çocuğunuzla birlikte olmak için düzenli olarak zaman ayırın.
Çocuğunuzun bağımsızlığını destekleyin ve kendilik değerini artırmasına yardım edin. Yaşamın iniş çıkışlarında çocuğunuzun yanında olun. Çocuğunuzun problemlerin üstesinden gelebileceğine ve yeni yaşantılarla baş edebileceğine güvendiğinizi gösterin.
Yapıcı, açık ve tutarlı bir disiplin uygulayın (Disiplin fiziksel ceza değildir, disiplin bir öğretim şeklidir). Bütün çocuklar ve aileler farklıdır; çocuğunuz için hangi yolun daha etkili olduğunu öğrenin. Olumlu davranışlarını onaylayın. Çocuğunuzun hatalarından ders almasına yardım edin.
Koşulsuz sevin. Özür dileme, işbirliği, sabır, bağışlama ve başkalarıyla ilgilenmenin önemini öğretin.
Uyarı Niteliğindeki Belirtileri Tanıyın
Çeşitli uyarılar, bir çocuğun ya da ergenin muhtemel ruh sağlığı problemine işaret ediyor olabilir. Bu uyarı niteliğindeki işaretlerin bir bölümü aşağıda verilmektedir.
Çocuğunuzun şu belirtileri gösterip göstermediğine dikkat edin
Duygularla ilgili güçlükler
• Makul bir neden olmadan üzülme ve çaresizlik duyma ve bu duygulardan kurtulamama.
• Çoğu zaman yoğun öfkeli olma, ağlama ya da aşırı tepkide bulunma.
• Değersizlik ya da suçluluk duyguları gösterme.
• Başka çocuklardan daha fazla endişeli ya da kaygılı olma.
• Bir ölümün ya da kaybın ardından çok uzamış bir yas tutma.
• Aşırı derecede korkulu olma. Açıklanamayan korkular duyma ya da diğer çocuklardan daha fazla korku duyma.
• Fiziksel sorunlarla ya da görünümle sürekli ilgilenme.
• Zihnini kontrol edememekten ya da zihninin başkaları tarafından kontrol edildiğinden korkma.
Büyük değişimler
• Okul durumunda kötüleşme.
• Genellikle zevk aldığı şeylere ilgisini kaybetme.
• Uyuma ve yeme alışkanlıklarında açıklanamayan değişmeler gösterme.
• Arkadaşlarından ya da ailesinden uzaklaşma ve hep yalnız kalmayı isteme.
• Çok fazla hayal kurma.
• Yaşamı başedemeyecek kadar zor bulma ve intihardan söz etme.
• Açıklanamayan sesler duyma.
Sınırlılıklar
• Kendini verememe, karar vermede zorlanma.
• Yerinde oturamama, dikkati toplayamama.
• Zarar görmekten, başkalarını incitmekten, “kötü” bir şey yapmaktan korkma.
• Gün içinde defalarca yıkanma ve eşyaları temizleme ihtiyacı duyma ya da belirli davranışları tekrarlama.
• Çok hızlı seyreden düşüncelerden kurtulamama.
• Tekrarlanan kabuslar görme.
Sorun yaratan davranışlar
• Alkol ya da ilaç kullanma.
• Çok miktarda yeme ve sonra kusmaya çalışma, müshil ilaçlarını kötüye kullanma ya da kilo almaktan kaçınmak için lavman kullanma.
• Uygun kiloda olmasına karşın takıntılı bir şekilde spor yapmayı ya da diet uygulamayı sürdürme.
• Başkalarına ve eşyalarına sık sık zarar verme ya da yasaları ihlal etme.
• Yaşamı tehlikeye sokacak şeyler yapma.
Hemen Yardım Arayın
Eğer çocuğunuz bu belirtilerden birini gösteriyorsa ya da belirtiler ciddiyse, hemen bir yardım arayın. Doktorunuzla, okuldaki danışman-rehber öğretmenle ya da çocuğunuzun ruh sağlığı problemi olup olmadığını değerlendirebilecek bir ruh sağlığı uzmanıyla konuşun.
Her çocuğun ruh sağlığı önemlidir.
Pek çok çocuğun ruh sağlığı problemleri vardır.
Bu problemler gerçektir, acı vericidir ve ciddi olabilir.
Ruh sağlığı problemleri anlaşılabilir ve tedavi edilebilir.

ÇOCUĞUNUZUN SESİ

Benim modelim sizsiniz.
Yarın, nelerden yakınacak
Yapmamı istemeyecekseniz,
Bugün
Onları siz de yapmayın.

Yemek seçmemden ve
Beslenme alışkanlığım gibi
Birçok huyumdan
bugün yakınıyorsanız,
bana bunları sizin kazandırdığınızı,
çünkü
benim her gün özdeşleştiğim bir
model
olduğunuzu

BİLİYOR MUSUNUZ ?

ÇOCUK CİNSELLİKTE NEYİ MERAK EDER ?

Çevresini ve dış dünyayı yeni yeni tanımaya çalışan çocuğun özellikle 3 yaş civarında aşırı meraklı olduğu ve bu dönemlerde anne-babasını çeşitli konularda soru bombardımanına tuttuğu bir gerçektir. Bu sorulardan anne ve babayı en çok zorlayanı çocuğun cinsel içerikli soruları olmaktadır. Ansızın, beklenmedik anda böyle bir soruyla karşılaşan anne ve baba ne yapacağını bilmemenin verdiği telaşla ayıptır, daha sen çok küçüksün gibi kaçamak cevaplar vererek çocuğu başından savmak veya soruyu duymamazlıktan gelerek cevapsız bırakmayı tercih eder.Oysa bu tutum çocuğun var olan merakını bir kat daha artırır. Bu merakı gidermek için çocuk anne-babanın yatak odasına ani baskınlar düzenler, onları banyo yaparken gizlice izlemeye çalışır ya da arkadaşlarının bedenlerini incelemek ister.
Çocuğun cinsel içerikli sorularının temelinde cinsel duygular değil onun üremeye yani bebeklerin nasıl dünyaya geldiklerine dair merakı yatar. Bu çocuğun uzaya gezegenlere ya da hayvanların yaşayışlarına olan merakından farklı değildir. . Anne ve babanın sorular karşısında duyduğu gerginlik bu farkı bilmemekten ve çocuğun cinsellik anlayışını erişkin anlayışıyla karıştırmaktan kaynaklanmaktadır. Çocuğa cinsel bilgiler vermenin ideal zamanı onun bu konularda soru sormaya başladığı dönemlerdir. Bu tür sorular genellikle 3 yaş civarında sorulmaya başlanır. İlk sorular kendi bedeni , annenin bedeni ya da bir kardeşin dünyaya gelişi ile ilgilidir. Ona vereceğimiz cevapların içeriği yaşa bağlı değişebilir. Ancak asıl dikkat edilmesi gereken gerçek dışı ifadelerden kaçınmaktır. Örneğin bebekler nasıl gelir ? sorusu çocukların sıkça sorduğu bir sorudur. Buna çok basit şekilde şöyle cevap verebiliriz. Bebekler annenin karnında büyürler. Orada bebeklerin büyümesi için özel bir yuva vardır. Burada büyürler ve bir süre geçtikten sonra annenin döl yolundan dışarı çıkarlar. Bunun yerine bebekler leylekler tarafından getirildi ya da çarşıdan satın alındı gibi gerçek dışı ifadeler çocuğun yanlış bilgilenmesine neden olacak ve bir müddet sonra bu cevabın doğru olmadığını anlayan çocuk merakını gidermenin ve sorularına cevap bulmanın başka yollarını arayacaktır. Diğer taraftan bazı anne ve babalar da çocuklarının sordukları soruları kuşlar , arılar gibi hayvanlar üzerinden onları anlatarak cevaplamak isterler. Böylece üreme ile ilgili bilgilerin daha masum hale geleceğini ve cinsellikten arınacağını düşünürler. Oysa çocuğun asıl merak ettiği konu insanların üremesidir. İşe kuşlar ve arılarla başlamak sadece anne-babanın sıkıntısını hafifleten kaçamak bir yoldur , çocuğun merakını gidermez.
Çocuğun sorularına verilecek cevaplar onun merakını giderici ve doyurucu olmalıdır. Ancak bilgi verme amacıyla çocuğa her şeyi tüm detayları ile anlatmak ve çocuğun aklını karıştırmak da gerekmez. Çocuğun neyi anlayıp anlamayacağını kavramak zor değildir. Her çocuğa yaşına uygun anyabileceği bir dil kullanarak bilgi verilebilir. Çocuğa cinsel konularda yaşına uygun bilgi vermek ona basit trafik kurallarını öğretmek gibidir. Bu bilgilerden onu uzak tutmak ileride karşılaşacağı olaylara karşı savunmasız bırakacak ve yaşam boyu onun izlerini taşımasına neden olacaktır. Vereceğimiz her türlü bilginin doğru ve abartısız olması gerekir. Uydurma yanlış, saçma ve hayali bilgiler vermek çocuğun zihnini bulandırır ve ileriki yaşamı için sorunlar oluşturur. Kullanılan dil basit olmalı ve fazla detaya girilmemelidir. Çocuğa her şeyi detaylı biçimde anlatmanın bir anlamı ve yararı yoktur. Ona yaşına göre kaldıramayacağı derinlikte bilgiler vermek cinselliğin erken devreye girmesine neden olabilir. Cinsel konulardan bahsederken anne ve babaların yüz ifadeleri, gerginlikleri ve huzursuzlukları da çocuklar tarafından dikkatle algılanır. Huzursuz, gergin ve utungaç bir ifadeyle ne söyleyeceğini bilemeyen anne ve babalar çocuklarına bu konunun aslında konuşulmaması gereken kötü ve çirkin şeyler olduğu mesajını vermiş olurlar. Oysa çocuğun algılaması gereken cinselliğin doğallığı ile birlikte gizliliği ve özelliğidir.

Çocuğa üreme ve cinsellik hakkında bilgi vermeye en uygun kişiler anne ve babalardır. Ancak bu gerçeğe rağmen anne ve babalar bilgilendirme açısından kendini yetersiz bulur ya da sıkıntı duyduğu için çoğunlukla bundan kaçarlar. Çocuk ise yaşı ilerledikçe bu konudaki bilgileri dışarıdan başka yollarla öğrenmeye çalışılır. Böyle bir yolla bilgi edinmeyi anne ve baba olarak sizin kontrol edebilme şansınız hiç yoktur.
Çocukların bir kısmı anne ve babaların cinsel yaşamı hakkında soru sorarlar. Cinsel bilgi verme adına anne-babanın çocuklarına cinsel yaşantılarından bahsetmesi sakıncalıdır. Cinsel yaşantıların çok özel konular olduğu ve başkaları ile paylaşılamayacağı ifade edilmelidir. Anne ve babaları sıkıntıya sokan diğer bir düşünce de çocuklarının öğrendikleri bilgileri uygulamaya koyacakları endişesidir. Aslında bu düşünce yetişkinlerin kendi düşüncelerini çocuklara yansıtması anlamına gelir. Çocuk erişkinler gibi cinsel istek ve ilgi duymadığından bu korku yersizdir. Ayrıca biyolojik olarak da hormonlar tarafından uyarılmamaktadır. Çocuğun sorularına yol açan sadece bilgi edinme isteğidir.
İleri görüşlülük adına çocuğa yaşının üstünde detaylı bilgiler veren ve çocuktan hiçbirşeyi gizlenmemesi gerektiğini düşünen anne ve babalar vardır. Bu anne-babalar rahatlıkla evde çıplak dolaşabilmekte ya da yaşı ilerlemesine rağmen çocuğu ile birlikte banyo yapabilmektedirler. Bu tür tutum ve davranışlar çocuğun ruhsal gelişimi için oldukça sakıncalıdır. Çocuğun anne-babasıyla aynı yatakta yatmasının da benzer sakıncaları vardır. Doğduğu günden itibaren en kısa zamanda çocuğun yatağı ve odası ayrılmalıdır.
Cinsel konularla ilgili soru sormayan çocuklar ya daha önce sordukları sorular nedeni ile ayıplanmıştır ya da kendilerini rahat hissedecekleri bir ev ortamı bulamamışlardır. Bu nedenle oyunlarında ve arkadaşları ile konuşmalarında sorularına cevap ararlar. Merakını gidirmek isteyen çocuk doktorculuk oynayarak hemcinslerinin ve karşı cinsin bedenini keşfetmeye çalışır. Bu durum bazı anne ve babaların telaşlanmasına neden olur. Başlangıçta bu tür araştırma ve merak giderme çabaları bir noktaya kadar doğal karşılanmalı ve çocuk suçlanmamalıdır. Ancak çocuğa yaptıklarının farkında olduğunuz mesajını vermeli ve merakını giderici gerekli açıklamalarda bulunmalısınız.

ÇOCUK EĞİTİMİ Mİ ANNE BABA EĞİTİMİ Mİ?

Çocuğunuz öfkeyle karşınıza dikiliyor ve size meydan okuyor mu? Onun nereye gittiğini bilmiyor, meraktan çatlıyorsunuz ve gelince de size hiçbir şey söylemek istemiyor mu? Evde hiçbir şey yapmak zorunda olmadığını, doğmayı kendisinin istemediğini ve bu sebepten sizin ona bakmakla yükümlü olduğunuzu söylüyor mu? İnanç ve değerleriniz çocuğunuzun inanç ve değerleriyle çatışıyor mu? İsteklerini yerine getirmediğinizden şikâyet ediyor mu? Bu soruların hepsine “hayır” cevabı verecek anne-babaların sayısı çok azdır. Çünkü her çocuğun çeşitli istekleri olur, davranışla ilgili veya hissî problemleri bulunabilir. Meselâ, arkadaşı veya kardeşiyle iyi geçinemez, sürekli yeni eşya veya giyim ister, okul ve ödevler sıkıcı gelir, sizin uygun görmediğiniz kişilerle arkadaşlık eder; hattâ yatma kalkma saati, yemesi, odasını düzenlemesi, hafta sonu ve boş zamanını nasıl değerlendireceği konularında anne-babasıyla anlaşamaz.
Bu tip problemler karşısında siz, ona emirler vererek yönlendirmeye mi çalışıyorsunuz? Uyarıp gözdağı mı veriyorsunuz? Yoksa nasihat edip, nutuk çekip, çözüm teklifleri sunup, ahlâk dersi mi veriyorsunuz? Ya da yargılıyor, suçluyor, tenkit ediyor ve aynı düşüncede olmadığınızı mı söylüyorsunuz? Veya ad takarak, alay ederek utandırıyor musunuz? Yoksa aynı düşüncede olduğunuzu belirtmeyi, övmeyi, her yaptığını desteklemeyi ve güven vermeye çalışmayı mı tercih ediyorsunuz? Veya onun davranış ve düşüncelerini analiz edip yüzüne karşı yorumlar mı yapıyorsunuz? Ya da onu oyalıyor, konuyu saptırıyor, sorular sorarak anlatmak istediklerini mi sınırlıyorsunuz?
Bu soruların en azından bazılarına “evet” demek ebeveynlere ters gelmez. Oysa bunlar anne-baba ile çocuk arasında iletişim kurulmasını engeller. Emir ve yönlendirme, çocuğa duygularının ve ihtiyaçlarının önemli olmadığını anlatır. O hâliyle kabullenilmediğini iletir. Bu ise çocuğu kırar, kızdırır ve düşmanca hareketlere sebep olur. Gözdağı vermek, çocuğu korkak yapar ve küstürür. Yerli yersiz ahlâk dersi verilen çocukta suçluluk duygusu uyanabilir. Hep nasihat etmek ve çözüm teklif etmek, çocuk için, “anne-babam benim çözüm bulma kabiliyetimin olmadığını düşünüyor” anlamına gelir. Böylece çocuk düşünmeye değil, anne-babasına bağımlı kalmaya yönelir ve aşağılık duygusuna kapılabilir. Çocuklar nutuk dinlemeyi de, hatalarının yüzlerine vurulmasını da sevmezler. Bunlar ona, onu küçük gördüğümüz, yetersiz bulduğumuz düşüncesini verir. Yargılamak, eleştirmek ve suçlamak, çocuklara kendisini yetersiz, aptal, değersiz hissettirir. Tenkit, çocuklarda sevilmedikleri duygusunu uyandırır. Ad takmak, alay etmek ve utandırmak, çocukların kişiliği üzerinde olumsuz etki yapar. Söylenenin tersini yapıp kendisini haklı çıkarmaya çalışabilir. Oyalamak ve konuyu saptırmak, onunla ilgilenmediğimiz, saygı duymadığımız ya da reddettiğimiz zannını uyandırır. Aşırı iltifat da çocuklar üzerinde olumsuz tesire sahiptir. Sürekli övülen çocuklar övülmediklerinde bunu kabul edilmeme veya yargılanma olarak algılayabilirler. Arkadaşlarının yanında övülen çocuk utanır ve rahatsız olur.
O hâlde ebeveyn olarak ne yapacağız? Çocuklarla ilişkilerimiz neye dayanacak? Onları nasıl etkileyeceğiz? Bu konuda çok farklı şeyler söylenmiştir. Ama mesele, iki önemli esas üzerine oturtulabilir. Birincisi, “etkin dinleme” yoluyla, çocuğun açılmasını, duygularını dışa vurmasını sağlamak, onu belli söylem ve davranışa iten esas faktörleri anlamak ve çözüm yolunu çocuğun kendisine buldurmaya yardımcı olmaktır. İkincisi, onunla nasıl konuşacağımızı, düşüncelerimizi ve isteklerimizi nasıl ileteceğimizi bilmek ve ona göre davranmaktır. Bu ise “sen-iletisi” yerine “ben-iletisi
Prof.Dr. Harun Avcı

ÇOCUK EĞİTİMİNDE AİLENİN ROLÜ SEMİNERİ

Bu seminerde ele alacağımız konuları açık ve net bir şekilde ortaya koyabilmek ve zihinlerde soru işareti veya çelişkilere sebebiyet vermemek için uzun süren bir çalışma sonucu bir çok Eğitimcinin yıllardır kazandıkları birikimlerden ve çeşitli pedagoji kitaplarından da istifade ederek bir eğitim notu hazırladık ve burada sizlere bunu sunmaya çalışacağız. Aksi takdirde, bu gibi çok hassas olunması gereken konuların sözel olarak konudan konuya atlayarak anlatılması kafaları iyice karışıyor ve problemlerin çözümü iyice zorlaşabiliyor.

NEDEN BÖYLE BİR SEMİNER

Eski devirlerin birinde bilge bir devlet başkanı etrafındaki adamlara bir servetiniz olsa neler yapardınız diye fikirlerini sorar. Oradakiler hanlar, hamamlar yaparım, aşevleri yaptırırım, camiler, kütüphaneler yaptırırım, şeklinde fikirler öne sürerler. Bunları dinleyen o bilge insan bu dediklerinizin hepsi güzel yatırımlar fakat ben olsaydım o serveti insan yetiştirmeye kullanırdım. Çünkü iyi yetişmiş insan olduktan sonra bu dediklerinizin hepsi olur. İdeal insanlar olmadan ise, bunların hiç biri istendiği gibi olmaz der.
Özellikle son bir iki asırdır milletçe diğer dünya devletleri arasında yaşadığımız mağduriyetler, mazlumiyetler ve geri kalmışlığın temelinde kaliteli (ideal) insan eksikliğinin olduğu herkesin hemfikir olduğu bir gerçek. Günümüzde anne-babalar çoğu zaman çocuklarını geleceğe daha iyi hazırlayabilmek için ya da çağın ekonomik şartlarına ayak uydurabilmek için bazı psikolojik ve pedogojik yanlışlar yapmaktadırlar.
İşte biz bu seminerimizde, bir insanın kişiliğini bozmadan nasıl ideal bir insan olarak yetiştirebileceği ve yetiştirme konusuna da -genel olarak- büyüklerin düştükleri hatalara değinmek istiyoruz. Yoksa çocuk eğitimine ilişkin konuları her şeyiyle anlatmak için uzun bir kurs düzenlemek gerekir.
Eğitim-Öğretim sezonu başladığında öğrenci velileri çocuklarıyla beraber okulumuza gelir ve “Eti senin kemiği benim” ifadesi artık klasikleştiği için, hocam “eti de kemiği de senin” deyip çocukları bize teslim ediyor. Ve, artık biz çok ısrarla çağırmadıktan sonra pek okula uğramıyorlar. Herhangi bir veli toplantısı için çağırdığımızda da istediğimiz katılım her zaman sağlanamıyor. Bir çocuğun yetiştirilmesi konusunda çocuğun bize teslim edilmesi ile, velilerin işi bu kadarla bitiyor mu acaba?
8 saat bizimle, 16 saat ailesiyle beraber olan öğrenci için ailenin, özellikle babanın ne gibi sorumlulukları vardır? Acaba babalar olarak çocuklarımızın beklentilerine cevap verebiliyor muyuz, çocuklardan istenenlere karşılık onlar babalardan neler bekliyorlar, şimdi bu konuyla ilgili çalışmamızı sizlerle paylaşmak istiyoruz.
İyi bir çocuk yetiştirmek için anne babanın “çocuk eğitimi” konusunda gerekli bilgileri edinmeleri mutlaka şarttır. Çünkü insan yetiştirme yanlış adım affetmez. Günümüzde müstakil bir bilim dalı olarak Psikolojiyi ele alan insanların hep Batıdan çıkması ve bunların içinde Freud gibi insan fıtratına aykırı bazı düşünceleri olan insanların bulunması bizim insanımızın Psikolojiye uzun bir süre kapalı kalmasına sebep olmuş.
Ülkemizde Psikoloji ilmine olan bu yabancılık kendini en çok eğitim sahasında gösteriyor. Nasıl ki basit bir makinenin kullanılabilmesi için o makine konusunda mühendislik fakülteleri açılıyor, kitaplar yazılıyor, araştırmalar yapılıyorsa, binlerce makineden daha kompleks bir psikolojik ve biyolojik yapıya sahip bir insanı yetiştirmek için de, o işin eğitimini almak önemli olsa gerek!…Çocuğun yanımızda sadece bedenen normal gelişimini sürdürmesi, büyüyor olması onu iyi yetiştiriyoruz anlamına gelmez!…

ÇOCUK YAŞADIĞI ORTAMDAN İZLER TAŞIR

Çocukların olumlu ya da olumsuz yetişmeleri, içinde bulundukları ve geliştikleri ortamın durumuna bağlıdır. Bir anne-baba için iyi çocuk yetiştirmenin ilk basamağı, çocukların her davranışından, çevreden ve okuldan önce kendilerinin birinci dereceden sorumlu oldukları bilincine varmaları gereklidir. Çocuk ev ortamında “konuşmayı” kendi kendine birinin ona özellikle konuşmasını öğretmesine gerek kalmadan öğrendiği gibi her türlü tavır, davranış ve düşünceyi de ev ortamında tabii olarak alır. Çünkü öğrenme hemen çocuğun doğumuyla başlar.
Çocuklarının yaramazlıklarından, huysuzluklarından, itaatsizliklerinden televizyonun karşısına geçip faydalı-faydasız her programı seyretmelerinden, ders çalışmalarından yakınan büyükler, her şeyden önce ev ortamını ciddi bir şekilde mercek altını almalıdırlar. Eğer ev ortamı böyle problemlere sebebiyet verecek durumda ise her şeyden önce bunlar çözülmelidir.
İnsanlar yeni bir şeyi öğrenirken genellikle kendilerine bir model seçerek onu taklit ederler ve bu tip öğrenme çocuklarca belki de önemli öğrenme biçimidir. Çocuklar karşılarında daima öğütler veren insanlar değil, o öğütleri yaşayan modeller görmek ister. Çocuğa “kitap oku” tavsiyesinden ziyade kitap okuyarak bunun aşılanmasının daha etkili olduğunu herkes takdir eder.
Kitap okuyan bir ailenin çocukları kitap okumuyorsa bu duruma şaşırıp nedenlerini araştırmada haklı olunabilir. Fakat büyüklerin kitap okumadığı bir evde çocuğun kitap okumamasından yakınmanın ne kadar haklı olup olmadığını takdirlerinize havale ediyorum.
Evet, kısaca, normal akli ve ruhi melekelere sahip bir çocuğun yetiştirilmesindeki tüm sorumluluk çevreden, okuldan önce anne-babaya aittir dersek herhalde mübalağa etmiş olmayız. Çünkü bütün psikologlar insanın karakterinin 7 yaşına kadar büyük ölçüde biçimlendiğini ifade ederler. İşin asıl garip tarafı, büyüklerin bütün bu sonuçlardan sadece çocuğu sorumlu tutup her zaman onu suçlamalarının, işin çözümünü büsbütün zorlaştırdığının farkında olmamalarıdır.

ÇOCUĞUNUZUN İKİDE BİR NASİHAT VERMEYİN

Bazı Gerçekleri Anlatmak İçin Uygun Fırsatları Kollayın
Çocuğunuza olur olmaz her yerde, “Bizim zamanımızda nerde böyle güzel kitaplar, dergiler; bir çantamız dahi yoktu, eşyalarımızı bir torbaya doldurulur öyle okula giderdik; düzgün bir ayakkabımız, ceketimiz bile yoktu,” gibi eskiden yaşadığımız olumsuz şartları anlatıp kendilerine sağladığınız imkanları onların başına kakmayın. Bu söylenenler yaşanmış gerçekler olsa da genelde çocuklar eleştirdikleri, azarlandıkları zaman söylendiği için, çocuğun bir kulağından girer birinden çıkar.
Bunlar çocukla iyi bir iletişimde bulunulan anlarda söylenirse daha eğitici olur ve bu acı gerçekler çok ucuza satılmış olmaz. Ayrıca 13 yaşındaki çocuğunuzdan 30 yaşındaki bir insanın düşünce ve şuurunu bekliyorsunuz. Halbuki onda mantık değil, daha ziyade his hakimdir. Siz kendi kendinize “ben onlara bu kadar imkan sağlıyorum, bu kadar zorluklara katlanıyorum onun hiç umrunda değil” diye düşünerek, onu nankörlükle suçlarsınız. Fakat nasıl ki çiftçi diktiği bir ağaçtan hemen meyve vermesini beklemez.
Uzun süre onlarla uğraşır, sular, bakımlarını yapar, etraflarını açar ve nihayet yıllar sonra onlardan istifade etmeye başlar. Bir çocuk da sizin şimdi diktiğiniz bir tohum gibidir. Sizin ona sunduğunuz imkanları bugün değil yıllarca sonra, olgun bir insan olduğu zaman değerini anlayacaktır. O zaman, “Allah anne babamızdan razı olsun. Benim yetişmem için benden hiç bir şeyi esirgemediler. Kendileri yemedi içmediler bana yedirip içirdiler, her türlü imkanı bana sağlamaya çalıştılar ” diyerek sizleri hayırla anacaklardır.

Okulumuzda bu yıl katılan bir öğrenci velisi okula gelip bana şunları anlatıyor;
Çocuğumu daha önce başka bir okula vermiştim. Zamanla çocuğumda birtakım değişiklikler olmaya başladı. Bir dönem saç uzatıyor, bir dönem garip garip elbiseler giyiyor, gidilmemesi gereken yerlere gidiyor, bize karşı davranışları değişiyor, vs. Bir gün canıma tak etti, oğlumu çektim karşıma ve oğlum nedir bu yaptıkların, neden böyle davranışlara giriyorsun şeklinde sitem ettim.
Oğlum hiç beklemediğim şu cevabı verdi; “Bu okula beni sen verdin. Okuldaki arkadaşlarım böyle davranıyor ve yaşıyorlar. Benim onlarla arkadaşlık kurabilmem, onların arasından soyutlanmamam için benim de onlar gibi olmam gerekiyor. Benden daha farklı davranmamı bekleyemezsin.” Hiç beklemediğim bu haklı tepkiyi duyunca beynimden vurulmuşa döndüm ve çocuğum gerçeği dile getirdiği için de ona hiçbir şey söyleyemedim ve ilk iş olarak okulunu değiştirmeye karar verdim.
Ayrıca anne ve baba birbirini dikkate almalı. Çocuğun annesiyle bir problemi çıktığında babası onu müsait bir zamanda almalı ve dışarıda bir pastaneye, lokantaya vs. götürüp annesine nasıl davranması gerektiğini, annesinin kendisinin üzerine ne kadar titrediğini, anne kalbindeki o derin şefkati anlatmalı, oğlum eve gidince annenin elini öp, kendisinden özür dile, seni affetmesini rica et demeli.
Aynı şeyi anne, baba için yapmalı. Babasıyla bir problemi olduğunda çocuğu daha sonra bir kenara çekip babasının onların maddi ihtiyaçlarını temin etmek için nasıl uğraştığını, ne büyük fedakarlıklar yaptığını anlatmalı ve aralarını düzeltmeye çalışmalı. Yoksa ebeveyninden biriyle bozuştuğunda diğerinin hemen çocuğu savunması, desteklenmesi çocuğa kısa vadede faydalı gibi gözükse de, uzun vadede çocuğun kişiliğini olumsuz etkileyecek bir davranıştır.

ÇOCUĞA SAYGI GÖSTERMEK

İlkokul yıllarında öğretmenimiz bir gün bize, “Çocuklar küçükler büyüklerine saygı göstermeli, peki büyükler küçüklere nasıl davranmalıdır.” diye bir soru sormuştu. Sınıfça hep bir ağızdan “Büyükler küçüklere sevgi göstermeli” öğretmenim diye bağırmıştık. Öğretmenimiz “evet çocuklar fakat bu cevap eksik, zira büyüklerde de küçüklere saygı göstermelidirler” demişti. Çocuğun küçük olması onun düşünce, his ve isteklerinin küçümsenmesine neden olmamalıdır. Çocuklar his dünyasının zenginliği itibariyle, bizden kesinlikle geri değildir.
Günümüzde yaşanan çetin hayat şartlarında aileler günlük hayatlarında fazlasıyla sinirlidir. Büyükler çocuklara karşı davranışlarında pedagojinin ortaya koyduğu esaslara göre değil de, kendi iç dünyalarına, o anki ruh hallerine göre davranmaları; çocukları ikilemlere, çıkmazlara sokmaktadır. Bir gün çocuğun bütün isteklerine müsamayla bakıp, öbür gün kıpırdanmasına bile tahammül etmemek gibi tutarsız davranışlara, çocuğunuz çok sert tepki göstermiyorsa, şimdilik masum dünyasında anne-babanın her zaman doğru söyleyen ve davranan insanlar olduklarına inanmalarındandır.
Şimdilik tepkilerini içine gömen çocuk, ergenlik dönemi başladığında, düşünce ufku genişledikçe, böyle tutarsız davranışlara artık tahammül edemeyecek ve isyan bayrağını çekecektir. Depoladığı tepkiler birden patlak verince, sizde; “Bu sessiz, sakin, laf dinleyen çocuk durup dururken nasıl oldu da böyle değişti” diyerek şaşıracaksınız.

Bu konuda gerçek hayattan bir annenin ağzından bir tablo aktarmak istiyorum;
“Kızım oldum olası hiç göze batmayan, sakin ve çekingen bir çocuktu. Şu son birkaç ay bazı değişiklikler hissettim. Hayattan bıkmış gibi bir hali vardı. Hiçbir şeyle özellikle de okul ödevleriyle ilgilenmiyordu. Bütün enerjisini yitirmiş gibiydi. Kızıma her zaman bakan çocuk doktoruna götürdüm. Ama hiç bir şey bulamadı. Bunun üzerine ben de okulun rehber öğretmeniyle görüştüm. Onlar da kızımın bu halinden ve özellikle can sıkıntısından dolayı tasalanıyorlardı. Bazı dostlarım ise banan endişelenmememi, kızın bu dönemi er geç atlatacağını söylüyorlardı.
Haklı olduklarını ümit etmekle birlikte kuşkulanıyordum. Derken günün birinde kızımın o tip bir kız olduğunu sanmıyordum, ama yine de odasını aradım ve maalesef bir miktar esrar buldum.
Olayı kızımla konuşmaya çalıştım. Odasını karıştırdığımı öğrenen kızım hayatında ilk kez bana bağırıp çağırmaya başladı. Odasını karıştırmaya hakkım olmadığını haykırıyordu. Bana bu biçim meydan okuyuşu karşısında adeta dehşete kapılmıştım. Bu olay kişiliğindeki değişmenin başlangıcı oldu. Şimdi her an kızgın, her şeye itiraz ediyor. Tahammülsüz bir çocuk oldu. Okuldaki en berbat gruplarla gezmeye gitmek istiyor. Kim bilir ne yaptıklarını düşündükçe de benim gözlerime uyku girmiyor. Artık o iğrenç arkadaşlarıyla birlikte evden uzaklaşmak dışında hiçbir şey istemiyor.” Evet trajik bir öykü bu. Toplumun içinde bu ve buna benzer olaylara, yakınmalara çok sık rastlamak mümkün günümüzde.
Ergenliğe kadar çocuğumuzun haklarına saygı gösterip meselelerinizi bir arkadaş gibi oturup konuştuğunuz oranda, ergenlik döneminde de o, size karşı saygıda kusur etmeyecektir. Aksi takdirde, bu dönemde çocuğun size itaat etmekten başka çaresi olmadığı için onu küçümser, hep kendi bildiğiniz gibi yaparsanız, yarın o itaatleri miktarınca asi olacaktır. Bundan sonrası ebeveyn için oldukça zordur. Çünkü büyükler çocuğa karşı tavır koydukça, o da artık büyükleri dinlemeyecek ve kendi bildiğine gidecektir.
Eğer ana-babasına olan saygısını da yitirirse yalnız korku yüzünden itaat edecek ve maalesef bu da çok kısa sürecektir. Nedense büyükler çocuklarıyla oturup meselelerini konuşarak, tartışarak halletme yoluna gitmeyip, çocuklarına karşı genellikle sert ve anlamsız bir otorite kurmak isterler ve çocuklarının kendilerinden korkmalarını arzu ederler. Fakat unutulmamalıdır ki, çocuk korkutularak tehditle yola getirilemez; sevgi, anlayış ve yumuşaklıkla eğitilebilir. İnsanlara iş yaptırmanın bir tek yolu vardır; O da, o kişiden işi yapmasını istemek ve onun önündeki engelleri ortadan kaldırmaktır. Bir çocuğu döverek yahut korkutarak ona istenen her işi yaptırabilirsiniz, fakat bütün bu kaba ve sert hareketlerin ileride son derece keskin tepkilerine hazır olmanız gerekir.

ÇOCUĞUNUZU ELEŞTİRMEYE NE ZAMANA KADAR DEVAM EDECEKSİNİZ

Çocukları yetiştirirken anne babalar sürekli olarak çocuğun davranışlarını “iyi, kötü, ayıp” biçiminde değerlendirildiğinden, küçük yaşta yargılama tutumu şahsın içine yerleşir ve çoğu kere kişi gelen mesajları bu eğilim içinde değerlendirir.

Bu konuda yakınan bir çocuk, şöyle diyor;
“Anne babaların görevlerinden biri de çocukta gizli olan kabiliyetleri ortaya çıkarıp onu geliştirmektir. Beni tökezletmeselerdi daha da gelişebilirdim. Ben çocukluğumda hep yaptıklarımın yanlışlığı konusunda epeyce azar işittim. Annemle vitrinleri dolaşmaya mı çıktık. “Ne güzel, değil mi anne? ” diye beğendiğim bir elbiseyi gösterdiğimde; “Kızım sen buna güzel mi diyorsun? Çok zevksiz bir şey! Senin şu zevklerin ne zaman gelişecek bilmem ki.” Evde kazayla elim bir şeye çarptı milli felaket demektir. Aptallığımın savsaklığımın doğrudan delili demekti bu ne sakar şeysin dikkat etmeyi öğrenmeye hiç niyetin yok mu. Bir düşük not geldi. Sen bu okulu bitireceksin de ben de göreceğim ha. Gibi azarlar işittikçe bende olan aşk ve şevk de sönüyordu. İnsanın kendine güveni nasıl gelişir? Biraz da dışa yansıttığı taraflarının beğenilmesiyle değil mi? ”

Bir canlı örnek daha;
Deprem bölgesinde bulunan bir evde orta şiddette bir zelzele sonucu ev sallanmaya başlayınca merak eden anne nerdesin diye seslenince, çocuk içerden korkak bir sesle ben yapmadım anneciğim diye bağırır. Her zaman suçlanan hatalarına hep müdahale edilen çocuk artık her şeyden kendisin sorumlu tutmaya başlar.

BAŞKALARININ YANINDA ÇOCUĞUNUZU ELEŞTİRMEYİN

Çocukları başkalarının yanında azarlama, tenkit etme hatasını bir çok anne babalar yaparlar. Özellikle bunu çocuklarının öğretmenlerinin yanında yapmaları çok mahzurludur. “Hocam eve gelince kitaplarını bir kenara atıyor ve televizyonun karşısına geçiyor, imtihanı olmasına rağmen dersini bıraktı maça gitti. Hocam her gün elli kere kendisine ders çalış diyorum ama beni hiç dinlemiyor”; gibi yaklaşımlarla çocuk ya yüzsüz ya utanmaz olur, böylece artık öyle olduğunu kabullenir; ya da utangaç ve pısırık olur. Daha kötüsü çocuk bu tür hatalarını hocası öğrendi diye, hocasının yanında eziklik duyar. Size çocuğunuzun yanlışlarına hiç tepki göstermeyin demiyoruz. Fakat çocuğun bir hatasını onun da olduğu bir zaman, hocasına şikayet etmek daha büyük bir hatadır. Bu durumda çocuğun size olan güveni sarsılır. Artık ondan sonra hocasına söyleyebileceğiniz şeyleri sizden gizli yapar, size karşı kendisini gizler ve asıl büyük tehlike de bundan sonra başlar.

ÇOCUĞUNUZU GERÇEKTEN DİNLİYORMUSUNUZ ?

Anne babalar genellikle çocuklarını dinlediklerini düşünürler, oysa çocuk konuşurken sürekli ikaz, hatırlatma, önerilerde bulunma ve fikir yürütme gibi müdahalelerle çocuğu aslında dinlemezler. Problemi olan veya kendinden bir şey anlatmaya çalışan bir kimseye uyarı, ikaz, yargılama gibi müdahaleler, konuşan kişinin susmasını veya kendini duyulmamış hissederek küsmesine, içine kapanmasına neden olur. Çocuklar ve gençlerle yapılan mülakatlar, gençlerin çoğu zaman; ailelerinin neden kızdığını pek anlayamadıklarını ortaya koymuştur. “Benim annem her şeye kızar zaten, benim babam aksidir, ne yapsam tepki gösterir ” gibi yorumlara sık sık rastlarız.
Bir kayayı azar azar delen su damlaları gibi, her gün tekrarlanan yıkıcı ifadeler gençlerin ve çocukların kimlik duygusunu zedeler. “Geri zekalı, aptal, tembel, düşüncesiz” gibi ifadeler çocuğun iç dünyasını alt üst eder. Onuru kırılan genç, bunlara tepki göstermeye çalışınca, evde çatışma başlar. Aile daha fazla baskı ve ceza yöntemleri uygulamaya başladıkça gençte başkaldırma, isyan duyguları iyice gelişir ve perçinleşir. Neticede kaybeden her zaman anne ve babadır. Çünkü çocukların değişik sıkıntılara düşmelerinden üzülecek ızdırap duyacaklar yine onlardır.
Çocuğun sevinç, üzüntü ve endişelerini çekinmeden anlatabileceği tek insan onun anne babasıdır. Bu durumlarda ebeveyn çocuğunu her zaman sabırla dinlemeli ve ona arkadaşlık etmelidirler. Eğer çocuk her istediğini rahatlıkla evdeki büyüklerine anlatamazsa ya bunları dış dünyada bizim istemediğimiz başka insanlara anlatıp onları dertlerine ortak eder ve onların söylemesi muhtemel yanlış düşünce ve fikirlere kapılır; ya da en küçük problemlerini bile içine atacak ve bu problemler çocuğun şuuraltında biriktikçe çocuk içine kapanacaktır.

ÇOCUĞUNUZA SEVGİNİZİ NASIL İLETİYORSUNUZ?

Günümüzde pek çok çocuk ailesi tarafından gerçekten sevildiğini hissedememektedir. Oysa her anne baba, şüphesiz, çocuklarını sever. Fakat çoğu zaman araştırmalar çocukların bir şeyden yoksun edildikleri, aileleri tarafından onlara verilmesi gereken bir şeyin kendilerinden esirgendiğini hissettiklerini ortaya koymuştur.Bu eksikliği hissedilen şey kayıtsız şartsız sevgidir. Anne babaların çocuklarını sevmediklerini söylemiyoruz. Fakat çocukların durumuna baktığımızda bazı anne babaların sevgilerini çocuğa nasıl ileteceklerini bilmediklerini gösteriyor. Bir çocuğun midesinin doyurulmasından daha önemlisi, “Duygusal açıdan beslenmesidir.” Çocuklar arasında duygusal açıdan iyi beslenenlerle, iyi beslenmeyenler çok kolay fark ediliyor. Tabi ki bu besinin çocuk tarafından alınışı gelişim aşamalarına uygun olarak farklılık gösterebilir.

SEVGİ NASIL İLETİLMELİ

Çocuklar duygusal varlıklardır, duygularıyla iletişim kurarlar.
Çocuklara sevgi genel olarak dört yolla iletilebilir;
a) Gözle iletişim.
b) Bedensel iletişim.
c) Odaklaştırılmış ilgi.
d) Disiplin.
Maalesef günümüzde anne babalar bunlardan disiplini uygulamaktadırlar. Fakat ne acıdır ki; çoğu zaman yanlış uygulanmaktadır. Çok iyi disiplin görmüş ama sevilmediğini hisseden pek çok çocuk vardır. Anneler genelde ikisi aynıymışçasına, disiplinle cezayı aynı şey zannederler. Kendilerine böyle sevgi gösterilmemiş çocuklar aşırı sessiz, biraz asık suratlı ve içine kapanıktırlar. Sevgiyle büyütülen bir çocukta görülen tabiilik, içtenlik, merak ve çocuksu taşkınlık onlarda yoktur. Ve ergenlik dönemine girerken bu çocuklarda genellikle davranış problemleri ortaya çıkar, bunun da sebebi; anne ve babalarıyla arasında güçlü bir sevgi bağı olmayışıdır.

GÖZLE İLETİŞİM ve DOKUNMA

Size çok garip gelecektir ama yapılan incelemeler anne ve babanın çocuklarına ancak giyinme, soyunma, arabaya binme gibi ancak gerektiği durumlarda yardım ederken dokunduklarını ortaya çıkarmıştır. Durup dururken çocuğuna dokunan pek az anne baba görürsünüz, burada kastettiğimiz yalnızca çocuğu kucaklamak ve öpmek değildir. Herhangi bir bedensel temastan söz ediyoruz. Bir çocuğun omzuna dokunmak, sırtını sıvazlamak saçlarını okşamak, gibi çok basit ama çocuğu duygusal yönden besleyen davranışlardan bahsediyoruz.
Anne ve babalar çocuklarına adeta birer mekanik yürüyen bebek gözüyle bakmaktadırlar ve çocuklarının duygusal güvenliğini ve başarılarını sağlamak için kaçırdıkları fırsatların farkında değildirler. Göz iletişim ve bedensel iletişim çocuklarımızla aramızdaki günlük hayatımızın içine girmeli tabi ve içten olmalı, gösterişli ve abartılı olmamalıdır. Göz iletişim ve bedensel iletişim uygulayan anne babaların çocuklarının başkalarıyla iletişim kurmaları daha kolay olacak, dolayısıyla da çevresinde sevilecek ve kendi kendisine karşı saygılı olacaktır. Bunlar çocuğumuza verebileceğimiz en değerli iki armağandır. Gözle iletişim ve bedensel iletişim çocuklarımızla olan günlük yaşantımızın içine girmeli, doğal ve içten olmalı, gösterişli ve abartılı olmamalıdır. Gözle iletişim ve bedensel iletişim uygulayan anne babaların çocuklarının diğer insanlarla iletişim kurmaları daha kolay olacak, dolayısıyla da çevresinde, sevilecek ve kendi kendisine karşı saygılı olacaktır. Bunlar çocuğumuza verebileceğimiz en değerli iki armağandır.
Bazı anne babalar erkek çocuklara böyle davranılmayacağını, öyle olursa kendilerini kız gibi hissedebileceklerini, ana kuzusu çocuklar haline geleceğini düşünebilirler. Bu kesinlikle doğru değildir, aksine bunun tam tersi doğrudur. Erkek bir çocuğa gözle iletişim ve bedensel iletişim özellikle de babası tarafından karşılandığı oranda erkek olma cinsiyetiyle özdeşleşecek ve o oranda bu kimliği benimseyecektir. Anne babalar ayrıca erkek çocuğun yaşı ilerledikçe sevgi, özellikle bedensel sevgi ihtiyacının son bulduğunu düşünürler. Gerçekte ise, bir erkek çocuğun bedensel iletişimine duyduğu ihtiyaç hiçbir zaman son bulmaz, sadece ihtiyaç duyduğu bedensel iletişim tipi değişir o kadar.
Bu okula ilk geldiğim zaman bir çocuk dikkatimi çekti. Arkadaşlarıma o çocuktan bahsedip, “Çok asil bir çocuk, maşallah ne kadar güzel yetiştirilmiş” demiştim. Birkaç gün sonra abisi çocuğu ziyarete geldi. Ben de yanlarındaydım. Abisi çocuğu kucağına aldı, boynuna sarıldı, defalar-ca öptü. Abisi çocuğa böyle davranıyorsa, annesi kim bilir nasıl davranıyordur diye düşündüm. O zaman o çocuğun asil davranışlarının, yetiştirilme tarzından olduğunu daha iyi anladım.

ODAKLAŞTIRILMIŞ İLGİ

Odaklaştırılmış ilgi, bir çocuğa tüm dikkatinizi eksiksiz sevildiğini hissettirecek şekilde yönelterek sadece ona has bir ilgi göstermemizdir. Mesela hiçbir sebep yokken onu alıp bir pastaneye götürmek, beraber geziye çıkmak, ruhunu okşayıcı iltifatlar etmek vs…
Genelde anne babalar bu tarz şeyler için bazı şartlar koşarlar. Oğlum şu dersten şu notu alırsan, sana bisiklet alacağım, uslu durursan seni falan yere gezmeye götüreceğim gibi şartlar öne sürerler. Böylece çocuk bu şartları yapınca ödülleri kendi bileğinin hakkıyla kazandığını düşünür ve anne babasına minnet duymaz, dolayısıyla da çocuğa odaklaştırılmış ilgi gösterilmiş olmaz. Çünkü çocuk o ödülleri almak için bir bedel ödemiştir, karşılıksız bir sevginin eseri değildir. Anne baba kısa vadede maddi bir hedefe ulaşma uğruna “çocuğun, kendisinin şartlı olarak sevildiğini” düşünmesine yol açacak yaklaşımlara düşmemeye dikkat etmelidir. Kısaca anne ve babasının dikkatini, onayını ve saygısını hak edecek kadar değerli olduğunu, ona şartsız bir şekilde hissettirmenin yollarını mutlaka bulmak gerekir.
Odaklaştırılmış ilgi çok basittir, fakat zaman gerektirir. Bazı durumlarda anne ve babanın, yapmayı istedikleri bir şeyden vazgeçmelerini gerektirebilir. Odaklaştırılmış ilgi bir çocuğun kendi gözündeki saygınlığını artırır ve çocuğun başkalarıyla ilişki kurma ve onları sevme yeteneğini de önemli ölçüde etkiler. Fakat ne çare ki, anne babalar ve öğretmenler değil bunu gerçekleştirmek, ehemmiyetini bile idrak edememişlerdir. Okullarda en çok sevilen öğretmenler, öğrencilerine odaklaştırılmış ilgi gösteren öğretmenlerdir. Bir baba olarak çocuğunuza, gösterdiğiniz bu tip ilgi oranında, size itaat etmesini sağlayabilirsiniz. Bir çok özel ihtiyacı tanıyamamamızın bir çok nedeni vardır. Bunların başlıcalarından biri çocuk için başka yaptıklarımızın gözümüze yeterli görünmesidir. Zannederiz ki, çocuğa ihtiyacı olan elbise veya eşyayı almakla odaklanmış ilgi gösteriyoruz. Bu gibi ayrıcalıklar iyidir de, onları gerçek odaklaştırılmış ilginin yerine koymak ciddi bir yanılgıdır. Armağanlar ve ufak tefek ayrıcalıkların verilmeleri daha kolay olduğu ve daha az zamanımızı aldıkları için bu tür yanılgılara düşülüyor. Ama onlara odaklaştırılmış ilgi olarak tanıyabileceğimiz o çok değerli şeyi veremediğimiz takdirde çocuklarımızın ellerinden geleni n en iyisini yapmadıklarından kendilerini çok iyi hissetmediklerine ve en iyi şekilde davranmadıklarına tekrar tekrar tanık olunabilir.
Ben çocuğun her türlü ihtiyaçlarını yerine getiriyorum. Yiyeceğiyle içeceğiyle ütüsüyle uğraşıyorum daha ne yapayım. İşimi gücümü bırakıp çocukla uğraşamam ki diye düşünüyor olabilirsiniz. Peki o zaman sizin hayatınızdaki öncelikler nelerdir? Çocuğunuzun bunların arasındaki yeri neresidir? Hayatınızda en başta önceliğiniz; işiniz mi, eviniz mi, televizyonuz mu, sosyal yaşamınız mı, mesleğiniz mi, mevkiiniz mi?…Bunu tespit etmezseniz, çocuğunuz biraz önce saydıklarımızın gerisinde kalacak ve kendini ihmal edilmiş hissedecektir…Bunu sizin yerinize, başka hiç kimse yapmaz. Bu işi çocuk bakıcısı, arkadaş, ya da herhangi bir akrabanız da yapmaz. Bunu yalnız ve yalnız siz, ana-babalar, yapabilirsiniz.

Amerikalı ünlü bir psikolog diyor ki;
“Para güç, makam-mevki gibi şeylerde mutluluk arayan pek çok kimseyle konuştum. Ama onlar da hayatı tanıyıp gerçek değerleri keşfettikçe yanlış yönde yatırım yaptıklarının üzülerek farkına vardılar. Hayatlarının en güzel yıllarını para kazanarak geçiren çok sayıda zengin gördüm. Tüm servetlerine ve güçlerine karşın hayatlarının sonlarına doğru kendilerine ilgi ve şefkat gösterecek birer evlat yetiştiremediklerinden psikolojik yardıma ihtiyaç duydular. Her biri asi bir çocuk, yada boşanma nedeniyle kaybedilmiş bir eş yüzünden hayatını ziyan olmuş sayıyordu. Bu hayatta gerçekten değerli tek varlığın başlarına gelenlerle ilgilenen birinin varlığı olduğunun en sonunda anlamışlardı. Fakat iş işten geçtikten sonra…”
Ailelerinden odaklaştırılmış ilgi görmemiş çocuklar, görmüş çocuklardan daha az olgun görünür. Bu mutsuz çocuk, genellikle kendi içine kapanıktır, yaşıtlarıyla ilişkilerinde güçlüklerle karşılaşır. Herhangi bir anlaşmazlık durumunda da kusurlu tepki gösterir. Öğretmene veya etrafındaki başka yetişkinlere gereğinden fazla bağımlıdır. Çocuklara odaklaştırılmış bir ilgi göstermek için aslında çok fazla zamanımız yok. 11-12 yaşlarına kadar pasif, uysal sessiz sakin, içine kapanık ve kolay kontrol edilir olan çocukların, anne ve babaları ile, güçlü bir sevgi bağları varsa; bu, çocuğunuzu size sımsıkı bağlar. Buluğ çağının dengesizlikleri başladığında, çocuk bu dönemi az zararla kapatır. Yoksa ergenlik dönemine girildiğinde artık; o eski uysal, hürmetkar, annesinin babasının sözünden çıkmayan çocuk; küstah, her şeyden alınan, hiçbir şeyi beğenmeyen, zor kontrol edilir, bencil, duyarsız, acımasız, otoriteye direnir bir çocuk olur. O zamana kadar çocuk, anne babanın etrafında pervane gibi dolaşmış onların ilgisini çekmek için türlü kılıklara girmiş, hatta hastalık numarası yapacak kadar ilginç yollar denemiştir.
Artık pozisyonlar değişir, bu sefer anne ve baba çocuğun ilgisini kendisine çekmek için uğraşır, çabalar, hatta odaklaştırılmış ilgiler de gösterir; fakat, artık çocuklarına kolay kolay yaranamazlar. Çünkü 11-12 yaşlarından sonra dış dünyayı tanıdıkça, kendisine yeni ilgi alanları bulan çocuk, yavaş yavaş yüzünü dışarıya çevirir. Dünyada tek örnek alınacak insanların, anne babası olmadığını, hatta onların çoğu konularda eksik olduklarını, gittikçe artan bir dozda düşünmeye başlar. Ayrıca çocuk dış dünyayı tanıdıkça artık anne babasının kendisine pas vermemeleri onu hiç etkilemez. Zira, kendisine değer veren, kendisini anlayan, yeni bir ortam bulmuştur artık. Her çocuğun sevgiye ihtiyacı vardır ama bunu arayış yöntemleri mantıksız olup, olgunluktan uzaktır. Dolayısıyla, tabii olarak o sevgiye layık olmaya ve onu kazanmaya çalışmaz. Bu mantık onun doğal anlayışının ötesindedir.
Zamanla bunu öğrenebilir.(ya da öğrenemez) Ama bu çocuklar bu yetenekle doğmazlar. Bir çocukta mantığın değil, hislerin galip olduğu şundan da anlaşılır; iyi davranarak sevgimizi kazanacak yerde, sizi çileden çıkaracak hareketlerle, tabir yerinde ise, “Beni seviyor musunuz?” sorusuna, “Evet, seni seviyoruz!” diye cevap verip vermeyeceğimizi anlamaya,sınamaya çalışır. Bu çocuğa odaklaştırılmış ilgi göstermenin en iyi yolu, onunla birlikte geçirilmek üzere, zaman ayırmaktır. Bir çocukla başka ilgilerden arınmış olarak, yalnız başına geçirilecek zaman bulmak, çok gerekli fakat çocuk yetiştirmenin en güçlü yönlerinden biridir. İyi anne ve babaları diğerlerinden ayıran başlıca özellikte budur. Özverili anne ve babalar, özveride bulunmayanlar; öncelikler saptayan anne ve babalarla, saptamayanlar arasındaki farkın bu olduğu söylenebilir. Usulüyle çocuk büyütmek zaman istemesine rağmen; zaman bulmak ise, günümüz toplum şartlarında oldukça zordur.
Özellikle çocukların, televizyon tutkuları yüzünden vakitlerinin çoğunu televizyon ekranı karşısında geçirmeyi tercih ettikleri düşünülürse…Çocuklar günümüzde tarihin herhangi bir dönemindekinden daha çok, evin ve ailenin dışındaki güçlerin etkisindedirler. Çocuğunuzun mutlu ve güvenli olduğunu, yaşıtları ve yetişkinler tarafından sevildiğini, derslerine çalıştığını ve en iyi şekilde davrandığını görmek mükemmel bir şeydir. Ama bu iş otomatik olarak gerçekleşmez. Bizim bedelini ödememiz gerekir.

NASIL BİR DİSİPLİN

Çocuklara Sert Mi, Yumuşak Mı Davranalım?
Yumuşak fakat kararlı. Çocuklar gün geçtikçe bedensel, ruhi ve psikolojik bir çok değişiklikler yaşadıkları halde anne baba yine de onları her zaman çocuk sayar. Delikanlılık çağına gelmiş bir gence çocukmuş muamelesi yapılırsa, buna tabii olarak reaksiyon gösterir. Anne-babaların yapacağı iş, çocukların bu zor zamanlarında eskisi gibi muamele etmeyi bırakmak, onların teşekkül etmekte olan şahsiyetini tanımak, onlara derece derece yetişkin bir insana karşı yapılan muameleyi yapmaktır.
Baskı ve sert muamele durum ıslah etmez, büsbütün zorlaştırır. Gerçi daha asi yapar, ve büyüklerden uzaklaştırır. Sert davranışlar geçici olarak çocuğa yön verir gibi gözükse de, bizim haberimiz olmadan bilmediğimiz tanımadığımız kimseler ve arkadaşlarda bulabilirler. Her türlü düşünce ve değişik hayat tarzının yaşandığı toplumumuzda, çocuğumuza kötü insanlar böylece daha rahat el atar ve o zaman kendilerini kontrol işi büsbütün zorlaşır. Tehdit disiplini zayıflatır. Çocuğa özellikle yerine getiremeyeceğiniz tehditler savurmak sizi zor durumda bırakacağı gibi otoritenizi de sarsar. Çocuğunuzun yapmasını istediğiniz bir işi yapmıyorsa öğretmeninden yardım isteyebilirsiniz. Çünkü öğrenciler üzerinde anne-babanın tesiriyle öğretmenin tesiri farklıdır. Tanıdığım bir öğrenci ders yapmasını hiç sevmezdi. Anne-babası ona ders çalış diye devamlı yalvarırlarmış. Okula geldiği zaman çok sevdiği öğretmeni kendisine ders çalışması gerektiğini bunun ona sınavlarındaki durumunu daha da kolaylaştıracağını söylemiş. Biraz da öğretmeni onu teşvik edici kelimeleri özenle seçmiş tabi ki. Annesi okula geldi ve aynı gün oğlunun eve geldiği zaman yatana kadar dersin başından kalkmadığını söylemiş.

NASIL BİR CEZA

Ceza istenen sonucu verir ve başka zarar yol açmazsa tatbik edilebilir. Ceza çocuğa güvensizlik vermişse ya da eskisinden daha asi yapmışsa faydası yerine zararı olmuş demektir. Çocuğunuza bir şeyi yasakladığınızda bunun sebebini açık ve kati olarak açıklamalısınız. Böylece çocuk kendisine önem verildiğini görünce kişiliğine olan güveni artacak, aksi taktirde kendini silik bir şahsiyet olarak kabul edecektir. Anne babalar bir şey yapmadan önce istediklerinin yerinde çocuğun yaşına, kavrama ve uygulama yeteneğine uygun olup olmadığından emin olmalıdırlar. Çocuk sevgimizi ve kesin kararlığımızı bir arada görmelidir. Bunların hiçbiri öbürünün olmamasını gerektirmez. Yerine göre sert davranmak sevgiyi silmediği gibi sevecen olmak da kesin kararlığı hafifletmez.
Anne baba çocuğu sevmenin ve disiplin uygulamanın yukarıda gösterilen bütün yollarını bilinçli olarak sağladıkları halde,çocuk saldırgan biçimde meydan okuyuşunu sürdürürse, o zaman cezalandırılabilirler. En etkili ceza çocuğunuza olan ilginizi azaltmanızdır. En az etkisi olan bir çok yan tesiri olan cezalardan dayak atmanın çocuk eğitiminde kesinlikle yeri yoktur. Eğitme amacıyla dayak atmak, her şeyden önce çocuk psikolojisini bilmeyen, öğretme sabrına sahip olmayan, işin kolayına kaçan insanların işidir. Dayak atmanın bir başka dezavantajı bir kere atıldıktan sonra değiştirilemez oluşudur. Çocuk duyarlı bir yaratıktır, doğruluk ve uyumun kolaylıkla farkına varır. Annesinin babasının abartılı davrandığını ya da ona karşı fazla sert olduklarını çok rahat anlar.
Öncelikle şunu belirtelim ki; anne babalar emir, azar ve bağırma gibi amirane teknikleri ne kadar çok kullanırlarsa, çocukları üzerinde o oranda daha az etkili olurlar. Tatlı dil çocuğumuzun üzerinde mutlaka etkili olacaktır. Tabii ki bu çocuğun mantıksız kaprislerine ve isteklerine boyun eğmek demek değildir…..

ÇOCUĞUN PİŞMAN OLDUĞU DURUMLARDA CEZA VERMEK ZARARLIDIR

Kötü davranışlar asla hoş görülmemelidir. Fakat çocuk bir kabahati yüzünden gerçekten pişmanlık duyuyorsa ceza (ve özellikle dayak) zararlı olur. Birincisi bir çocuk eğer kabahatine üzülüyorsa vicdanı duyarlı demektir ve sizin istediğiniz de bu değil midir? Çocuğunuz kabahatinden dolayı bir şey öğrenmiştir. Duyarlı bir vicdan kabahatlerin tekrarlanmasına karşın en büyük engeldir. Ceza, öncelikle bedensel ceza, suçluluk ve pişmanlık duygularını yok ederek, çocuğun, bu duyguların verdiği rahatsızlığı unutup, kabahatini tekrarlama ihtimalini artıracaktır. İkincisi bu şartlar altında bir çocuğu cezalandırmak öfke duygusu üretecektir.
Bir çocuk yaptığından dolayı üzüntü ve pişmanlık duyarsa vicdanı onu zaten rahatsız ediyor ve o kendi kendini çocuk yaptığından dolayı üzüntü ve pişmanlık duyarsa vicdanı onu zaten rahatsız ediyor ve o kendi kendini cezalandırıyordur zaten. Kötü bir şey yaptığı halde iyi bir çocuk olduğuna inandırılmayı ve teselli edilmeyi bekliyordur.
Bu durumda mutlaka böyle bir güvene çok ihtiyacı vardır. Demek oluyor ki bu çocuğun sevgiye bu kadar ümitsizce muhtaç olduğu bir sırada bir de dövmek hatasına düşerseniz çok derinden yaralanacak ve kötü bir kişi olduğunu, annesi ve babasının da buna inandığını hissedecektir. Kısacası yaptığına pişman olan ve üzülen çocuğu azarlamak, pişmanlığı yok edecek ve çocukla aranızda gereksiz tartışmaları yol açacaktır. Çünkü bağışlanmış olduklarını bildikleri halde, suçluluğu yine de hissederler. Bir çocuğa bağışlanılmış olma duygusunu öğreterek onu saygısız problemlerden koruyabiliriz.
Bir Doktor anlatıyor;
“Geçenlerde her işimin ters gittiği bir günden sonra eve dönmüştüm. Yorgunluktan bitkin haldeydim, keyfim hiç yerinde değildi. Otomobilden indiğim zaman 9 yaşında ki oğlum bana koştu. Oğlumun genellikle yüzü güler ve bana sarılmak için havalara hoplar. Ama bu kez farklıydı. Yüzünde umutsuz bir anlam vardı. O güzel mavi gözleriyle bana mahsun mahsun bakarak, “Baba sana bir şey söylemem lazım”dedi. O andaki ruh halim müsait olmadığı için, ”Bunu sonra konuşuruz oğlum, olmaz mı” dedim. Gözlerimin içine bakarak ısrar etti. “Şimdi konuşamaz mıyız baba?” Tam arka kapıyı açmaya hazırlandığım sırada pencere camlarından birinin kırık olduğunu fark ettim. Meseleyi anlamıştım. Ama pek sinirli olduğum için, bu sorunu biraz rahatlattıktan sonra ele almanın daha doru olacağına karar verdim. Oğlum yatak odama kadar gelmişti. Yalvardı. “Ne olur şimdi konuşalım, baba”, yüzündeki o yalvarışa dayanamadım. “Pekala, benimle ne konuşmak istiyorsun” diye sordum.(Sanki bilmiyormuşum gibi) Oğlum, arkadaşlarıyla eve yakın bir yerde nasıl futbol oynadıklarını ve bir şutun nasıl camı kırdığını anlattı. Yanlış bir şey yaptığını biliyordu ve belli ki yüzünden çok üzgündü. Davranışlarıyla bana “bu yaptığımdan sonra beni hala seviyor musun?” diye sordu. Bunun üzerine oğlumu kucağıma oturttum ve bir süre onu kollarımın arasında tutarak öylece kaldım. Sonra “üzülme yavrucuğum” dedim. Top oynandığı zaman böyle şeyler olur. Pencereye yeni bir cam taktırırız. Ama bir daha ki sefere eve daha uzak yerde oynayın, olmaz mı?”
İşte bu aramızda çok özel bir andı. Oğlum anında ferahladı. Hafifçe ağladı ve bir iki dakika kollarımın arasında oturdu. O çocuk kalbinin sevgiyle dolup taştığını hissediyordum. Hayatımın en olağanüstü güzellikteki anlarından biriydi bu. Sonucunda çocuk yine o çok iyi tanıdığım şen ve mutlu çocuk oldu. Kucağımdan atlayım koşarak arkadaşlarının yanına gitti.”

ERGENLİK DÖNEMİ

Erkeklerde ergenlik dönemi kızlara nazaran iki yıl daha geç başlar. Erkeklerde ergenliğin gecikmesi daha normaldir, ve bu 15-16 yaşlarında bile olabilir. Erkeğin bedeninde bir çok bedensel değişiklikler olur. Çocuk bu dönemde birtakım ruhsal ve bedensel rahatsızlıklar geçirebilir. En önemsiz bir uyarıya fazla hassasiyet gösterip küsme aşırı duyarlılık ve dengesiz coşku, utangaçlık, çevreden uzaklaşma sorumluluktan kaçma, girişim yetersizliği her şeye karşı ilgisizlik gösterebilir. Sanki kızmak, itiraz etmek için bahane arıyor gibidir.
Çocukluk çağında anne ve özellikle baba başkalarından farklı algılanıp değerlendirilir. Onlar güçlü üstün varlıklar olarak kabul edilir. Yaş ilerledikçe, çocuk gençlik çağına yaklaştıkça anne babanın dokunulmazlığı azalır, başkalarıyla karşılaştırıp gerçekçi olarak değerlendirilir. Bu durum gençlik çağında hızlanır. Kendisini etkin ve güçlü gördükçe, anne babasını etkisiz, güçsüz, yetersiz görmeye başlar. Zamanla gencin onlara duyduğu güven dahi azalır. Hatta onları eleştirir, küçümser, onlara bağırıp çağırabilir; Dışarıdan iletişim yaptığı kaynak ve kişilerin özelliğine göre, giyinmesi, oturması, yürümesini, çalışmasını, amaçlarını, inançlarını, dünya görüşünü, düşüncelerini değiştirir. Çevresini başkalarını sürekli olarak eleştiren küçümseyen genç kendisiyle ilgili kararlarda bağımsız olmak ister. Giyeceğine, yiyeceğine, eve geliş gidiş zamanına başkalarının karışmasını istemez. Alabildiğine özgür olmaya çalışan genç ailenin ekonomik durumunu görmezlikten gelir. Sürekli başkalarının kendisini anlamadığı dinlemediği düşünür.
Kişiliğini ararken ana babanın etkisinde kurtulmaya çalışır. Bu sefer seçtiği yeni örneklere yöneltir. Anne babanın davranışlarını yersiz olarak niteler, beğenmez. Karşı çıkmaya, sınırlamaya, engellemeye sabırları yoktur. Bütün bunlar anne ve baba ile genç arasında ciddi sürtüşme ve çalışmalara yol açar.
Evden kopmak isteyen çocuk arkadaşlarıyla beraber olmak ister. Çevrede kendini anlayan, seven, destekleyen, yaşıtlarını bulur. Onların giyim, süsü ve davranışlarıyla kendisi arasında kıyaslama yapar. Kuşak çatışmasının tamir edilemez boyutlara varması gencin ailesinden ve içinde yaşadığı çevreden yeterince ilgi ve sevgi görmemesi ya da böyle olduğunu sanması onu başka grupların, çevrelerin içine sürükler.
Anne ve baba çocuklarını eğitirken öncelikle gelişim devrelerini bilmeli ve çocuklarının içinde bulunduğu gelişim dönemini tanımalıdır. Genç kaygıdan mutluluğa, sevinçten sıkıntıya, kızgınlıktan taşkınlığa değişen çeşitli duygular yaşar. Başkasının tatlı ve yumuşak bakışı gülümseme, bir iki övgü sözcüğü onu mutlu eder. Asık bir yüz, sert yada jest, örseleyici bir iki sözcük onu kaygının, kızgınlığın, umutsuzluğun derinliklerine sürükler. İlgi ve sevgiyle iletişim kurduğu insanlara karşı bir süre sonra kin ve nefret duyabilir. Kızıp öfkelendiğini beğenip yüceltir. Çekinip korktuğuna sokulup, yaklaşır. Kısacası tamamen dengesiz bir ruh haletine sahiptir.
Arada bir kendini yetişkin bir insan gibi görüp herkesin ona büyük bir adammış gibi davranmasını ister, sonra yine çocuk olduğunu düşünür ve korunmak, şımartılmak, ihtiyacı duyar. Çocuğun doğru yoldan ayrılmaması için tek çare o güne kadar dengeli bir eğitim almış olması ve anne babasının kendisine güvendiklerini bilmesidir. Bu çağda çocuğun her istediğini yerine getirmek gibi istediğini hiç düşünmeden reddetmek de tehlikelidir.
Gençlik çağına has biyolojik, ruhsal ve psikolojik değişme ve gelişmelerin gencin davranışına ne biçimde yansıdığını bilip tanıyın ve gençlik çağının fırtınalı ve zor olduğunun göz önünde tutun. Gencin elinde olmadan ortaya çıkan bu değişik davranışları karşısında serinkanlı olun. Ayrıca onda görülen her ruhsal belirtinin bir hastalık değil, yeni durumlara uyma çabasından gelen tepkiler olduğunu unutmayın. Her çocukta geçici dengesizlikler olabilir.
Anne babanın tutumuna göre bu belirtiler ya kısa sürer ya da kalıcı olurlar. Bütün bunların çocuklarda genel olarak görüldüğü için paniğe düşmeyin. Fakat kesinlikle çocuğunuzu ona çaktırmadan takip etmeyi de ihmal etmeyin. Ona sevgi ve saygı gösterdiğiniz davranışlarınızla, tavırlarınızla belirtin. Her problem çıktığında klasikleşmiş, “biliyorsun seni çok severim” lafları yerine; genç, bu sevgiyi onun kişiliğine olan saygınızla göstermenizi ister.
Gencin yaşamı, giyinişi , süslenmesine ilişkin karar alırken ona direktifler verme yerine onunu düşünce ve önerilerine anlayış ve saygı gösterin. Bu da anne babanın susmayı öğrenip, çocuklarını dinlemeleri ile mümkündür.
Başka bir deyişle çocuklarla ilişki kurabilmenin en kestirme yolu önce çocuğu duymak, dinlemek ve dediğini anlamaya çalışmaktır.

Oysa çoğunlukla büyükler çocuklarıyla diyaloglarında şu tepki biçimlerini sergilerler;

 Suçlama (Sen her zaman konuşursun zaten)
 Emir (Hemen yerine otur)
 Tercih etme (Aynı hareketi bir kez daha yaparsan okul bitince cezaya kalırsın)
 Eleştirme (Daha iyisini yapmalısın)
 Uyarma (Son kez hatırlatıyorum)
 Utandırma (Şımarık çocuk)
 Sözlü Anlatım(Birisini rahatsız etmek iyi bir davranış değildir)
 Yargılama (Kitaplar yazmak için değil okumak içindir)

Bütün bunlar;

 Çocuğun kendini suçlu hissetmesine
 Anne babanın adıl olmadığı düşüncesinin gelişmesine.
 Çocuğun kendisinin sevilmediğini düşünmesine.
 Sert tepkiye cevap vermesine.
 Karşı çıkmasına.
 Kendisini yetersiz hissedip özsaygısını kaybetmesine sebep olur.

Aile ve evle ilgili konularda ve problemlerde gencin de düşünce ve önerilerini alıp onunla konuşup tartışmaktan çekinmeyin. Konuşma, tartışmalar sırasında gencin doğru düşündüğü gerçeği bulup söylediği durumlarda ona hak verin, düşünce ve önerisini gerçekleştirmek için ona yardımcı olun. Yapılan konuşma ve tartışmaları onları korkutarak ve yıldırarak kesmeyin. Gencin tutum ve davranışlarını biçim ve yön verirken “Benim gençliğimde” diye başlayan konuşma ve nasihatlerden kaçının.
Gence bol bol öğüt vermek yerine örnek davranışlarda bulunun veya örnek davranışları bulup gösterin. Benlik saygısı, çocuğunun fikirlerine değer verilen, sözleri dinlenen, anne-babasından destek gören, insan olarak kendisine değer verilen bir ortamda ancak filizlenir ve gelişir. Aşırı kısıtlayıcılık kadar aşırı serbestlik de sağlıklı gelişimi engeller. Ana baba davranışlarıyla, çocukların davranışları arasındaki ilişkileri konu alan araştırmalara göre baskıcı olmayan, esnek ve hoşgörülü fakat prensip sahibi anne-babalar, çocuklara daha sağlıklı bir eğitim verebiliyorlar.
Anne ve baba öyle bir ortam hazırlamalıdırlar ki; çocuk, sanki her zaman anne ve babası yanındaymış gibi kendine güvenli hiç yanında değilmiş gibi özgür hissetsin. Ergenlikle beraber erkek çocukların karşı cinse ilgisi de başlar. Asıl problem de bundan sonra başlar. O zamana kadar üstüne başına pek dikkat etmeyen genç artık sürekli yeni yeni elbiseler istemeye ve aynanın karşısında bolca vakit geçirmeye başlar.

Çocuklarının karşı cinse alaka duyması bazı ailelerin hoşuna gider. “Erkek oğlum” diye çocuklarına takılmaktan haz duyarlar fakat ateşle oynadıklarının farkında değildirler. Bu meseleye dini veya toplumsal açıdan değil sadece eğitim açısından yaklaşılması gerekir. Uzun yılardan beri öğrencilerle uğraşıyorum, şimdiye kadar her türlü problemi olan öğrenciyle karşılaştım. Dersleri kötü olan, arkadaş edinemeyen, ailesiyle geçinemeyen, vs. bir çok problemin kendine göre çözümleri vardır. Fakat özellikle lise yıllarında gönlünü karşı cinse kaptırmış gencin probleminin çözümü oldukça zordur. Şimdiye kadar bu tür olaylarla ne kadar karşılaştıysam pek çözüldüğünü görmedim. Çünkü siz o genci karşınıza alıp nasihat ettiğinizde, o sizi hiç dinlemez, onda tamamen his hakim olmuştur, mantığını tamamen durmuştur.
Çocuğa baskı yaparsanız, çocuk kendine zarar verebilir. Bu durumda olan gencin kendini derslere vermesi artık çok zordur, şimdiye kadar ders durumu iyi olduğu halde böyle meselelere takılıp dersleri kötü olan bir çok genç gördüm.
Siz oturup çocuğa bunlar geçici heveslerdir, senin yaşın daha küçük, böyle şeylerle uğraşmayı bırak derslerine bak diye nasihat etmeye çalışırken, tamamen hislerinin hakimiyeti altında olan genç sizin kafa ütülemenizden ne zaman kurtulacağını düşünür.
Aileler özellikle yaz tatillerinde çocuklarını çok sıkı kontrol etmelidirler. Çocuğa tatil yaptıracağız diye yazlıklara, plajlara akrabalarına tek başına göndermemelidirler. Genç kızları olan evlere akraba olsa dahi tek başına göndermemeli ve bu konuda ne kadar hassas olunursa daha iyi olur.

ÇOCUK YAVAŞ YAVAŞ KENDİ BAŞINA YAŞABİLMEYİ ÖĞRENMELİ

Ebeveyn olarak, çocuğun yavaş yavaş bağımsız olma hakkını bilmezlikten gelirsek iki ihtimalden biri gerçekleşecektir; Çocuk ya bize aşırı derecede bağımlı fazlaca uysal olacak. Bu dünyada nasıl yaşayacağını öğrenemeyecektir. O zaman güçlü ve otoriter kişilere ya da kötü niyetli insan yada gruplara kolay bir av olacaktır. Veya yaşı ilerledikçe onunla aramızdaki bağ bozulur, çocuk bizden uzaklaşmaya başlar. Bu durumda da ona yapacağımıza daha fazla direnç gösterir.

ÇOCUĞUNUZ RAHAT ARKADAŞ EDİNEBİLİYOR MU?

Çocuğun yetişkinlik dönemlerinde, mesleğinden aile yuvasından ve toplumdaki hayatından zevk alması ve mutlu olması her şeyden önce küçüklüğünde yaşadığı hayat ve arkadaşları arasında benimsediği tutuma bağlıdır.
Çocuğunuz arkadaş edinemiyorsa arkadaşlarını evinize davet ederek, onlara sıcak ilgi göstererek pikniğe ya da başka şekilde gezmeye giderken onları da çağırarak ona destek olabilirsiniz. Ayrıca arkadaşlarının anneleriyle tanışıp iyi bir diyalog kurarak çocuklarınızın dostluğunu böyle pekiştirebilirsiniz.

ŞIMARIK ÇOCUKLAR HAYATTA HİÇBİR ŞEY BECEREMEZLER

Şımarık çocuklar, aşırı derecede yumuşak ve çok müsamahalı bir aile çevresi içinde yetişirler. Öyle anne-babalar vardır ki çocuklarının her istediklerini derhal yerine getirmek için etraflarında pervane gibi dönerler, kendilerini çocuklarının emrine vakfetmiş gibidirler. Bunu bir anne-babalık icabı telakki ederler. Onlar hiçbir zorlukla mücadele mecburiyetinde kalmazlar. Mesela yaşları ilerlemiş olmasına rağmen onların kendi kendilerine yıkanmalarına, giyinmelerine fırsat verilmez.
Etrafındakiler tıpkı bir bebek gibi onları yıkarlar, giydirirler. Kendi elleriyle beslerler, onların dağıttıklarını toplarlar, çantasının, odasındaki kitaplığını, yatağını düzeltirler. Bu şekilde alıştırılan çocuklar artık her şeyi etrafındaki yetişkinden bekleyen, büyüklerin yardımı olmadan yaşayamayan birer insan olurlar.
Anne babalara büyük bir sevginin ve şefkatin icabı gibi görünse de, şımartıcı bir terbiye yanlış bir terbiyedir. Bu yanlışlığa düşmemelerini bütün anne-babalara tavsiye ederiz. Anne çocuğun isteklerine ne kadar fazla boyun eğerse çocuk o kadar şeyi kabul ettirmeye çalışır. Şımarık çocuklar, isteklerinin yerine getirilmesi için çevrelerini türlü yollarla baskı altına alan ve isteklerinin sınırı olmayan çocuklardır.
Bunların istekleri makul bir ihtiyaca dayanmaz. Akıllarına gelen her şeyi isterler. Şımarık çocuk, hiçbir zaman, hatta kendi evinde bile mutlu olmaz. İlerde dış dünyayla temasa geçtiği zaman insanlardan büyük darbeler yer.
Bencilliği yüzünden kimse onla arkadaşlık yapmaz, böylece ya ömrü boyunca sevilmeyen bir insan olur ya da kendisini sevdirmesini acı tecrübeler geçirerek öğrenir.

MUTLU BİR HAYAT İÇİN İLLA ZENGİN Mİ OLMAK GEREKİYOR

Bazı aileler maddi imkanlarının yetmediğinden çocuklarını tam mutlu edemediklerinden yakınırlar. Daha çok kazansak evimizde daha sıcak bir hava oluşturabiliriz diye düşünürler. Bu konuyla ilgili hayatın içinden canlı bir tablo aktarmak istiyorum size.

Bir genç anlatıyor;
“Lisede başarılı bir öğrenciydim. Annem ev kadını, babam inşaat mühendisi idi. Çok mutlu bir aile hayatımız vardı. Ekonomik olarak dar gelirin biraz üzerinde bir aileydik. Ailece büyük maddi hırslarımız, beklentilerimiz de yoktu. Ama aile içindeki o sevgi dolu hava o kadar güzeldi ki akşamları annem mutlaka okul dönüşü evde olur, benim için kahvaltı nevinden hafif yiyecekler hazırlardı. Onları iştahla yedikten sonra ders çalışmaya otururdum. Ben anlayış ve sevgi açısından şansımın farkındayım. Bir gün sonra bu şansı çok daha iyi anlayabileceğim bir şey oldu. Bizim sınıfta çok zengin oldukları bilinen bir arkadaşım vardı. O kadar çeşitli giyinir ve zengin olduğu her halinden o kadar belli ki, çoğumuz zaman zaman ona özenirdik.

Bir gün okul çıkışında. Bu arkadaşım beraber matematik çalışmak için benimle birlikte bize geldi. Annem her zamanki gibi bizi neşeyle karşıladı. Hava çok soğuktu. Sobanın üzerinde daima dumanları tüten bir çaydanlığımız ve kızarmış ekmekler olurdu. Sıcak ekmekleri buradan alır, annemin yaptığı ev reçelleri ve tereyağıyla afiyetle yerdik. O akşamda arkadaşımla birlikte kahvaltı yaptık. Sonra ders çalışmaya oturduk. Bir ara arkadaşım gözleri dolu dolu, “Bu evin sıcaklığı ne kadar mutlu ediyor insanı “ dedi.
“Ben eve gittiğimde, beni hizmetçi karşılar, annem mutlaka bir kabul günündedir. Tek başıma mutfakta bir bardak süt içerim o kadar. Burada ne kadar büyük bir iştahla kahvaltı ettim. Şu çaydanlık ve tüten buharlar ne kadar sıcak bir bilsen. İnsanın yalnız olmadığını simgeliyor sanki. Hele annenin şu ekmekleri kızartıp bizim yememizi seyretmesi ne kadar güzel. Öyle mutlu oldum ki burada dedi.
Gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Herkesin yaşantısına özlem duyduğu arkadaşım benim evimdeki sıcacık ortamdan etkilenmişti. Dostlukla, sevgiyle kucakladım onu. İnsanın sevgiyi duyabilen arkadaşları olması ne güzel bir şeydi. Küçük bir çocuk için sevgi dolu bir aile ortamının önemini, buharı tüten çaydanlığımızı görünce özlemle ağlayan arkadaşım bana çok iyi öğretmişti.”

NEZAKET, ZERAFET, HÜRMET

Çocuklarımızın, her şey den önce; başka insanlara olan münasebetlerinde nezakete ve zerafete dikkat etmeğe alışmaları gerekir. İnsanlar arasında iletişim konuşmayla kurulduğuna göre çocuklarımız öncelikle konuşmalarında nazik ve zarif olmalıdırlar. Okula yeni başlayan çocuklar okula önceden içinde yetiştikleri çevrenin kendi konuşma dillerine yaptığı tesirlerle ve kazandığı alışkanlıklarla başlayacaklardır. Öğretmen çocukların nekadar eksikliklerini tamamlamaya çalışsa da ailede kazanılan ilk köklü alışkanlıklar ve noksanlıkları düzeltmek çok zor olmaktadır.
Nezaket sadece bir takım nezaket sözleri öğrenmekle olmaz. En önemlisi ise ona yakınlarını sevmesini öğretmektir. Bunu yapamazsanız bir takım suni “kibarlık cümleleri” öğretmeniz zor olacaktır. Ayrıca çocuğun yabancılar karşısında sıkılmasını önleyin. Adetimizdir, çocuklarımızı hiç hazırlıksız oldukları bir zamanda aniden büyüklerin meydana getirdiği bir grubun içine sokar, onu konuşturmaya çalışırız. Çocuk üç-dört yaşına gelmeden, onu büyükler arasında konuşmanın merkezi haline getirmektense, konuşma dışında bırakmak yerinde olur.
Çünkü; bu yaştaki çocuk bir yabancıyı gördüğünde onun hakkında bir yargıya varabilmek için zamana muhtaçtır. Çocuğu kendi başına bırakırsanız, az sonra kendiliğinden lafa karışacaktır.
Aile içinde herkesin birbirine terbiye dahilinde davranması şarttır. Çocuk etrafındakilere göre nezaket kavramını edinir. Ailenin öteki üyelerinin “teşekkür ederim” dediklerini ve içten müteşekkir davrandıklarını gördükçe o da teşekkür etmesini öğrenir. Ayrıca çocuğa terbiye dersini vermek istiyorsanız bunu baş başa kaldığınız zaman yapın. Başkalarının geldiğinde “oğlum misafirlere hoş geldin dedin mi?”, “Amcanın elini öpsene”, “Abine neden teşekkür etmedin” gibi sözlerle misafirlerin yanında ikaz edilen çocuk mahcup olur.

ÇOCUĞUNUZA İHTİYACINDAN FAZLA PARA VERMEYİN
Küçük yaşta çok az çocuk tutumlu olabilir, dolayısıyla çocuğumuza fazla para vermeyelim. Fen lisesinde okuyan bir öğrencimin yatılı olarak kaldığı okuldan bazen izinsiz kaçıp sinema, atari, oyun salonları gibi yerlere gittiğini tespit etmiştik. Olayı biraz araştırınca ailesinin çocuğa çok fazla para verdiğini öğrendik. Annesine meseleyi olduğu gibi anlattık. Annesi;”Ah hocam, ben bunu kaç kere babasına söyledim, fakat bir türlü anlatamadım. Beyim hep bana hanım ben çok fakir bir ailenin çocuğu olduğum için çocukken hep başkalarına gıpta ederdim, çocuğumun da başkalarının eline bakmasını istemiyorum.” diyor.

Kendi eliyle, kendi parasıyla, çocuğuna zarar vermek ne kadar acı. Çocuğun babası bir problemi halletmeye çalışırken farkında olmadan daha büyük problemlere sebep oluyor. Bir çok değişik zaafları olan gençlere hesabı sorulmadan bol harçlık verilmesi onu her türlü dengesizliğe itebilir. Çocuğa verdiğiniz parayı kendisine fark ettirmeden nerelere harcadığını tespit etmelisiniz.

VELİLERİN ÇOCUKLARININ DURUMLARINI SORMAYA GELMELERİ

Bazı velilerin çocuklarının durumlarını öğrenebilmek için bize sık sık uğramaları çocuklarının bir problemi varsa nasıl çözülebileceğini sormaları çocuklarının eğitimiyle yakından ilgilenmeleri eğitimci olarak bizi çok sevindiriyor. Siz çocuğunuza ne kadar ilgi gösteriyorsanız öğretmenin çocuğunuza olan ilgisini de o kadar artırabilirsiniz. Bu dediklerimizle velisi gelmeyen öğrenciyle ilgilenmiyoruz anlamı katılmasın,
Şunu demek istiyoruz; öğretmen çocuğun karakterinin içinde bulunduğu aile şartlarını ne kadar iyi bilirse, çocuğa sunacağı eğitim faaliyetlerinde o kadar isabet seyreder. Bunları da en iyi anne babalar alır. Bunları bize bildirmelerini istememiz çok olmasa gerekir. Fakat, ne yazık ki, bazı anne-babalar çocuklarının okullarına gidip onların durumunu sormayı gereksiz görürler.
“Ben onun bütün okul ihtiyaçlarını karşılıyorum” düşüncesiyle çocuğun sadece maddi isteklerine cevap vermekle çocuk yetiştirmenin sadece bir parçası olan meseleyi her şey olarak görürler. Kendisini arayıp davet ettiğimizde; “Hocam çok önemli işim var gelemem” diyen bir veli daha sonra bir problem çıktığında “benim çocuğumla neden ilgilenmediniz” diyerek suçlamasında haklı olabilir mi? Bu veli çocuk yetiştirmeyi sadece onun maddi ihtiyaçlarını karşılamak şeklinde değerlendiriyor herhalde.
İstenen odur ki, çocuğun eğitimi için anne önceden öğretmeni bilgilendirsin ve onlar olayların peşinden koştursunlar. Unutmayın ki küçük yaşında çocuğunuza göstereceğiniz ilgi o büyüdüğü ve siz yaşlandığınız zaman, çocuğunuzun size bakması hürmet göstermesi olarak size geri dönecektir. Aynı zaman da küçükken ona göstereceğiniz ilgisizlik ve ihmal ileride onun size itaatsizliği, başkaldırması hatta sizi huzur evine bırakmasına kadar uzayan tepkilerle geri dönecektir. Bir problem çıktığında yada öğretmenleri çağırdığında yada iş işten geçtikten sonra müdahale etmek artık fayda sağlamayabilir. Problemi çözme ile uğraşmaktansa onun ortaya çıkmasını önlemek hem daha kolay hem de tutarlı bir davranıştır. Çocuğun başarısızlığından yalnızca okulu mesul saymak işin kolayına kaçmaktır. Özellikle gündüzlü olan öğrenciler 7-8 saatini okulda, gerisini ailesiyle beraber yaşar.
Kullanılan pedagoji metotları ne kadar mükemmel olursa olsun bu metotların iyi sonuç verebilmesi her şeyden önce anne-baba ile öğretmen arasında sıkı bir işbirliği yapılmasına bağlıdır.
Bu konuda yaşanmış şu tarihi hadise çok çarpıcı bir örnektir.
“Bir padişah çocuğunu gittiği medresedeki Hocası bir gün yaramazlığından dolayı döver. Çocuk bunu içine sindiremediğinden kızıp medreseden ayrılıp direk babasının yanına gider ve olanları anlatıp Hocasını babasına şikayet eder. Babası peki oğlum yarın senle beraber medreseye gidelim. Hocayla konuşalım der.
Padişah o akşam çocuğuna haber vermeden gizlice Hocaya gider. Hoşbeşten sonra padişah Hocam bizim çocuk dün herhalde edepsizlik etmiş zatıalinizi rahatsız etmiş. Sonra da gelip bana durumu anlattı. Biz bu çocuğa şöyle bir oyun düşünsek diyerek düşündüğü bir planı Hocaya söyler. Ertesi gün padişahla çocuk medreseye giderler. Onları Hoca karşılar. Padişah Hocam sen benim çocuğumu nasıl döversin bizim kim olduğumuzu bilmez misin? diye çıkışır. Daha önce anlaştıkları oyun gereğince Hoca sopasını kaptığı gibi padişah ve çocuğun üzerine yürümeye başlar.
Bunun üzerine padişah kaçmaya başlar. Babasının kaçtığını gören çocuk da kaçmaya başlar. Çocuk bakar ki burada padişah hiçbir hükmü yok. Hocanın borusu ötüyor bu olaydan sonra problem çıkarmadan uslu uslu okula gitmeye devam etmiş.”
Her zaman öğretmenle işbirliği neticesinde öğretmenden ziyade anne ve çocukları kazançlı çıkacaklardır.

ÇOCUKLAR OKULLA İLGİLİ PROBLEM GETİRDİĞİNDE NASIL TEPKİ VERİLMELİ

Çocuğun küçük de olsa duygu ve isteklerine kulak asmamak, kaynayan tencereye kapak koymak demektir. Çocuğu susturmak ve onun davranışlarını kısıtlamak ise tencerenin kapağını gitgide lehimlemek olur. Kapağı lehimlenmiş sağlam görünen içi su dolu ateş üzerindeki tencere basınç arttığında nasıl ansızın patlarsa çilekleri, sevinçleri, üzüntüleri, endişeleri içe atılan çocukta da bir gün ansızın patlama olabilir. Bu patlamalar çocuğun zamanla benliğini yitirmesine sebep olur.Çocuklar öğretmenlerinden ya da okuldan yakındıkları zaman yakınmalarının derinleşmesine fırsat vermemeliyiz. Onlara kimi gerçekleri açıklayabiliriz: Her öğretmen her çocukla yeteri derecede ilgilenmeyebilir. Okul herkesin istediği düzene girmez. Biz okul düzenine uymalıyız gibi. Çocuğunuzun okul yönünden isteklerinden bazıları size uygun gelmiyorsa okul yönetimi ile direk görüşme yolunu seçin çocuğu okulla aile arasında aracı olarak kullanmayın onun yanında yakınmamaya çalışın.
İnsanların toplu yaşadıkları yerlerde problemlerin olması tabiidir. Önemli olan problemlerin çözümü için o problemi gerekli merciye götürmektir. Okul gibi, insanların her yönüyle eğitilmelerinin hedeflediği kurumlarda problem çözümü daha da önem kazanır. Bir doktora gittiğinizde kendinizi doktora her şeyiyle teslim edersiniz o sizi muayene eder tetkikler ister. İlaçlar yazar siz hiç itiraz etmezsiniz çünkü doktora güvenirsiniz, okula çocuğunu veren veli de her şeyiyle teslim eder. Onu ruhi hayatı, düşüncesi, psikolojisiyle öğretmenine teslim eder. Çocuğunuzun okulla ilgili getirdiği problem ne olursa olsun, işin aslını öğrenmeden hemen okulu ya da öğretmeni suçlama yoluna gitmeyiniz. Çocuğunuza, “Oğlum senin öğretmenlerin seni senden daha çok düşünürler, sen bir yaramazlık yapmış olmayasın” dedikten sonra, ona fark ettirmeden hemen okul aranmalı ilgili öğretmen ya da idareci kimse onunla görüşür olayın aslı öğrenilmeli.
Eğer çocuğun her getirdiği meseleye oğlum sen mutlaka bir yarmazlık yapmışsındır diyerek olayı araştırmadan peşin hükümle onu suçlarsınız ve okulu da hiç aramaya gerek görmezsiniz size karşılaştığı problemi bir getirir, iki getirir, üç getirir sizin çözüm konusunda yardım etmediğinize kanaat getirirse artık problemlerini size getirmek istemez. Kaldı ki, her gelen meselede kendi çocuğunuzu suçlu göstermeniz için o okulun bütün personelinin ve binasının her şeyiyle mükemmel olması gerekir ki; böyle bir okul şu anda dünya üzerinde mevcut değil.

Velilerimiz;
• Okula olan teveccüh ve itimatları
• Çocuğuma bir zarar gelir endişesi
• En basit şeyleri dahi problem ediyor derler düşüncesi gibi düşüncelerle okula pek yansıtmıyorlar biz daha sonra duyuyoruz.

Çocuklarla ilgili problemler okula iletilmezse bunun zararı en başta okula, sonra aileye, sonrada çocuğadır. Çocukların okuldaki tutum ve davranışlarını kendilerinden öğrenmeye çalışmak çok uygun değildir. Çünkü çocuklar genellikle durumlarını her şeyiyle evde söylemezler. Çocuğunuzun okulla ilgili olsa da olmasa da bütün problemlerini okula gidip öğretmeniyle tartışmaktan çekinmeyin. Bu problemlerden bazılarına öğretmen sizden daha tarafsız objektif bir gözle bakacaktır. Ayrıca sizin probleminiz gibi güçlüklerle karşılaşan başka annelerden bahsedeceği için hangilerinin size özgü hangilerinin genel olduğu hakkında fikir edinirsiniz. Çocuğunuz uslu ve çalışkansa öğretmeniyle aranızdaki ilişkiler de tabii iyi olacaktır. Çocuk yaramaz ve ders durumu iyi değil ise bu ilişkiler gergin ve nazik hale gelebilir. Ebeveyn öğretmenler olarak iki tarafta da kendi yaptıklarının doğru olduklarını düşünürler. Anne baba daha baştan şunu kabul etmelidirler ki:ideal bir öğretmen öğrenci konusunda anne baban cana duyarlı ve bu konuda daha çok çırpınan bir insandır.
Öğretmenle sıkı bir diyaloga işbirliği içine girilirse bir çok şeyi halledecektir. Yeni ders yılının başında öğretmenle görüşür daha önceki yıllarda çocuğun okul hayatının nasıl geçtiğini ve çocuğun iyi ve kötü yönlerini açıkca izaha çalışırsanız en doğrusunu yapmış olursunuz.

DERS ÇALIŞMAYLA İLGİLİ KONULAR

Her anne baba mümkün olduğu kadar çocuklarının ödevlerine de yardımcı olmalıdırlar. Çocuklar ev ödevlerinde zorlanıyor ümitsizliğe düşüyorlarsa onlara cesaret vermek için ellerinden tutmalılar. Fakat bunu yaparken çocuğun yapması gereken ödevi kendisi yaparak ona bilerek zarar vermemelidir. Bu durumda hem çocuk o konuyu öğrenmez daha sonra aynı şey tekrar sorulursa yapamaz hem de yaşta başkasının yaptığı bir işi kendisi yapmış gibi gösterme yanlışlığına aile bir meşruiyet kazandırır.
20.yy’ ın önemli eğitim teorisyenlerinden, Benjamin Bloom “Tam öğrenme” adlı öğretme yönteminde şunları söylüyor: Bir öğretim kurumunda eğitime başlayan bir öğrencinin o eğitim kurumundan aldığı eğitim sonundaki başarısı şu üç faktöre bağlıdır;
 Eğitime başladığı sırada öğrencinin sahip olduğu bilgi ve kültür seviyesi.
 Eğitim kurumunda verilen derslerin kalitesi.
 Eğitim döneminde çocuğun derslere karşı ilgisi moral durumu yani psikolojik durumu.

Bloom’un yaptığı araştırmalara göre öğrenciler arasında başarı farklarının %50’si eğitime başlarken ki farklı bilgi seviyelerinde %25’i verilen derslerin kalite farklılıklarından geriye kalan %25’i öğrencilerin moral durumundaki farklılıklarından kaynaklanıyor. Şimdi buna göre kendi çocuğumuzun durumunu inceleyelim. Başarı farklılıklarının yarısına sebep olan bize geldiği zaman ki bilgi ve kültür seviyesi ailesini ve ilkokulunu ilgilendirir. Burada verilen derslerin kalitesi bizi; 3. madde olan çocuğun moral yönü de daha çok sizi (aileyi) ilgilendiriyor. Burada bu 3. madde üzerinde durmak istiyoruz.

ÇOCUĞUNUZUN SINIRLARINI ZORLAMAYIN

Çocuğunun durumunu görüşmek için yanımıza gelen her aile daha biz bir yorum yapmadan çocuklarının çok zeki olduğundan, fakat çalışmadığından bahsediyorlar. Geçenlerde veli toplantısına gelen, uzun yıllar öğretmenlik yapmış bir velimiz; Hocam ben çocuğumu biliyorum benim çocuğum orta derecede bir çocuk dedi. Ben de Hocam eğitimci olduğunuz için daha realist yaklaşıyorsunuz herkes önce çocuğunun zeki olduğunu anlatıyor dedim. Onlar işi bilmediklerinden öyle söylüyorlar dedi.
Çocuğunuzun kapasitesini anlaya bilmek için bir uzmanın görüşüne başvuracağınız gibi bu konuda kendinizde gerçeğe yakın bir tahminde bulunabilirsiniz. Bunun içi kullanacağınız ölçü çocuğunuzun okul hayatı ve okul dışı faaliyetlerinde göstermiş olduğu başarı düzeyidir. Çocuğunuz ders başarısı yönünden sınırının en iyi öğrencileri basında yer alan sosyal faaliyetlerinde girişken ve liderlik özelliği olan, belirli bir ders veya alandaki başarısı, öğretmenlerinin veya çevresindekilerin taktirini kazanan biriyse, ne mutlu size. Bu taktirde çocuğunuzla ilgili beklentilerinizi yüksek tutmakta gerçekçi sebepleriniz var demektir.
Eğer çocuğunuz sınırlarını ancak geçebildiyse, sınırlarını geçerken çeşitli yardımlara ihtiyaç duyduysa, okulda geçer not alması ve meslek hayatında başarı göstermesi yine mümkündür. Ancak okul veya üniversite seçiminde beklediklerinizi çok yüksek tutmamanızda yarar vardır. Çocuğunuzla ilgili beklentilerinizde kendi umduklarınızla çocuğunuzun kapasitesi arasında gerçekçi bir denge kurun. Çocuğunuzun girdiği her imtihanı kazanamayacağını her zaman sınıf birincisi, olamayacağını bazen zayıf alabileceğini göz ardı etmeyin. Hele hele içinizden veya ima yolu ifadelerle çocuğunuzun beceriksiz tembel geri zekalı olduğunu düşünmeyin. Çünkü bu düşüncenizi nasıl olsa hisseder veya anlar. Sizin onun hakkında böyle düşündüğünüzü bilmesi onu aşılması belki de artık hiç mümkün olmayacak bir güvensizliğe iter.

ÇOCUĞUNUZUN KAYGISINI ARTTIRMAYIN

İmtihanlara hazırlanırken öğrencilerde ortaya çıkan gerilim ya da moda deyimiyle “stres” eğitim başarısı önünde ciddi bir engeldir. Türkiye’de üniversite giriş imtihanlarına hazırlanan 4711 öğrenci üzerinde yapılan araştırmada öğrencilerin stres düzeylerinin ameliyat olacak hastaların kaygı düzeylerinden daha yüksek olduğu görülmüştür. Çocukların sınava hazırlandıkları sırada anne babalara düşen en önemli görev çocukların çalışma isteklerini arttırmak ve onu çalışmaya teşvik etmek için kaygı yükseltici yaklaşımlardan kaçınmaktır.
Mahmut AŞCI

ÖZEL FEZA LİSESİ PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK ve REHBERLİK SERVİSİ
************

NOT: Bu ÇALIŞMASINI BİZİMLE PAYLAŞTIĞINDAN DOLAYI SEVGİLİ DOST’ a SONSUZ TEŞEKKÜRLER

ÇOCUK EĞİTİMİNDE AİLENİN ROLÜ

OKUL ÇOCUĞUN YANINDA ELEŞTİRİLMEMELİDİR.

Okul disiplin olayları evde tartışılmamalıdır. Çocuk okula karşı soğutulmamalıdır. Okulda konulmuş yararsız kurallar varsa okul yönetimiyle konuşulmalı ya da veli toplantısın da dile getirilmelidir. Çünkü çocuğumuzun okulu sevmesi çok önemlidir. Biliyorsunuz ki insan sevmediği bir ortamdan hiç bir şey alamaz. Okullarda çocuk başarısız olduğu zaman “çalıştır sıkıştır” der kimseleri. Böylece mengeneye alınan çocuk ezilerek .silik. uydu bir kişilik ya da mengeneden kurtularak aileye okula ve topluma başkaldıran bir kişilik kazanmış olur.

ÇOCUK YETİŞTİRMEDE ANA BABALARA ÖĞÜTLER

ANNE-BABA DAVRANIŞLARININ ÇOCUK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Çocuğun zeka ve kişilik gelişiminin temelinde annenin ve babanın davranışlarını buluyoruz. Onların tek tek kişilikleri, birbirlerine olan davranış ve tutumları ve çocuklarına gösterdikleri ilgi ve davranış biçimleri gerçekten çok önemlidir. Çocuğun zeka ve kişilik gelişiminde, özellikle anne ve baba davranışlarının büyük rolü vardır.
Bazı çocuk ileriki yaşamında tıpkı anne ve babası gibi davranır.
Bazı çocuk öyle zorlanmıştır ki, reaksiyon olarak, kendisine yöneltilen davranış ve eğitim tarzının tam tersini seçer. Doğru ya da yanlış olduğunu gözetmeden… İçinde birikmiş acı ve sorunlar nedeni ile…
Bazıları da, kendi anne ve baba davranışlarını bilinçli bir yorum süzgecinden geçirir ve en iyisini, en doğrusunu uygulamaya çalışır.
• “Benim doktor olmamı isterdi, annem… Olamadım… Bari oğlum doktor olsun. Bunu sağlamak zorundayım…”

YA DA

• “Okutmak için boşuna zorladılar beni… Zamanım boş yere harcandı. Ben çocuğumu okutmayacağım. Bir an önce hayata atılsın ve para kazansın.”

YA DA

• “Onun annesi ve babası olarak görevimizi seve seve yapacağız. Neye yeteneği varsa ve ne olmak isterse öyle olsun. Eğitmek, yetiştirmek, mutlu ve verimli olmasına yardım etmek en büyük görevimiz bizim…”

Bu ve benzeri davranışlara çok sık rastlamaktayız. Genellikle çocukların öğrenim ve eğitimlerinde anne ve babanın, idealleri büyük rol oynamaktadır. Çocuklarında adeta kendilerini gerçekleştirmek istemektedirler.
Kişilik özellikleri tam gelişmemiş olan “BÜYÜK ÇOCUKLAR” dır bunlar… Kendi geçmişlerinden , kendi çocukluk sorunlarından sıyrılamamış olan büyük çocuklardır.
Çocuk hep inceler; bilir misiniz? Belli ederek ya da etmeyerek çocuk hep inceler. Ve zamanı gelince öyle bir konuşur ki şaşırır büyükler.
ÇOCUĞUN KİŞİLİK GELİŞİMİ ve KARDEŞLİK SIRASI
Çocuğun benlik gelişimi iki yaşından itibaren gelişmeye başlar. Çocuk ailesinin de yardımıyla kendi kendini tanır ve değerlendirir. Kişisel özelliklerinin yanı başında annesinin, babasının, ailesinin ve çevresinin ona olan davranışları yer almaktadır. Aile ve çevre etkileri kişilik gelişiminin çok önemli faktörleridir. Ayrı ortamlarda, ayrı şartlarda ve farklı eğitimle yetiştirilen kardeşler arasında görülen ayrıcalık bu gerçeği kanıtlamaktadır. Hatta kardeşlik sırasında bile anne ve babanın çocuklarına olan farklı davranışları, onların kişilik gelişimlerinde önemli rol oynamaktadır.
Tek çocuk genellikle yalnız, güvensiz ve egosantrik çocuktur. Yani, kendisini dünyanın merkezi gibi düşünür. Aile çevresinin, özellikle aile büyüklerinin kendisine gösterdikleri önceliğe çok alışmış ve bunu adeta bir hak olarak kabul etmiştir. Devamlı olarak büyüklerinden yardım ve destek bekler. Hemen her isteğinin yerine getirilmesine alışıktır. Tek çocuğun çevre ve arkadaşlık ilişkileri sağlıklı gelişemez. Çünkü çocuk başkalarını da ailesi gibi kullanmak isteyince dirençle karşılaşacaktır.
Hemen her çocuk yeni doğan kardeşini kıskanır. Annesinin ve çevresinin tek insanı, tek sevgilisi iken birden bire tahtını kaybetme tehlikesi ile karşılaşan bir hükümdar gibidir. İkinci plana itilme üzüntüsünün yanı sıra, annesini paylaşma sorunu onu son derece üzer.
Kardeşlik sırası, yönünden en küçük çocuk olmak, tek çocuk olmaya kısmen benzer. İlgi çeken, sevilen, hep küçükmüş, hep küçükmüş gibi davranılan çocuktur. Abla ya da abileri olması açısından şanslıdır. Yapayalnız değildir. Paylaşmaya az çok alıştırılmıştır. Yine de tüm işleri, tüm sorumlulukları büyükleri tarafından benimsenip çözümlenir. Küçük çocuğun sorumluluk duygusu çok geç gelişir. İlgi, sevgi, şefkat yönünden ise söylenecek söz yoktur. Hepsini bol bol almanın mutluluğunu yaşar.

OKUL – ÇOCUK – AİLE

Çocuk için okul hem aile yaşamının devamı, hem de dış dünyaya açılan ilk kapıdır. Bu eğitim kurumu, çocuğa bir şeyler öğretmekle görevini tamamlamış sayılamaz. Yuva sıcaklığını devam ettirerek, çocuğu dış dünya ile uyum sağlamaya hazırlayacaktır, okul… Bu yönden çocuğun ikinci evi, ikinci yuvası sayılır. Çoğu kez evdeki sorunlar, okulda devam eder. Çocuk, zekası, yetenekleri, ve kişiliği ile ikinci annesinin, yani öğretmeninin elinde ve gözetimindedir. Ona eğilecek, onu anlayacak, onu eğitecek ve değerlendirecek öğretmeninin…
Tüm ömrünü eğitim ve öğretime adamış bir öğretmenin şu sözleri üzerinde dikkatle durmaya değer: “Çocuğun sorumlu ve bilinçli öğretmeni, bilgi kaynağı olmanın yanı sıra, bazen doktor, bazen hemşire, hemen her zamanda bir psikolog gibi onu anlayıp kavrayacak insandır. Ve öğretmen ister erkek ister kadın olsun, her şeyden önce bir anne şefkati ve anne sevgisi demektir. Çünkü çocuğun bir üvey annesi olabilir… Üvey anne gibi davranan bir öz annesi de olabilir. Öğretmenin bilinçle, dikkatle üzerinde durması gereken tek gerçek şudur ki; ÜVEY ANNE OLUR AMA, ÜVEY ÖĞRETMEN OLMAZ.”
Bu kurala içtenlikle uyulmuş olsa, çocuk kendisini yalnızca başarısı ile değerlendirilen bir araç gibi hissetmeyecektir. Bir varlık olarak, bir insan olarak sevilip önemsenmesinin mutluluğunu yaşayacaktır.

ÇOCUĞUN RUH SAĞLIĞI

Her insan için ruh sağlığı, kendi kendisiye ve çevresiyle uyum içinde olmak demektir. Freud, “sağlıklı insan, çalışan ve seven insandır”der. Bir bakıma hem kendimizle, hem de başkalarıyla barış içinde olmaktır.
Çocuğun ruh sağlığında ise sağlıklı bir üçgen söz konusudur. Hem annenin hem babanın hem de çocuğun uyumlu, huzurlu ve sağlıklı olmasından kaynaklanıp oluşacak bir üçgen… Cezadan, katı ve sert önerilerden kaynaklanan eğitim, çocuğun ruh sağlığını zedeler. Uyum, bir esnekliktir. Duygusal ve düşünsel iletişim, anlayış, iyi niyet ve hoş görü ile gerçekleşir. Saygıyla ve sabırla dinlemeyi bilmeden, öğrenmeden konuşmaya kalkışırsak, bizi de dinlemezler. Yaşam içindeki her değişikliğe, her yeniliğe, tatlı bir uyumla yaklaşabilmektir, ruh sağlığı… Ürkütmeden, korkmadan, paniğe kapılmadan… Çocuk açısından ifade etmek gerekirse: “Ürkütülmeden, korkutulmadan…” Nefes alır gibi rahat, sevecen ve adeta yaşam mucizesini merak eder gibi bir uyumdur bu. Sevecen ve hayret… Tanışma, bilme ve öğrenme isteği…Tüm yaşamla dost ve barışık olmak…
Çocuk ruh sağlığı açısından ailenin, yakın çevrenin ve okulun ne büyük sorumluluklar taşıdığı ortadır. Çok değerli ve çok ince bir malzemeyi büyük bir özenle tanımak, iyi ve doğru değerlendirmek… İlgi ve bilgi yanı sıra, sabır, anlayış ve sevgi isteyen bir uğraş söz konusudur. Gerçek ilgi ve sevgi ile, ilgi ve sevgi gösterisini çocuk pek çabuk ayırdeder ve asla affetmez. Kazandırılan olumlu değerler bir çırpıda yok olabilir. mutsuz, huzursuz, kırıcı, yanlış, öfkeli baş kaldırmalara dönüşebilir. Çoğu kez “EKTİKLERİMİZİ BİÇERİZ” de ondan.

ÇOCUKTA UYUM VE DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI

İnsanın hatta yaşamın küçük bir örneğidir, çocuk. Yaşıyla küçük, vücut gelişimiyle küçük; fakat anlamı ve önemi ile kocamandır. Çünkü durmamacasına akıp giden yaşam nehrinin arı-duru su damlasıdır, çocuk.
Çocuğun doğuştan sahip olduğu fizik, fizyolojik ve psikolojik özellikler, anne-baba, bazen bir bakıcı ve daha sonra yakın çevre ve okul tarafından gözlemlenir, ilgilenilir ve geliştirilmeye çalışılır. Psikolojik gelişimin ilk kaynağı doğum olsa da ana-baba ilgisi, çocuğa ver,ilen öğrenim ve eğitim büyük önem kazanmaktadır. Psikolojik gelişimin ikiz kardeşi diyebileceğimiz bir başka gelişimde,
Sosyal Gelişim yani çocuğun çevreye uyum göstermesi, duygusal-düşünsel iletişim içinde bulunması,yani sosyalleşmesidir.
Sağlıklı büyüyen çocuğun uyku, meme, mama sorunu pek olmaz. buradaki sağlık, yalnızca çocuğun sağlığı değil; anne-babasının sağlığı da, anne-babanın beraberliklerindeki düşünsel-duygusal uyum anlamına gelir.
Niçin ağlar çocuk? Neden huysuzlaşır? Karnı aç değilse, organik bir nedeni yoksa niçin ağlar çocuk?
“ Ya psikolojik anlamda canı yanmıştır, üzmüşlerdir, azarlamışlardır, kırmışlardır onu…”
“ Ya da öylesine yalnız ve ilgisiz hissediyordur ki kendini, sevin beni, ilgilenin benimle lütfen der gibi ağlıyordur…”
Mutsuz, yalnız ve huzursuz çocuk ya her fırsatta ağlar, ya çevreye büyük tepkiler geliştirir, yaramazlık ve uyumsuzluk örnekleri sergiler… Ya da tümüyle sessizleşir ve içine kapanır. Susar, susar… En büyük sorunda bu suskudur. Kendi yalnız dünyasına hiç kimseyi almak istemiyormuş gibi görünmez bir duvar örüp suskuya ve yalnızlığa sığınma… Aşılması en zor duvar ve en dayanılmazı budur.
OKUL ÖNCESİ EĞİTİM

Okul öncesi eğitimin ilkeleri :
1. Sevgi
2. Tutarlılık – Süreklilik
3. Özgürlük ve disiplin arası bir denge
4. Bağımsız ve kendine yeten bir tarzda yetiştirmek
5. Eğitim düzeyi, gelişim düzeyine uygun olmalı
6. Oyun-yaratıcı oyun etkinlikleri
7. İstenilen davranışı yerleştirmek için ödül
8. Etiketlere uygun davranışlar
9. Çevrenin uyarıcı niteliği
10. Acı ve sevincin paylaşılması

Grup içerisinde bir çocuk, işbirliği yapmayı, birlikte herhangi bir işi yapmayı- planlamayı, diğer çocukların fikirlerine saygı göstermeyi, yabancılık hissetmeden bir işe başlamayı, iyi ya da kötü bir sonuç alındığında bunu arkadaşları ile paylaşmayı öğrenir. Bir çok el alışkanlıkları okul öncesi eğitim kurumunda kazanılır. Yukarıda saydığımız davranışların kazandırılmasında oyun, çok önemli bir araçtır.

Oyunun ne gibi yararları vardır :
a) Bedensel olarak duygusal, zihinsel, sosyal hatta cinsel bakımdan da gelişir. Çocuk için oyun, zamanın iyi geçirilmesini sağlayan bir araç değil aynı zamanda gelişimini de sağlayan bir yapıdır.
b) Oyun çocuğa hareket özgürlüğü sağlar.
c) Çocuğun kendisini yönettiği, denetlediği bir hayal dünyasını yaratmasını sağlar.
d) Araştırma, merak, macera veya serüven gibi motivelerin etkisiyle oyun oynamaktadırlar. ( Daha çok erkeklerde )
e) Dil gelişimini hızlandırır.
f) Çocuk oyun içinde bedensel yapısını denetim altına alır. Bilgi ve dikkat toplama oyun ile gelişir.
g) Yetişkin rollerini oyun sürecinde oynayarak benimser.
h) Öğrenmek için en dinamik, en canlı ortam ve yöntemleri oyun sağlar.
i) Karar verme akıl yürütme yeteneği oyun ile gelişir.
j) Özellikle grup oyunları ile kendi beklentilerinden kurtulur.
k) Oyun içinde ruhsal gerginlikler, sıkıntılar yok olur. Oyunun tedavi edici gücü vardır.
l) İnsan yaşamının sürekliliği için, oyunun yaşamsal bir önemi ve sürekliliği vardır.
m) Oyun insanı cezalandırır ve mutlu eder.
Çocuk Oyunlarının Özellikleri
1. Oyun belirli bir sıra ve evrim izler.
2. Oyun etkinliklerinin sayısızlığı ve çeşitliliği, yaş büyüdükçe azalır.
3. Çocuğun yaşı büyüdükçe, dikkat süresi de uzar. Kendisini daha uzun süre bir işe verebilir.
4. Çocuk istediği zaman, istediği şekilde, istediği şeyle oynar.
5. Hiçbir zaman akılcı bir şekilde bir oyuncağa bağlı değildir.
6. Çocuk büyüdükçe beden durgunlaşır. Daha sakin ve zihinsel becerilerle bedeni uyum içinde çalıştıran oyunlara yönelir.

Yaşlara Göre Oynanan Oyunların Türleri

0-2 Yaş : çocuklar bireysel oyun oynarlar ve çevreleri ile farklı etkileşimler kuramazlar. Renkli dikkat çekici oyunlarla oynar.
3 Yaş : Yüksek yerlerde yürümeyi denerler. Takla atma ve tırmanma eylemleri yapabilirler. Yeni oyunlar yaratırlar ve oynarlar. Daha çok evcilik, doktorculuk, bakkalcılık… gibi oyunlar oynarlar.
4 Yaş : Resim yaparlar, yapılar kurarlar ve kendi yaptıkları şeylere hayranlık duyarlar. Yaptığı şeyi zevkle seyreder. Müzikten, şarkı söylemekten, dans etmekten çok hoşlanırlar. Özellikle ritimli müzikten çok hoşlanırlar ve büyük zevk alırlar. Resimli kitapları çok severler. Hayal gücünü uyaran kitapları tercih ederler.
5 Yaş : Tek başına ya da bir yetişkinin yanında oynamaktan hoşlanır. Bedensel etkinlikleri arttığı için ip atlama, paten kayma, salıncakta sallanma; el becerisi arttığı için, kesme, yapıştırma, çizim yapma, resim yapma ya da bir resme harfi, sayıyı ekleme, kopya etme, parçalı bilmeceleri birleştirme gibi oyunlar oynarlar.
6 Yaş : Bu yaş çocuğu oyunu bir iş gibi görmektedir. Boyama, yapıştırma, kesme ve çizim yapmayı sever. 6 yaşındaki çocuk dengeyi sağladığı için bedenini kontrol eder. Top, ip atlama, yüzme gibi oyunları tercih etmektedir. Çocuğun bunları yapması için bazı bedensel oyunlara da izin vermeliyiz.

OKUL ÖNCESİ KURUMDAKİ ÖĞRETMENİN ÖZELLİKLERİ

Yeniliklere açık, kendine saygısı olan ve kendini tanıyan, güvenilir, sağlam bir kişiliği olan ve davranışlarda tutarlı olan bir kişilik özelliğine sahip olmalıdır. Öğretmenin çocukları sevmesi ve onlarla olmaktan mutlu olması gerekir. Öğretmen, alanında bilgili, becerikli ve aktif olmalıdır. Özellikle çocuklarla dostça ilişkiler kurabilmelidir. Her tür farklı soruya cevap verebilecek kadar hazırlıklı olmalıdır. Öğrencilerin olumlu davranışlarını değerlendirmelidir. Espri yeteneği olmalı, şakacı olmalı, özellikle küçük çocuklarla uğraşıyorsa çocuklarla birlikte neşelenmeli, gülmelidir. İşte o zaman arada çok güzel duygusal bir bağ olacaktır.

ÖĞRETMEN ÇOCUK
İLİŞKİLERİNİN GENEL
DOĞRULTULARI

1. Çocukla birlikte olmalı, arkadaş gibi davranmalı ama hiçbir zaman çocuklaşmamalıdır.
2. Öğretmen ne öğreteceğim yerine, hangi eğitsel faaliyeti, nasıl öğretebilirim endişesi içinde olmalıdır.
3. Çocukları, geriden gözleyip anlam gelişimine katkıda bulunabilir. Doğal halde gözlemlemelidir. Çocuklar, genellikle yetişkinlerle birlikte olmaktan sıkıntı duyarlar. Bunun nedeni, yetişkinlerin çocuk üzerinde koyduğu baskı ve çocuğun yetişkin tarafından anlaşılmadığı düşüncesidir.
4. Öğretmen, aynı anda birden fazla çocukla ilgili olmalıdır. Bunu grup faaliyetleri ile yapabilir.
5. Çocuklara karşı ön yargılı olmamalıdır. Çocukların değerlerinden alçak gönüllü olmaya dikkat etmelidir.
6. Öğrencilerin birbirleriyle iyi ilişki kurmasında, öğretmenin rolü vardır. Öğretmen, bunu yaparken öğrencilerin birbirleri ile saygılı olmasını, ilişkilerinden zevk almasını sağlamalıdır. Çocuğu ödüllendirmelidir. Sınıf içerisinde sevilen öğrenci ile sevilmeyen öğrenci bir araya getirilerek, sınıf içerisinde bir kaynaşma sağlanmalıdır.
7. Problem çözme yeteneğinin sağlanmış olması gerekir. İnsan adeta problem ağına düşmüştür. Çocuğun problemlerle başa çıkmasının öğretilmesi gerekir. Kendi sorunlarına sahip çıkmalıdır. Kendi kararlarını kendi vermesini ve kendi kendini denetlemeyi öğrenmelidir.

Ahmet YILDIZ
REHBER ÖĞRETMEN

ÇOCUK EĞİTİMİNDE ESKİMEYEN USULLER

Çocuklar bizim çiçeklerimizdir. Gelişecekler, yetişecekler ve ileride bizim meyvelerimiz olacaklar. Şimdi küçükler ama, yarının büyükleri olacaklar.Çocukluk demek, aynı zamanda şekillenme çağı demektir. Peki çocuk, ileride kemikleşecek ve değişmesi pek kolay olmayacak karakterini, alışkanlıklarını, davranışlarını kimden alıyor? Ona en çok kimler tesir ediyor?Amerika`da basılan USA Today gazetesindeki bir makalede “9-10 yaşlarındaki çocukların gözünde bir numaralı adam kimdir?” sorusuyla ilgili bir anketin analiz sonuçları yayınlanmıştır.Buna göre, kırkdört şehirde, 21.000 öğrencinin ezici bir çoğunluğu kahraman olarak anne-babalarını söylemişlerdir.
Çocuğunuzun Zekâsını Geliştirmek Sizin Elinizde

British Columbia Üniversitesi`nden epidemiyolojistler ve Amerikan Psikoloji Derneği`nin yaptığı çalışmalar, çocuk eğitiminde yeni fikirler doğurmuştur: Bu çalışmalara göre, beyin ve beyindeki sinir bağlantıları, çocukluğun ilk yıllarında anne-baba ilgisine göre şekillenmektedir. Hattâ bizim için önemli olmayan küçük bir oyun, bazen çocuğun entelektüel gelişimini sağlayan, beyin sinir ağlarının gelişimini artıran önemli bir faktör olabilir. Kanada Ontario Üniversitesi Eğitim Enstitüsü profesörlerinden Gordon Wells, 25 yıl, anne-babanın ilk yıllardaki ilgisinin çocukların zekâsı üzerine etkisini araştırmıştır. Bu çalışmalara bir destek de Western Ontario Üniversitesi`nden gelmiştir. Bu maksatla hazırlanan bir projede okul öncesi çocuklarla iki-üç yıl boyunca oyunlar oynanmış, çeşitli aktiviteler düzenlenmiştir, motor ve sosyal kabiliyetlerinin artmasına çalışılmıştır. Daha sonra bu grup böyle bir eğitim almayan kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. Projeye katılan çocukların zekâ test sonuçları kontrol grubuna göre % 28 oranında yüksek bulunmuştur. Bu artışı sağlayan neydi?
Nöropsikologlara göre, erken dönemdeki zihnî uyarmalar beyin gelişimini değiştirir. Çocuk, nöron adı verilen milyarlarca sinir hücresine sahip olarak doğar. Bu nöronların bir kısmı doğumdan önce, kalp atışı, soluk alıp verme fonksiyonları gibi işleri yapmak için birbirleriyle bağlanırlar. Diğerleri ise bağlanmayı beklerler. Bu bağlanmalar dışarıdan gelen sinyallerle olur. Çocuk büyüdükçe hücreler diğer hücrelerle ağlar oluşturur. Böylelikle hücreler arasında milyarlarca bağlantı kurulur. Örneğin, gözdeki nöronlar, beyindeki görme korteksine (visual korteks) dallar gönderir. Korteks, gözden gelen sinyalleri değerlendirir. Tecrübeler göz-korteks arası bağlantıyı güçlendirir. Bu şekilde beyinle-kulak, beyinle-dil, beyinle-burun, beyinle deri arasında birçok bağlantılar kurulur. Beyin gelişimi ve sinir bağlantılarının kurulduğu ve en hızlı olduğu zaman hayatın ilk iki yılıdır. İki yaşına gelindiğinde, beyindeki bağlantıların sayısı 300 trilyondur. Görmemizi sağlayan sinirlerin ilk bir yıl içinde kendi aralarında yaptığı bağlantıların sayısı 15.000`dir.
Washington Üniversitesi`nden dil gelişim uzmanı Patricia Kuhl`a göre; her yeni doğan çocuk hangi dilden olursa olsun sesleri ayırt edebilir. Meselâ Japonca`da “l” sesi olmamasına rağmen Japon bebekler iki yaşına kadar “l” seslerini anlayabilirler. Ancak yetişkin Japonlar bunu ayırt edemez.Evet, ilk iki yıl önemli. İlk iki yıl gerekli ilgiyi göstermediyseniz tren kaçırılmış mı olacak? Hayır. Çocukluk boyunca nöron bağlantılarını sağlamlaştırmak için tercihleriniz vardır. Ancak çocuklar yetişkinlere göre daha hızlı öğrenirler. Düşünün, üç-dört yaşlarında bir çocuk yabancı dille konuşmayı dokuz yaşındaki bir çocuğa göre daha hızlı ve daha kolay öğrenir. Yine dokuz yaşındaki çocuk da lise öğrencisine göre daha kolay öğrenir.

ÇOCUK GELİŞİMİ

“Büyüme” yapısal bir artışı dile getirir. Bedende gerçekleşen sayısal değişiklikleri içerir (kilo, boy artışı gibi). Çocuk, sadece fiziksel olarak büyümekle kalmaz, aynı zamanda beyniyle, iç organlarının yapı ve büyüklüklerinde de değişmeler olur. Beynin gelişimi sonucu, çocukta giderek artan bir öğrenme, anımsama ve yargılama yeteneği oluşur. Böylece fiziksel büyümeye koşut olarak, çocuk zihinsel olarak da gelişir.
Buna karşılık, “Gelişme” değişikliklerin niceliği yanında niteliğini de içermektedir. Gelişme kavramı, düzenli, uyumlu ve sürekli bir ilerlemeyi dile getirmektedir.
Gelişimin beş temel özelliği vardır: Gelişim;
1. Dinamik bir olgudur.
2. Genetik bireyselliğin bir sonucudur.
3. Giderek artan bir bireyselleşme sürecidir.
4. Ardarda giden, düzenli ve dengeli bir süreçtir.

Yapılan gözlem ve çalışmalar, belli gelişim dönemlerinde çocuklarda ortak olan eğilim ve davranış kalıplarının bulunduğunu ortaya koymaktadır. Gelişim süreci;
* Motor Gelişim,
* Bilişsel (Zihinsel) Gelişim,
* Dil Gelişimi,
* Duygusal ve Sosyal Gelişim alanlarında , gelişim hızları yaşa bağlı olarak değişir.

1- BEBEKLİK DÖNEMİ (0-2 YAŞ)

Çocuğun eğitimi açısından 0-2 aylık dönemin önemi büyüktür, çünkü gelişimin tüm yüzlerine ilişkin temeller bu dönemde atılır.

1. a. MOTOR GELİŞİM

Motor becerilerinde baştan aşağıya ve bedenin merkezinden dışa doğru bir gelişim seyri görülür.

1. Refleksler: Bebekler geniş refleksler topluluğuyla dünyaya gelirler. Emmeye başlama refleksi, arama refleksi, yutma refleksi, moro refleksi, babinksi refleksi, yakalama refleksi, adım atma refleksi bunlardan bazılarıdır. Bu reflekslerden çoğu doğumdan sonraki 3-5 ay içinde azalarak geçmektedir.

2. Motor Yeteneklerin Gelişimi: Yeni doğanın hareket yetenekleri fazla etkileyici değildir. Çocuğun ilk kazandığı yeteneğin başını kaldırmak olduğu, bunun ardından el ve kollarını kullanabildiği, nihayet ayak ve bacaklarını kullanmaya başladığı görülmüştür.

0 ay – Fötal duruşunu sürdürür.
1. ay – Çenesini kaldırabilir.
2. ay – Göğsünü kaldırabilir.
3. ay – Başarısız uzanmalarda bulunur.
4. ay – Destekle oturur.
5. ay – Kucağa oturup nesneleri yakalar.
6. ay – Mama sandalyesinde oturup sallanan nesneleri yakalar.
7. ay – Kendi başına oturabilir.
8. ay – Yardımla ayağa kalkabilir.
9. ay – Sandalyeye tutunarak ayakta durabilir.
10. ay – Emekler.
11. ay – Eli tutulduğunda yürüyebilir.
12. ay – Bir eşyayı tutup kendini çekerek ayağa kalkabilir.
13. ay – Dört ayak üzerinde merdiven çıkabilir.
14. ay – Kendi başına ayakta durabilir.
15. ay – Kendi başına yürüyebilir.

El yakalama becerisinde; 6 aylık bebek nesneyi tüm eliyle yakalamaya çalışır, 9 ay civarında yakalama davranışı tüm parmaklar tarafından yürütülür ve 2 yaşında sadece başparmak ve işaretparmağı ile küçük nesneleri yakalar.

1.1b ALGISAL GELİŞİM

Görme keskinliği; doğumdan hemen sonra parlaklıktaki değişime duyarlıdırlar ve bu duyarlılık ilk iki ay içersinde hızla gelişir. Yeni doğan bebekler 19 cm. uzaklıktaki nesneleri net görebilirler. Dört aylıkken normal bir yetişkin gibi görebilirler.

Şekil algısı; 5-7 hafta arasındaki bebeklerin daha çok gözlere baktığı belirlenmiştir. Bu nedenle, bebekle sağlanan göz teması, bebekle bakıcısı arasında sosyal bağın gelişmesinde önemli rol oynar.
Algısal değişmezlik; iki aylık bebeklerin şeklin değişmezliğinin algısına, 4 aylık bebeklerin ise rengin değişmezlik algısına ulaşmış oldukları gösterilmiştir.

Derinlik algısının; bebeklerde 1. 5-2 ay sonra geliştiği düşünülmektedir. Nesne kavramı; nesnenin sürekliliğine ilişkin ilk kanıt iki ay dolaylarında kendini gösterir. Bebeğe gösterilen oyuncak saklanınca şaşırdığı görülür. Ancak arama davranışı 6 ay dolaylarında görülür. Tamamen görüş alanından çıkan nesnenin aranması ise 8-12 aylar arasında gelişir. İşitme duyusu; yeni doğmuş bebeklerin yetişkinlere yakın bir keskinlikle duyabildikleri gösterilmiştir.

Konuşma algısında; çok küçük bebekler konuşma seslerini algılayabilir ve konuşucuları çok erkenden ayırt edebilirler. Gerçekten de bebekler anne babalarının yüzlerini daha henüz tanımadan önce, onları seslerinden ayırt edebilir gibidirler.
Koku ve tat alma duyuları; yeni doğmuş bebekler kokuları ayırt edebilirler, ancak koku duyusu 6 yaşına kadar tamamlanır. Yeni doğmuş bebekler hem tatlı, ekşi ve biberli gibi tatlara duyarlıdırlar hem de aralarında ayırım yapabilirler.

1. c. SOSYAL VE DUYGUSAL GELİŞİM

Sosyal ilişkilerin tartışılmasında temel kavram “ATTACHMENT-BAĞLILIK”dır. “Bağ” kavramı, iki kişi arasındaki duygusal bir zincir olarak açıklanır. Anne-baba ile çocuk arasındaki bağın oluşum sürecinde iki adım vardır:

Birinci adım: İlk bağlar (anneler açısından). – Annelerin çocuğuna karşı duyduğu bağın oluşumunda kritik bir dönemin varlığı ileri sürülmektedir ki bu da doğumdan hemen sonraki dönemdir. Bu dönemde bebeklerini kucaklarına alarak seven annelerin, çocuklarına daha kuvvetli bağlarla bağlandıkları belirlenmiştir.

İkinci adım: Bağların kaynaşması. – İlk hafta ve aylarda anne-baba ile bebek arasında karşılıklı olarak birbirlerine kenetlenme, bağlanma şeklinde davranış örüntüleri gözlenir. Gerçek bir bağın oluşması için zamana ve denemelere ihtiyaç vardır. Bu süreç sakin bir şekilde yürüdükçe ve anne-baba çocuklarının ihtiyaçlarını sezmeye başladıkça, anne-babalık görevi daha doyumlu olmaya başlar ve bebeklerine olan bağları kuvvetlenir.

Babaların çocuklarına olan bağlarının annelere benzediği, fakat doğumdan birkaç ay sonra, babaların annelerden farklı bir rol üstlendikleri araştırmalarda saptanmıştır. Annelerin çocukların bakımını üstlendikleri gibi, onlarla daha fazla konuştukları, daha fazla kucaklarına aldıkları, daha fazla şefkat gösterdikleri ve daha sakin bir etkileşime girdikleri görülmüş; Babaların ise daha çok çocuklarıyla fiziksel boğuşma davranışına girdikleri ve daha çok oyun oynadıkları gözlenmiş, bunun da bebekle etkileşim örüntüsünde pek etkili olmadığı bulunmuştur.

Bebeğin anne-babasına olan bağlarının gelişimi:

Bağlanma Öncesi. İlk 3-4 ay süresince bebek kişilere ayırım yapmadan tepkide bulunur.

3. Faz. 3-5 ay arasında ise bebek yüzler arasında ayırım yapar ve aşina olduğu kişi bebeği daha kolay sakinleştirir.

4. Faz. 6-7, 11-12 ayları arasında bebek genellikle tek bir kişiye bağlanır, bu da genellikle annedir. 6-8 aylar arasında bağlandığı kişiye karşı ayrılma endişesi başlar. 8-12 aylar arasındaki bebeğin yabancılardan korkma davranışı, yine bu bağı kanıtlayıcı bir tepkidir.

5. Faz. 2-3 yaşlarına doğru konuşmaya ve yürümeye başladıkça, yetişkinin muhakkak yanında olmasını istemez ve çevreyle temasını arttırır.

Annenin tepkilerinin çocuklarıyla olan etkileşime etkisi: Annenin güven duygusu; Güvensiz anneler genellikle ya sık sık çocuklarına bakma ve eğitme biçimlerini değiştirirler ya da hiçbir esneklik göstermeden belirli bir rutin içinde hareket ederler, çünkü bu rutin kendilerinin sahip olmadıkları güven duygusunu sağlar. Bu tür tutumlar ise çocuklarda güvensizliğe neden olur.

Annenin bebeğinin özelliklerini ve gereksinimlerini algılama derecesi; Anneleri ile uyumlu etkileşim içinde olan bebeklerin çevrelerine karşı daha ilgili ve daha az ürkek oldukları, bebeğine daha fazla tepki veren annelerde bebeklerin istekleri kolaylıkla yerine getirme olasılıklarının daha fazla olduğu görülmüştür. Anneleri ile olumlu sosyal ilişki içinde olan bebeklerin çevrelerini ve yeni nesneleri keşfetmeye daha açık oldukları belirlenmiştir. Ancak annenin tepki dozunu kaçırıp, çocuğun en hafif sızıldanmalarına gereğinden fazla duyarlı olup tepkide bulunması da anne ile çocuk arasında sembiyotik bağın gelişmesine neden olur ki, bu da çocuğun bağımsız bir kişilik geliştirmesini engeller.

Annelerin bebeklerinin faaliyetlerine tepki şekli; Annenin tepkilerinin bebeğin davranışıyla uyumlu olması halinde, bebek neden sonuç ilişkisini daha kolay sezecek, bebeğin zeka gelişimi olumlu bir şekilde etkilenecek ve çevre üzerinde etkili olabileceği konusunda olumlu bir beklenti içine girebilecektir. Annelerin bebeklerinin olumlu ve olumsuz davranışlarına gösterdikleri tepki şekilleri bebeklerin çevreye karşı uyumu açısından önemlidir. Annelerin iletişim biçimlerinin bebeklerin zihinsel gelişimine etkisi; Doğumdan on yaşına kadar süren dönem içinde yapılan bir araştırmada duyarlı ve tepki veren annelerin çocuklarının on yaşındaki zeka bölümleri, duyarsız ve tepkisiz annelerin aynı yaştaki çocuklarının zeka bölümlerinden daha yüksek bulunmuştur.

Yaşamın ilk aylarında bebek kendini diğer bireylerden ayıramaz, kendisini annesinin bedeninin bir uzantısı olarak algılar. Bazı deneyler çocukların çoğunluğunun 21 ile 24 ayları arasında kendilerini açıkça ayrı bir varlık olarak gördüklerini gösterir niteliktedir.

1.d. BİLİŞSEL (ZEKA) GELİŞİMİ

Çocuğun dünya hakkında bilgisi şekillendikçe birbirine bağlı zihinsel gelişim evrelerinden geçtiği savunulur. Yaşamın ilk 18 ayında bebeğin öğrenmesi, algı ve hareketlerini organize etme şeması ya da duyu hareket şeması biçiminde düzenleme ve geliştirmekten ibarettir.

0-1ay arasında doğuştan olan refleks tepkilerini geliştirirler.

1-4. aylar arasında; bebekler hareketleri üzerinde daha istemli bir denetim sağlayabilir ve yaptıkları davranışı yinelemekten hoşlanır, çevredeki ilginç değişiklikleri fark edebilirler.

4-8. aylar arasında; neden ve sonuçları ayırma yeteneği görülmeye başlar. Sabit duran nesneleri tüm duyularıyla inceler, dikkatlice bakıp seslerini dinler, nesneleri birçok kez elleri içinde döndürürler. Sadece zevk almak için birçok karmaşık ve ilginç yolu denerler ve böylece de oyun davranışlarına ilk kez girişirler. yetişkinlerin kol ve bacaklarıyla yaptıkları hareketleri taklit edebilirler.

8-12 ay arasında; en büyük özelliği daha mükemmel şekilde neden ve sonuçların birbirinden ayrılmasıdır. Amaçlarına götürecek yolları deneyerek, değiştirerek uygun olanını bulmaya çalışırlar. Görüş alanından kaybolan oyuncakları ararlar. Daha önce yapmadıkları yetişkin davranışlarını taklit edebilirler.

12-18 aylar arasında; bebek deneme yanılma yoluyla sorunların çözümü için yeni yollar keşfeder ve keşfinin sonuçlarını görmeye çalışır. Yerden aldığı oyuncakları atar, böylece seslerini, kırılganlıklarını fark ederler. Görüş alanından çıkan nesneyi sistematik olarak en son saklanan yerden arama davranışı gösterir. Karmaşık ve bütünüyle yeni devinimleri yineleyebilir ve bunlara oyununda yer verir.

18-24 aylar arasında; bebek artık zihninden sonuca götürecek yollar düşünür, zihinsel sembolleri kullanarak (tabure, sopa gibi) istediği şeye ulaşmaya çalışır. Yine sembol kullanma yeteneğine bağlı olarak , oyunlarında da büyük ölçüde değişiklik görülür. Etkilendiği örnek görüş alanında bulunmasa da onun davranışlarını taklit edebilir.

1.e. DİL GELİŞİM

Konuşmayı öğrenmek uzun ve karmaşık bir olgudur. 0 ile 12-15 ay arası çocuk iletişimini mimiklerle, ağlama biçimleriyle ve anlamsız mırıldanmalarla dile hazırlık şeklinde yapar. İlk sözcükler genellikle birinci yılın sonlarında kullanılmaya başlar. 9-18 aylar arasında iki sözcükle farklı anlamların ifade edildiği cümlelerin kurulduğu dönem başlar. Çocuğun ilk konuşmaları öncelikle günlük yaşamlarında yakından ilgilendikleri ve onlar için işlevi olan objelerle ilgilidir.

Sesli uyarıcıları bol çevrede yetişen bebek, daha fazla seslendirme etkinliğinde bulunmakta ve daha çeşitli sesler çıkarabilmektedir. Genizden konuşanlar incelendiğinde, genellikle sütleri çok yavaş emdikleri, bu nedenlerle annelerin biberon deliğini fazla genişlettiği öğrenilmiştir, ancak bu konuşmaya yardımcı olacak olan normal emmeyi engellediği için önerilmemektedir. Biberon deliği gereğinden fazla küçük olanlarda ise ileri de peltek konuşma olabileceği için bu da önerilmemektedir.

0-6 ay arasında; bir yaşından önce çocuk dili anlamlı şekilde kullanamaz, ancak seslendirme (vocalisation) işlevi vardır. Birinci ay süresince bebekte seslendirmelere pek sık rastlanmaz.

6.ay. Bu aydan itibaren bebeğe bir ses verildiğinde o da bir sesle tepkide bulunur. Kendi çıkardığı sesleri dinlediği gibi başkalarının çıkardığı sesleri de dinlemeye başlar. Bu toplumsallaşmış seslendirmedir.

8 ay. Sesli ifadeleri duygularını açığa vurur.

10 ay. İşittiği sesleri taklit eder gibi görünür, ancak başarılı olamaz.

12 ay. Çocuk ilk anlamlı sözcüğünü genelde bir yaş civarında söyler. Bazı sözcük ve basit emirleri anlar. Yetişkinin çıkardığı sesleri papağan gibi yineler ancak, konuşmasında anlaşılır bir akıcılık yoktur.

18 ay. 18. ay civarında çocukların kelime bilgisi artmaya başlar. Ancak çocuk az sayıda kelime bilgisine sahip olduğu için bildiği kelimelerle genellemeler yapar (çoğu yiyeceğe birden mama demesi gibi). Çocuk iki nesne arasında ayırım yaptıkça yeni sözcüğe gereksinim duyar.
İkinci yaş 2 yaşına gelince iki sözcüklü cümleler kurmaya başlarlar ve çevrelerindeki hemen her şeyi isimlendirirler. Cümle kurarken cümlenin anlamı için önemli olmayan takıları atarlar.

Konuşmayı geciktiren öğeler;

-Duygusal çatışma, sevgi, şefkat eksikliği gibi.
-Münakaşa, dilin sürekli münakaşa etmek için kullanılan ortamda büyüyen çocuklar.
-Aşırı düşkünlük, bu tür çevrede çocuğa konuşmak için yeterince fırsat verilmez.
-İlgisizlik.

1. f. İLETİŞİM BİÇİMLERİ

Sözel tepkiler ile çocuğun konuşmalarına yanıt verilecek böylece kendine olan güveni artacak, atılımda bulunmak için teşvik edilmiş olacaktır. Anne çocuğuna iletmek istediği mesajı kendi ifadesiyle yineleyerek, doğru anlayıp anlamadığını denetlemesi ile çocuk sonraki iletişimlerinde kendini daha açıkça ifade edebilecek ve kendi eylemlerinin başkalarının üzerinde etkili olduğunu görerek kendine olan güveni artacaktır.

Duruma göre tepki türlerinin ayarlanmasında önemli olan yetişkinin duruma göre tepki türlerini ayarlamasıdır. Çocukların kendiliğinden olan iletişimleri: İstek bildiren iletişimler, bilgi aktaran iletişimler ve öğrenmeye ilişkin iletişimler olmak üzere 3`e ayrılır.

Çocuğun isteğinin yerine getirilemeyeceği durumlarda istediği şeyin yerine geçecek başka olumlu bir şey önerilmeli, aynı zamanda basit sözcük ve kavramlar kullanarak, yasaklamanın nedeni açıklanmalıdır.
İki yaşındaki çocukların keşfetme isteklerini kuvvetlendirmek için, denetleyici-kısıtlayıcı konuşmaların elden geldiğince az sayıda olması gerekir. Bunun için de çevredeki tehlikeli ve kolay kırılacak nesnelerin kaldırılarak çocuğun görüş alanının dışında tutulmalarında ve böylece çocuğun kısıtlanmadan rahat hareket edeceği bir alanın sağlanmasında yarar vardır.

Etkin öğretimin temeli olan tepkisel öğretim çocuğun konuşmalarına verilen tepkide bir seri öğretici unsurlarda eklenmesidir. Spontan öğretim ise yetişkinin durup dururken renklere, sayılara ilişkin konuşmaya geçmesidir.

Onaylama çocuğun sürekli atılımlar yapan aktif bir keşfedici olarak kabul edildiğini belirtme açısından önemlidir.

Tüm bu iletişim yolları, çocuğun sadece dil ve zeka açısından gelişimini tamamlamakla kalmaz, çocuğun gelişmekte olan egosunu da güçlendirerek kendine güvenen, atılımlardan çekinmeyen, duygusal yönden sağlıklı ve öğrenmeye karşı güdüsü (motivasyonu) artmış bir birey olarak yetişmesini de sağlar.

2. OKULÖNCESİ DÖNEMİ (3-6 YAŞ)

Üç yaşından itibaren oyun çağına giren çocuk, motor becerilerinin gelişmesiyle çevre üzerinde egemenlik kurmakta ve bunu giderek genişletmektedir. Sayı sayma, şarkı şiir öğrenme ve çevresindeki dünya hakkında sorular sorma gibi alanlarda dil ve zihinsel yetenekleri ilerlemektedir. Üç yaşındaki bir çocuk artık çevresinde kendisinden bağımsız bir dünyanın varlığını ve kendisinin de o dünya içinde bir birey olduğunu kabul etmiştir.

3 yaşındaki çocuk koşarken ve büyük oyuncakları itip çekerken önüne çıkan engelleri aşabilir, üç tekerlekli bisiklete binebilir. Kendi giysilerini kısmen giyebilir. 3 yaşındaki çocuğun bildiği kelime sayısı 1000`e ulaşır. Uyku ve temizlik alışkanlıkları büyük ölçüde kazanılmıştır. Mükemmele yakın bir şekilde kendi kendilerine yemek yemeyi başarabilirler. Çocuğun sfinkter kaslarını kontrol etmeyi başarabildiği 2 yaşlarından sonra başlatılan tuvalet eğitimi 3. -4. yaşlarda artık sonuç vermeye başlamıştır. Bu yaş grubu çocuklar son derece ben-merkezcildirler ve çoğunlukla kendi başlarına oynarlar. Konuşma ve cümleler 3 yaş çocuğunda dilbilgisine daha uygun hale gelmiştir. Artık aralarında neden-sonuç ilişkisi bulunan düşünceler, bileşik önermeler alarak tek bir cümlede ifade edilmeye başlar, ancak konuşurken başkalarının görüş açısını dikkate almaz. Dil, hareket ve toplumsal gelişim yönünden, büyük ilerleme gösteren 3 yaş çocuğu zengin bir hayal gücüne sahiptir ve bunlar gerçek olaylar, gerçek kişilermiş gibi davranır. Yetişkinlerin giysilerini giymekten, onların davranışlarını taklit etmekten, ev işlerine yardım etmekten, büyüklerin çeşitli davranışlarını yinelemekten zevk alır. Ayrıntıya girmeyen küçük kısa hikayelerden hoşlanır.

4 yaş çocuğu isteklerinin anında yerine getirilmemesini anlayışla karşılamayı öğrenmeye başlar. O artık kendi dışındaki dünyanın kuralları olduğunu ve başkalarının hak ve istekleri olduğunu görür ve beklemeyi öğrenir. 4 yaşında, üç yaşına göre daha sakin, daha uyumlu ve hareketlerini daha kolay kontrol edebilecek durumdadır. Bu dönemde çocuk kendisiyle oynayacak bir ya da iki arkadaşını seçmeye başlar. Oyun arkadaşları ilkokula başlayana kadar her iki cinsten de olabilmektedir. Rahatça koşmayı, zıplamayı, elini ve parmaklarını kullanmayı başarabilir. Kağıt, kalem, fırça ve boyalar bir önceki yaşından daha ustalıkla kullanılmaya başlanmıştır. Çevresini tanıma çabası içinde olduğundan sürekli sorular sorar ve açıklamaları dikkatle izler. Yetişkinlerle olumlu ilişkilerini sürdürürken kendi yaşıtı olan çocuklarla daha uzun süre birlikte olmaya başlar. Dört yaş çocuğu son derece açık sözlüdür, düşünceleri somuttur.

5 yaş: Bu dönemde çocuk daha bilgili ve olgun bir birey görünümündedir. Çevresine karşı dostça bir yaklaşım içindedir. Çocuk çevresine ait yeni keşiflerde bulunur, yetişkin desteğine daha az ihtiyaç duyar. Kaslarının kontrolü gelişmiştir. Düzenli cümlelerle insanlarla olan kişisel ve sosyal ilişkileri artmıştır. Hep konuşmak ister. Yetişkinler gibi uzun cümleler kurmaya çalışır. Olayları ve masalların sırasını bozmadan anlatır. Oyunlarında genellikle yetişkinin ciddi uğraşlarını konu alır, oyunlarda öğretmen, otobüs şoförü, anne-baba, doktor olur. Ev, el işlerine de ilgili olduğundan tamamlayabileceği görevler verilmeli ve böylece sorumluluk duygusunun gelişmesi desteklenmelidir. Grup oyunlarında beraberlik daha uzundur, grup üyeleri kuralları birlikte koyarlar. Genellikle canlı, neşeli ve hareketli bir görünüm içindedir. Kısaca 5 yaşındaki çocukta, motor dengenin, düşüncenin, bireysel-toplumsal ilişkilerin (benlik kavramının); evde okulda ve toplum içinde uyumun daha belirgin olduğu görülür.

6 Yaş. Son çocukluk döneminde çocuk, motor ve dil gelişimi açısından büyük aşamalar kaydetmiş ve dengenin gelişmesi sonucu hızlı yürüyebilen, futbol oynayabilen, el-göz koordinasyonunun gelişmesi sonucu eki eli de bağımsız kullanabilen bir birey haline gelmiştir. Altı yaş çocuğu değişmekte olan bir çocuktur. Anneler çocuklarındaki bu ani değişiklikleri “ Bu çocuğa ne oldu? Bilmiyorum, çok değişti” şeklindeki sözcükleriyle dile getirirler. Daha tembel ve kararsız bir görünümdedirler. Altı yaş çocuğunun ince motoru oldukça gelişmiştir. El işlerinde daha beceriklidirler. Kesip yapıştırır, boyama yapar, resim yapar, tüm araç ve gereçleri iyi kullanır. Oyunlarda ve ilgi alanlarında kız ve erkek çocukları arasında farklılıklar gözlenir. Bir çok hayali role girerler. Grup oyunlarından çok hoşlanırlar. Bazı sorumluluklar yüklenir, söylenenleri dikkatle dinlerler. Kendisiyle gerçek nitelikte eğitim uygulamaları yapılacak bir çağa gelmiştir.

Oyun:

Okul öncesi çağdaki çocuğun temel uğraşı, öğrenme için kullanılan başlıca yoldur. Oyun, çocuğun sosyalleşmesini sağlar, duygularını ifade edebilmesi ve büyümesini yansıtabilmesi için en uygun yoldur. Çocuğa alınacak oyuncaklar pahalı bebek ve elektronik oyuncaklar değil, çocuğun güvenle ve çok amaçlı olarak kullanabileceği biçimde seçilmelidir.

Okul Öncesi Eğitim Kurumları:

Günümüz toplumlarında çocuğun giderek artan güvenli oyun imkanı ve yaşıtları ile birlikte bulunma ve sosyal gelişim ihtiyaçlarına cevap verebilmek açısından önemli bir görevi yerine getirmektedirler. Bu nedenle yalnızca çalışan annelerin değil, evde çalışan annelerin de çocuklarını bu tür eğitim kurumlarına göndermeleri özellikle 4 yaşından sonra desteklenmelidir.

Kitle İletişim Araçları:

Ülkemizde en sık kullanılan kitle iletişim araçları arasında özellikle kitap, radyo ve televizyon sayılabilir. Kitaplar, çocuğa sundukları zengin ve çeşitli bilgilerle onun doğal öğrenme isteğini besleyerek gelişimine büyük ölçüde katkıda bulunurlar. Radyo, yalnız işitme duyusuna yönelik olduğu için çocuk dikkatini yoğunlaştırmayı ve dinlemeyi öğretir. Değişik seslerin çocukta bıraktığı izlenimler çocuğun hayal gücünün gelişmesine katkıda bulunur. Televizyon, çocuğun bütün gününü başında geçirecek bir araç olarak değil, sadece günlük yaşamda karşılaşabileceklerin-den çok daha çeşitli konularla ilgili bilgi ve izlenimler edinmesine yardımcı bir araç olarak görülmelidir. Temel ihtiyaçların kazanılmasında ailenin rolü

Açlık ve iştah

Açlık duygusu midede meydana gelen kısa aralıklı kasılmaların oluşturduğu gerilimdir. Buna çoğu zaman genel bir huzursuzluk ve halsizlik de katılır. İştah yemek yemeye yönelik fizyolojik bir ihtiyaçtır. Açlık duygusu bebeklik döneminde bir gün içinde 8 kez görülür, çocukluk ve yetişkinlikte ise 3-5 defaya iner. Sevgi, elem, öfke ve hiddet iştahı bozucu etkenleridir. Ana babanın görevi, açlık ve iştah duygularının sağlıklı bir şekilde gelişmesini ve yemek yeme zamanlarının doğru biçimde yerleşmesini sağlamaktır. İlk ayların beslenme yöntemi meme ve biberondur. Bu yöntemler kullanılırken bedene kulak verilmeli, mide açısından hazım için uygun zaman aralıklarının geçmesine ve bedensel olarak açlık duygusunun oluşmasına dikkat edilmelidir. Ağlama ve huzursuzluk nöbetleri meme ile geçiştirilmiş bebekler, ileri yıllarda, mutluluğu buzdolaplarında aramaya, aç olunmadığı halde yemek yemeye ve yeme düzeninin dışında ufak tefek, besin değeri olmayan ama ağız dolduran ve tat veren besinlere yönelirler. Bebeğin psikolojik ihtiyaçlarını da düşünerek beslerken kucakta sevgi ve ilgiyle tutulmalıdır. Çocuk ilk beslenme kalıplarını alırken, onu çok hızlı beslemek, gürültülü ve huzursuz bir ortamda tutmak, sevmediği şeyleri yemeye zorlamak olumsuz yaşantılara sebep olur.

Uyku alışkanlığının kazanılması

Fizyolojik olarak bebek rahim içi hayattan rahim dışı hayata geçtiğinde gününün üçte birini uyanık, üçte ikisini ise uykuda geçirir. İlk 40 günden sonra uzun uykuların ağırlıklı olarak akşam saatlerine, özellikle de 23-24`ten sabah 6-7`ye doğru kayması beklenir. Uyku sırasında fizyolojik REM ve NONREM dönemleri vardır. NREM uykusunun da dört basamağı vardır ve bu basamaklar boyunca uyku derinleşir. Bu dört basamaktan en derin uykunun uyunduğu delta basamağından sonra REM uykusuna geçilir. NREM bölümü, insanın bedensel dinlenmeyi, REM uykusu ise psikolojik dinlenmeyi sağlar. Rüyalar da REM döneminde görülmektedir. Bebekte ilk yıllarda REM uykusu yetişkinlik dönemlerindeki REM uykusunun süresinden çok daha uzundur. Doğumdan sonra ortalama olarak uykunun % 50`sinden fazlası REM`dir. Özellikle 36. aydan itibaren uyku kalıpları yetişkinlik kalıplarına benzemeye başlar.
Rahat bir uyku için gereken dış koşullardan birinci ve gerekli en temel unsur, kişinin günlük ritmine uygun saatlerin uyku için kullanılmasıdır. Bunun yanında uyku sırasındaki gürültü, ışık, oda sıcaklığı, uykudan önce yenilen besinle ve yatağın kalitesi de önemli dış koşullardır.
Uyku için en elverişli oda sıcaklığının 17-24 C arası olduğu belirlenmiştir. Yatak kalitesinde önemli olan bedenin S şeklindeki esas yapısını zorlamayacak bir yatak kullanılması ve başa çok az bir yükseklik sağlanmasıdır. Uykuda önce verilen süt ve bal uykuya geçişi ve uyku derinliğini artıran bazı hormon benzeri maddelerin salınıcına yardımcı olmaktadır.

Tuvalet eğitiminin kazandırılması

Çocuk genellikle 20 aylık olduktan sonra tuvalet eğitimi için yeterli olgunluğa ulaşmaktadır. Buna rağmen bu olgunluğa bazı çocuklar 18. ayda, bazıları ise 24. ayda ulaşabilirler. Bu nedenle çocuğun bir yaş dolaylarında olduğu dönemde tuvalet eğitimine başlamak son derece sakıncalıdır. Tuvalet eğitimine başlamadan önce mesane kontrolü, bedensel olarak hazır olup olmadığı ve zihinsel gelişiminin değerlendirilmesi önerilmektedir. Eğitim sırasında bezlerin terk edilmesi hem gündüz, hem de gece için geçerlidir. Eğitim süresince başarıyı kutlamak, olumlu geri bildirimler yapmak ve ödüllendirici yaklaşımlardan yaralanılabilir.

3. SON ÇOCUKLUK DÖNEMİ

Bedenin ve hareketlerin gelişimi: İlkokul döneminde fiziksel büyüme-gelişme yavaş fakat kas dokusu gelişimi hızlıdır. Bu nedenle kaslarla iskeletin birbirine uyuşması sırasında “büyüme ağrıları” görülür. Büyük kas becerilerinin yanı sıra, küçük kas becerilerinde de yaşla artan düzenli ve sürekli gelişme, olgunlaşma söz konusudur. Bu dönemde çocuk, bireyselleşmenin adımlarını atarak, bir birey olarak toplumda yer almaya başlar. Çocuğun zihinsel ve sosyal becerileri, hayal kurma, canlandırma ve espri yetenekleri gelişir. Bu dönem çocuğu sürekli canlı ve hareketlidir. Oyun ve ilgi evden sokağa kaymıştır.

İlkokul birinci sınıfta yazı yazmayı öğrenebilen çocuk el yazısını ancak ikinci sınıfta becerebilir. Okul çağı çocuğunun konuşmasında da belirgin gelişmeler olur, sözcük dağarcığı genişler ve ilkokulu bitiren çocuğun 50. 000 sözcük bildiği varsayılır. Bu dönemde niçin, ne, nasıl soruları çok sorulur. İlkokul çocuğunda pek çok kavram da gelişmiştir. 5 yaşındaki çocuk sağ-sol kavramını öğrenir. Ama kendinizin sağınızı-solunuzu sorarsanız bilemez. İlkokul dönemindeki çocuk bunu gösterebilir. Şekil, boyut, uzaklık, sayı, zaman kavramları da gelişir. Ancak çocuğun en zor öğrendiği kavram ölüm kavramıdır. 2-7 yaş dönemindeki çocuklar ölümü geçici bir durum olarak düşünürler. 6-7 yaşından itibaren ölümün nedenleriyle ilgilenmeye başlarlar. 9-15 yaş arasında da yetişkinler düzeyinde ölüm kavramı gelişir. 8-9 yaşından önce çocuklar kuralların nedenini, anlamadan ya da farkında olmadan ailelerinden, çevrelerinden öğrenirler. 9-10 yaşından itibaren kuralların nedenini ve anlamını fark etmeye başlarlar. Akran grupları 6-12 yaş döneminde gelişir ve çocukların sosyalleşmesinde önemli rol oynarlar.

4. ERGENLİK DÖNEMİ

10-12 yaşlar arası önergenlik (buluğ öncesi, prepuberte), 12-15 yaşlar arası ergenlik (buluğ, puberte, ilk gençlik), 15-17 yaşlar arası delikanlılık dönemi olarak tanımlanabilir. Bu dönem erişkinlik çağına dek sürer. Ergenlik döneminde kız ve erkek çocukta cinsiyetle ilgili içsalgı bezleri işleve başlar ve böylece kadın ve erkek olmakla ilgili bedensel değişiklikler hızlanır. Bedensel olan değişme ve gelişmeyle birlikte ruhsal ve toplumsal değişme ve gelişme de olur. Böylece cinsel benlik ya da kimlik kazanılır. Gençte kendi beden yapısına, değişen gelişmelere ilişkin birbirine karşıt, çelişik, değerlendirmeler ve düşünceler ortaya çıkar. Bir yandan, beden yapısının, yüzünün çirkinleştiğini düşünüp kaygı duyar, sıkılıp üzülür. Hatta utanır. İçine kapanır, çevreden uzaklaşır. Öte yandan, bedenindeki değişme ve gelişmeleri ortaya çıkarmak, kazandığı güzellikleri başkalarına göstermek için çaba harcar. Gençlik çağında çirkinlik ve güzellik kavramlarının oluşmasında çocukluk çağı yaşantıları ve ailenin tutumu önemli rol oynar. Gençlik çağı abartılmış, aşırı, çabuk ve kolay değişen duygulanım ve coşkularla doludur. Başarı, çalışma, yaratıcılık, verim düşer. Kendisini evrenin merkezinde etkin ve güçlü gören genç, anne babasını etkisiz, güçsüz, yetersiz görmeye başlar. Gence her an türlü kaynaklardan gelen iletilerin özdeşleşme süreci içinde bütünleşip genç tarafından benimsenenleri gencin kimliğini, kişiliğini oluşturur. Genç alabildiğine özgür ve bağımsız yaşamak için her türlü çabayı gösterirken ailenin ekonomik durumunu görmezlikten gelir. Çalışmak, başarılı olmak gibi sorumlulukları olduğunu unutur. Özerklikle sorumluluk arasındaki denge sağlıklı iletişim ve özdeşleşmeyle kurulur. Böylece genç dengeli, düzenli, tutarlı, gerçekçi davranmayı öğrenir. Özdeşleşme sürecindeki iletişimler, denediği roller, kullandığı davranış kalıpları birbiriyle çatışırsa genç kendi kimliğine yabancı kalır ve “kimlik bunalımı” gelişir.

Ergenlik döneminin ilk yıllarında genç, duygu ve düşünceleriyle bir düş, düşlem dünyası yaratır ve onun içinde yaşar. Genç kişiliğinin gerçek sınırlarını çizemez ve başkalarının kendisini anlamadığı, dinlemediği kanısındadır. Gençlik çağının başında olan hızlı ilerleyen bedensel değişme ve gelişme zamanla yavaşlar ve durur. Bunu ruhsal ve toplumsal değişme izler. Gençlik döneminin başlangıcı ruhsal bakımdan duyguların egemen olduğu çelişkili düşüncelerin ve davranışların bulunduğu bir geçiş dönemidir. Kimisinde hafif, kimisinde gürültülü geçer. Sonuçta genç bilinçli ve bilinçsiz olarak kişiliğini oluşturur. Bu oluşum içinde özdeşleşme yapar ve özerkliğin, özgürlüğün, sorumluluğunun dengesini kurar.

ÇOCUK ,GENÇ VE AİLE PSİKİYATRİSİ AKTÜEL

1-DEPREM VE ÇOCUK
2- TELEVİZYON VE ÇOCUK
3- KONUŞMAYA BAŞLAMAYAN ÇOCUK
4-AİLEDE Kİ STRES ETKENLERİNİN ÇOCUĞA ETKİLERİ
5-) POKEMON VE ÇOCUKLAR

6-)ÇOCUKLARA VAKİT AYIRMAK
1-DEPREM VE ÇOCUK
17 ağustos ve 12 kasım depreminden sonra Türkiye de büyük küçük herkes travmatik ve stres dolu bir ortama girmiş oldu. Yaşanan acıların büyüklüğü ve kaybın şiddetine göre herkeste psikiyatrik semptomlar depremin ilk gününden beri oluşmaya başladı. Yaşanan bu şaşkınlık ve sansasyonel ortam herkesin bazı ruhsal sıkıntılara girmesine neden oldu. Tabi bu kaygı ve travma ortamından en çok çocuklar etkilendi. Çocukların depremden sonra oluşan bu sıradışı durum karşısında gösterdiği tepkilerin değerlendirilmesi önemle gerekmektedir. Bazı çocukların etkilenme durumu daha fazla olabilmekte ve bu gergin ve sıkıntılı durum çocukların psikososyal gelişimleri açısından bazı problemler oluşturabilmektedir.
Özellikle çalışan anne babaların çocuklarının gündüz evde yalnız kalma durumu ile bu durumda olan çocukların olaya gösterdikleri tepkiler çok fazla olmaktadır. Bu dönemde psikososyal destek ile çocuğun gerginliği ve güvensizlik ortamı azaltılmaya çalışılmalıdır. Zaten bazı yönlerden stres içerisinde olan ve deprem öncesinde de bazı ruhsal sıkıntılar yaşayan çocuklarda ise bu etkiler daha da durumu ağırlaştırmaktadır. Özellikle günün bazı zamanlarında yalnız bırakılan çocuklarda diğer vakitlerde destek mesajları verilerek çocuk rahatlatılmalıdır.
Deprem sonrası deprem bölgesinde psikiyatrik yardım için bulunduğumuz sıralarda, çocukların bu etkilenme sürecini yakından görme durumunda kaldık. Depremin 15. günün de gördüğümüz şeyler gerçekten gerekli yönlendirme ve desteğin her çocuğa belli ölçüde yapılması gerekliliğini ortaya koyuyordu. Yakınlarını kaybeden çocuklardan TV de deprem manzaraları gören çocuklara kadar her bir çocuğun desteğe ihtiyacı olduğu yaptığımız çalışmalar ile desteklenmiş oldu. Bu dönemde etkilenen çocuklara psikoterapotik görüşmelerden ilaç tedavisine , oyun tedavisinden grup terapisine kadar bir çok yöntem ile psikiyatrik yardım sağlamanın gerekliliği ortaya çıkmış oldu.
Deprem bölgesinde yaptığımız görüşmeler esnasında daha 12- 13 aylık çocukların bile bu ortamdan etkilendikleri ve deprem sonrası bazı davranış değişiklikleri gösterdikleri ortaya çıktı. Bu nedenle çok küçük yaşta olan çocukların anne babalarına yönelik psikiyatrik yardımın yapılması gerekmektedir. Hatta imkanlar ölçüsünde bütün anne babalar çocuklarının negatif yönde etkilenmemeleri için gerekli desteğin verilmesi gerekmektedir. Bu destek yapılabilirse depremden hemen sonra başlamalı , bazı psikiyatrik tablolar yerleşmeden önce yardım ulaştırılmalıdır.
Yaşanan olayların çocuğun kendi dünyasında algılanması ve yaşananların etkisi her çocukta farklı olmaktadır. Kaygı ve travmayı etkileyen en önemli nedenler arasında şunları sayabiliriz
1-Çocuğun deprem öncesi deprem hakkındaki bilgi durumu : Deprem konusunda daha önce bilinçlendirilmiş çocuklarda tepkiler ve korkular daha az olmakta diğer çocuklar bu olaya anlam verememekte ve korkunun şiddeti büyümektedir. Japonya örneğini vermek burada yerinde olacaktır ; Japonyada hemen her gün deprem olmasına rağmen çocukların bu olay karşınındaki tepki ve reaksiyonları önceden bilinçlendirme sayesinde daha yeterli ve mantıklı olmaktadır. Deprem esnasında insanların bu olaya hazırlıksız olması en büyük kaygıyı ve panik durumunu oluşturmaktadır. Zaten çocukların hazırlıklı ve bilgili olmaları için öncelikle onların anne babalarının bilinçlendirilmiş olmaları gerekmektedir. Anne babanın bu olay karşısındaki hazırlıksız durumu zaten doğrudan aileyi ve çocuğu etkilemektedir. Daha önceden bilgilendirilmiş çocukların o andaki tepkileri daha normale yakın olabilmekte, hazırlıksız olma durumunu en aza indirmektedir. Yaşanan paniği önlemenin en güzel yolu ilkokuldan itibaren çocuklarımıza deprem dersleri konularak deprem hakkında gerekli bilgilendirmeyi yapmaktır. Bu bilgilendirme konusunda anne babalara ve kamu kuruluşlarına büyük görevler düşmektedir.
2-Deprem anında çocuğun yalnız olup olmama durumu: Gerek klinik tecrübelerimiz gerek Adapazarında konuştuğumuz çocuklarda deprem anında yalnız olan çocuklarda ve diğer artçı şoklara yalnız yakalanan çocuklarda anksiyete ve panik daha da fazla olmaktadır. Burada anne babalara tavsiyemiz özellikle çocuklarda bu dönemde gelişen yalnız kalmak istememe isteğine paralel olarak çocukların mümkün olduğu kadar yalnız kalmamalarının sağlanması yerinde olacaktır . En azından depremin stres ve anksiyetesi toplumda ve insanlarda kayboluncaya kadar bu konuda dikkatli olunması gerekmektedir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi özellikle psikososyal desteği az olan çocuklarda bu duruma daha da fazla dikkat edilmeli çocuğun yaşından büyük olgunluk ve anlayış ondan beklenilmemelidir. Hatta bu gergin ortamda her çocuğun gösterdiği korku ve endişe belirtilerini saygıyla karşılamak gerekir . Çünkü özellikle 7 yaşından küçük çocuklarda bu etkilenme ve olayların kavranma durumu daha yetersiz olmakta “ zaten çocuk , anlamaz “ gibi yaklaşımlar çocuk için son derece sakıncalı olmaktadır.
3-Yakın kaybı ve yaralanması ile beraber stres faktörlerinin fazlalığı : Sizlerinde takdir edeceği gibi çocukların yakınlarının deprem esnasında ölme ve yaralanma durumu çocukların kaygı ve travmalarını daha da arttırmaktadır. Buna bağlı akut stres bozukluğu olan vakalarda yakın kaybı yaralanması ve enkaz altında kalma durumu çocukların semptomlarını daha da artırmaktadır. Bu nedenle özellikle yakınlarını kaybeden , enkaz altında mahsur kalan , yaralanma durumu olan çocuklara psikiyatrik yardım geciktirilmemelidir. Aynı zamanda depremin yaralarının sarılma döneminde bu türlü çocuklara özellikle devletin yardımcı olması önem taşımaktadır. Deprem sonrası halkımızın sahipsiz çocuklar için gösterdiği hassasiyet geçekten önemli bir unsur oldu. Bizim psikiyatrik açıdan tavsiyemiz mümkünse çocuğun akrabalarının yanında barındırılması , eğer böyle bir imkan yok ise durum iyice araştırıldıktan sonra en uygun ailelerin yanına yerleştirilmenin yapılmasıdır. Deprem sonrasında evi yıkılan aileler , babası işsiz kalan çocuklar , beslenme ve barınma problemi ile karşılaşan aileler , sağlık problemleri olan aileler ve buna benzer sayılamayacak kadar çok negatif unsurun etkilediği aileler desteklenmelidir. Unutulmamalıdır ki bu ailelerin ruh sağlığının iyi olması ve psikososyal stres etkenlerinin azlığı çocukların rahatını getirecek , çocukların ilerleyen dönemde de ruh sağlıkları korunmuş olacaktır . Aksi durumda unutulan aileler ve acılar içinde olan insanlar ve bu ailelerde yaşayan çocuklar, korunmasız olarak bir çok psikolojik sorun ile başbaşa kalmış olacaktır. Yakınlarını kaybeden çocukların hepsi de isimleri belirlenerek ve ücretsiz olarak Çocuk Psikiyatrisi kliniklerinden durumları takip edilmelidir. Bunu ailelerden beklemeden Devletin sağlaması en uygun olanıdır.
4-Anne babanın durumu: Elbette ki erişkinlerde depremden etkilendi ama onların ilk deprem olduğu andaki tepkisi , artçı şoklar esnasındaki tepkisi ve genel deprem anksiyetesi çocukların güven duygusunu ve anksiyete durumunu belirler . Deprem esnasında ve sonrasında anne babanın tepkileri ve olaylar karşısındaki tutumu önemlidir. Unutulmamalıdır ki anne babanın her konuşması ,her yorumu, her tavrı çocuğu etkileyecektir .Eğer anne babalarda kaygı hali fazla olur ise anne babaların psikiyatrik yardım alması gerekmektedir. Aynı zamanda aile içinde çocuğun kendisini güvende hissetmesi için gerekli önlemlerin anne baba tarafından sağlanmış olması gerekir. Aşırı tepki gösteren anne babalar çocuklarının sıkıntılarını artırmamaya çalışmalıdırlar. Çocukların deprem ile ilgili sorularına açık ve sade bir şekilde açıklama getirmeleri yerinde olur . Çocuklarda oluşan soru işaretlerinin giderilmesi gerekmektedir. Bazı anne babaları sadece “ korkma , bir şey olmaz “ gibi sözler ile çocuklarını sakinleştirmeye çalıştıkları gözlemlenmektedir. Bu sözlerin yeterli olduğunu zannetmiyorum . Çocuğun yaşına göre açıklamaların yanı sıra , sevgi ve destek mesajları ile beraber güven ortamı çok önemli olmaktadır.
5-Medyanın rolü: Deprem ve sonrasında TV ve gazetelerdeki yapılan yayınlar çocukları negatif yönde etkiledi .Deprem bölgesinde yaptığımız çalışma ve incelemelerde çocuklarda medyadan uzaklaşma ve TV seyretmek istememe gibi davranış paternlerinin geliştiğini gördük. Anne babalara burada düşen görev medyanın bu yöndeki zararlı etkisinden çocuklarını korumaya çalışmaları ve özellikle travmatik görüntülerden çocuklarını uzak tutmaları gerekmektedir. Bu şekilde aşırı görüntüye maruz kalan çocukların belleklerinde kalıcı görüntülerin yerleşmesini istemiyorsak bu kontrolü iyi yapmamız gerekir. Medya kuruluşlarının da bu konuda daha dikkatli ve duyarlı davranması gerekmektedir. Özellikle sansasyonel haberlerden ve bu konuda yeterli kariyeri olmayan insanların sözlerini içereren mesajlardan çocuklar ve aile ortamı korunmalıdır.
6-Psikiyatrik yardım: Şüphesiz ki bazı çocuklar depremden biraz daha fazla etkilenmektedir. Bunun birçok nedeni olmasına rağmen çocuğun eğitimi , yaşı , kişilik yapısı , anne baba tutumu, o dönemdeki psikososyal stres etkenleri , depremden etkilenme derecesi , çocuğun savunma mekanizmaları vb. etkilemektedir. Fazla etkilenen çocukların zaman geçirilmeden psikiyatrik yardım için gerekli yerlere götürülmesi gerekmektedir.
Çocuklarda görülebilecek psikolojik ve somatik belirtiler:
Yalnız kalmak istememe ,kapalı yerde kalmak istememe , hava kararınca korkular , deprem öncesine göre daha fazla sessiz sakin olmayı tercih etme , tekrar deprem olacak korkusu , uyku bozukluğu , sık sık uyanma , uykuda konuşma , kabuslar , iştah bozukluğu , yersiz öfke patlamaları , eskiye göre aşırı sinirlilik , karşı gelme , ağlama , küçük çocuklarda mızmızlanma ,depremden sonra parmak emmeye başlama , tırnak yemeye başlama , altını ıslatma , kekeleme başlaması , üzgün bakış , huzursuzluk , anne babaya bir şey olma korkusu, vb. Bu belirtileri gösteren çocuklar psikiyatrik tedaviye ihtiyaç duymaktadır.
Çocuğa destek noktasında yapılabilecekler:
1- Ona güven ve sevgi dolu bir aile ortamı hazırlayın
2- Eğer anne babada depreme bağlı ruhsal bir sıkıntı varsa bir an önce onların giderilmesini sağlayın
3- Çocuğunuza eskisinden daha fazla zaman ayırın birlikte sadece onunla ilgilenmek üzere her gün vakit geçirin
4- Ona sık sık sevgi mesajları verin ve kendisine bu konuda destek olduğunuzu gösterin
5- Onun bu dönemde mümkün olduğunca yalnız kalmamasını sağlayın , yalnızlığın onda güvensizlik ve korku oluşturmasına izin vermeyin (depremin etkileri geçene kadar )
6- Onun ile birlikte yaşına uygun olarka oyun oynayın , duygularını oyunda ifade etmesini sağlayın
7- Deprem hakkında resim çizmesini sağlayın ( resim onun duygularını anlatmasını ve içindeki düşünceleri dışarı yansıtmasını sağlayacaktır).
8- Deprem konusunda yaşına göre konuşun sade ve anlayacağı bir şekilde onu deprem konusunda aydınlatın
9- Deprem anında ne yapacağınızı ona tatbik ettirin ve onun hazırlıksız yakalanmasını engelleyin
10- Deprem hakkında TV ve Gazete haberlerini takip etme konusunda sınırlama getirin
11- Onun uyku , iştah ve moral durumunu takip edin
12- Deprem sonrası gelişebilecek ek problemler olursa psikiyatrik destek almayı ihmal etmeyin
13- Okul ve öğretmeni ile konuşarak okulda bilgilenmesini ve rahatlatılmasını sağlayın
14- Depremden birinci derecede etkilenen çocuklar için ölüm olayını yaşına uygun bir şekilde açıklayın
15- Deprem konusunda çocuğunuza rahatlatmak için yalan söylemeyin
16- Mümkünse diğer yaşıtları ile grup ortamında duygularını paylaşmasını sağlayın
17- Israr eden sıkıntılar olursa, bir çocuk psikiyatristi ile görüşmeyi ihmal etmeyin (bazı psikiyatrik durumların oluşması durumunda zamanında destek ve ilaç tedavisi uygulanmalıdır)
18- Çocuğunuzun bu dönem zarfında, psikolojik durumunu yakından izlemeyi unutmayın
19- Çocuğunuzun bu sıradışı dönemde göstereceği tepkileri ve duygularını saygıyla karşılayın
20- Onun kendini ve deprem konusunda fikirlerini ifade etmesini sağlayın

ÇOCUK OYUNCAKLARININ ÇOCUKLARA AKTARDIĞI DEĞERLER

Çocuk oyuncakları, tarihin her döneminde çocuklara ‘değer aktarıcı’ bir işlev yapmıştır. Bez bebek yapıp onu kucağına alan çocuk, farkına bile varmadan içinde yaşadığı toplumun ‘annelik değerleri’de kazanmıştır. Bebeğini emzirerek doyurmuş, sallayarak uyutmuş, oynaması için yanına oturtmuş, yanlış bir şey yaptığını görerek azarlamıştır. Bütün bunların temelinde çocuğun içinde yaşadığı toplumun ‘değerleri’ yer almaktadır.
Geçmiş dönemlerin bez oyuncakları, tahta oyuncakları yerlerini plastik ve metal oyuncaklara bıraktığı zaman artık ‘çocukların kendi yapamayacakları, ancak satın alabilecekleri oyuncaklar’ dönemi de açılmış oldu. Lego’lar bir ölçüde çocukların yapabileceklerine uygun oyuncaklar iseler de ‘hareketli ve sosyal rolleri güçlü oyuncaklar’ ancak satın alınan oyuncaklar oldular.
Gene her dönemin ‘İdol Oyuncakları’ olmuştur. Bu oyuncaklar her çocuğun mutlaka sahip olmak istediği oyuncaklar olarak çocuk kişiliğinin gelişiminde ve çocukta değerlerin oluşmasında önemli rolleri olmuştur.
Geçmiş dönemlerin ‘bez bebeği, kız çocuklarının önemli bir ‘idol oyuncağı’ idi. Erkek çocuklar için ise ‘uçurtma’ çok önemli bir ‘idol oyuncak’ idi, bunun yanında bir tarafına kalınca bir ip bağlanmış sopa ‘uçan at-küheylan’ olarak büyük önem taşırdı. Erkek çocukları bu sopayı bacaklarının arasına alır, ipi kuvvetlice tutarak istedikleri tempoda ‘ata binerek koşarlardı.’ Uçurtma ise özgürlüğün, göklere açılmanın simgesiydi ve sonradan ‘amatör uçak kullanma’, ‘model uçak uçurtma’, ‘yamaç paraşütü’ gibi oyunların geçmişteki yerini tutuyordu.
Günümüzün ‘idol oyuncakları’, kızlar için ‘Barbie bebek’tir, erkek çocukları için ise ‘action-man’.
‘Barbie bebek’, incecik, güzel, sarışın, özgüvenli, bağımsız, kendi başına yaşayan bir genç kızdır. Anne değildir, olmaya da niyetli değildir, çünkü herhalde çocuk bakmayı sevmemektedir. Ayrıca evli de değildir, birlikte yaşadığı bir erkek de yoktur, sadece erkek arkadaşı vardır. Çok güzel bir evi vardır. Evi triplekstir, demekki üç katlıdır. Evi hem modern ve rahat, hem de süslü ve şıktır. Yemeklerini evin verandasında yer, mutfağı geniş ve çok moderndir. Yatak odası geniştir, yatağı büyük ve süslüdür. Evde birkaç yatak odası daha vardır. Sigara içmez. Evinde bir amerikan bar varsa da içkiler ortada görünmemektedir. Banyosu rahat ve konforludur. Gardrobu çok zengindir. Günün her saati için birçok giysisi vardır. Gecelikleri, sabahlıkları, ev giysileri, spor giysileri öğleden sonra giysileri, akşam yemeği ve gece gezmeleri için abiye giysiler, yaz için mayoları, kış için trençkotları, pardösüleri, mantoları vardır. Kürk giymemektedir, çevrecidir ve hayvan katliamına karşıdır. Sporu sever, tenis ve yüzme gözde sporlarıdır. Evinin önünde spor arabası durmaktadır. Araba spordur ama aynı zamanda da gösterişlidir, yüksek hız yapabildiği her halinden bellidir.
‘Barbie bebek’ çalışmamaktadır. İşi yoktur, eğitimi de belli değildir, belki eğitimi de yoktur. Eğitime gereksinmesi de yoktur, iş de önemli değildir, çünkü her şeyi vardır. Bunları kazanması için çalışması gerekmemektedir. Paranın nerden geldiği belli değildir ama ‘bebek’ olduğuna göre- aslında sadece adı bebektir- anne babası ona bu rahatı bu lüksü sağlamaktadır. İşte bu ‘paranın nerden geldiğinin belli olmaması, eğitimi, işi ve çalışması olmadığı halde lüksünün yerinde olması’ hepimize bugünün genç kadınlarının tutumunu çağrıştırmıyor mu? Günümüzün daha baba evinde yaşayan genç kızları da ‘kendilerinin her şeylerinin olmasını bir zorunluluk, bunları ödemenin de ailelerinin görevi olduğu’nu düşünmüyorlar mı? Çalışsalar bile kazandıklarının gereksinmelerden çok konfor ve lüks için harcanmasının doğru olduğunu belirtmiyorlar mı? Genç kadınların günümüzdeki özlemleri Barbie bebeğin yaşamıyla şasılası bir benzerlik göstermiyor mu? Bunca ‘güzellik salonu’, ‘bunca estetik merkezi’, ‘zayıflama kürleri’, giysi markaları, çeşit çeşit ayakkabı satan süpermarket reyonları hep aynı şeyi söylemiyor mu? ‘Daha iyisini iste’, ‘daha çoğunu iste’, ‘yaşama hakkını iste’, ‘kişiliğini bu markayla kanıtla’. Parası mı? Parası ne olacak? Kredi kartını kullanırsın. Gence kredi kartı, çocuğa kredi kartını verirsin, annesine, babasına ödetirsin. Barbie bebek size yol gösteriyor.
Sen rahat yaşa ve iste. Ödeyecek birisi bulunur, yoksa arayıp bulursun, nasıl olsa gençsin, güzelsin, ödemek için yarışırlar.
Barbie bebek konforlu ve lüks yaşıyor ama ‘ailesi ortalarda hiç görünmüyor’. Demek ki onlar bir yerlerde çalışıp çabalayıp yaşıyorlar, Barbie bebeğin bütün giderlerini de ödüyorlar. Barbie bebek, hiç kardeşi de olmadığı için, ailesinin parası kendisine yetiyor. Şimdi Barbie Bebeğin temsil ettiği sosyal rolü görelim ve aktardığı değerleri anlayalım.
Eğitimi belli değil Programı yok
Mesleği yok Hedefi yok
Çalışmıyor İşlevi yok
Hiç sıkıntı çekmiyor Çabası yok
Hiç derdi olmuyor Aidiyeti yok
Hiç engeli yok Yardımlaşmıyor
Ailesi ortada yok Paylaşmıyor
Kardeşi yok Hep alıyor
Vermeyi bilmiyor, niyeti de yok.

İşte çocuklarımızın ‘ille de benim de olsun’ dediği ‘idol oyuncak’, işte bu oyuncağı sosyal rolü ve aktardığı değerler.
Siz, çocuğunuzun Barbie bebek gibi olmasını ister misiniz?
İstemezseniz, neden bu oyuncağın simgelediği ideolojiyi görmezden geliyorsunuz?
Gelelim ‘erkek çocuğumuz’un ‘idol oyuncağı’na.
Bu oyuncak da ‘Action-Man’ ya da ‘Power Ranger’s’ olarak bilinen ‘Kötülerle Savaşan Güçlü Adam’dır.
‘Kötülerle Savaşan Güçlü Adam’, erkek çocuklarının yeni ‘idol oyuncağı’dır. Bu simgede görünüşe göre ‘iyi özellikler’ yer almaktadır. Çağın ideolojisi ‘güçlü adam’ı ‘güçlü, yapıcı, öncü, girişimci kişilik’ olarak tanımlama eğilimindedir. ‘Güçlü adam’, başarılı olandır, kazanmaya daha yakındır, lider niteliği taşımaktadır. Kötülüklerle mücadele etmektedir. Dünyada da, uzayda da iyilerin yanında (iyiler biziz), kötüler de vardır(kötüler onlardır). İşte BİZ ‘güçlü adamlar’ ve BEN ‘güçlü adamların başı’, ONLAR ‘kötü adamlar’ ve O ‘kötü adamların başı’ ile mücadele ediyoruz. Elbette BİZ kazanıyoruz ve ONLAR yok oluyorlar. Onları silahlarımızla imha ediyoruz, İMHA EDİYORUZ.
Bu simgede de sosyal roller ve aktardığı değerler belirgin biçimde çizilmektedir.

İyiler vardır İyiler kötü olamaz
Kötüler vardır Kötüler iyi olamaz
BİZ, iyileriz BİZ, kötü olamayız
ONLAR, kötülerdir ONLAR, iyi olamazlar
Onlarla SAVAŞMAK Görüşmek,konuşmak
zorunludur YASAKTIR
Savaşı biz KAZANIRIZ Kazanmamız KURALDIR

Dünyayı, insanları, ilişkileri, olayları ve durumları böyle kesinleştirmek, bu kesinliği de ‘siyah-beyaz karşıtlığı’nda vermek, erkek çocuk kişiliğini fanatizme, saldırganlığa, kaşısındakiler hakkında önyargılı olmayı meşrulaştırmaya yönelik etkiler yapmaktadır. Aktarılan değerler de bunlarla ilgili olarak ‘Düşmanlık’, ‘Savaş’, ‘Silahlar’, ‘Hep kendini iyi ve haklı görmek’ gibi insanlık değerlerine aykırı nitelikler olarak aktarılmaktadır.
Bu oyunlardaki ‘düşman’, çocuk için, sırasında kendi arkadaşları, öğretmeni, kendi annesi babası bile olabilir. Çocuğun isteklerini yapmayan, ona kurallar koyan, yrsiz ısrarlarını yerine getirmeyen herkes sırasında ‘düşman’ sayılabilir. Böyle olunca da ‘düşman’ sözcüğü, bir tetik gibi arkadan ‘savaş’I, ‘biz-onlar ayırımı’nı, bir tarafın ‘yenen’, bir tarafın ‘yenilen’ olmasını gerekli kılmaktadır.
Böylece de ‘düşünmek’, ‘karşısındakini anlamaya çalışmak’, ‘birbiri ile konuşmak’, ‘sorunları görüşerek çözümlemek’, ‘birbirini anlamak ve barışmak’ davranış kodları olarak iletilmemektedir. Bu davranışlar, zayıflık, güçsüz olmak, bunların sonucunda da değersiz olmak, mutsuz olmak gibi sonuçlara neden sayılmaktadır.
Görülüyor ki, ‘çocuk oyuncakları’ diye hafife alınan, salt ‘oyun oynama araçları’ olarak görülen araçlar, aslında ‘düşünceleri, düşünce sistemleri olan ideolojilere uygun davranış kalıplarını ve hayat değerlerini oluşturmakta’ sanıldığından daha güçlü etkiler yapan aktarıcılardır.
Çocuk oyuncakları yoluyla iletilen sosyal roller, sosyal değerler, sosyal etkiler, sosyal davranışlar, çocuğun üzerinde sanıldığından daha derin izler bırakmaktadır. Onun kişiliğini biçimlendirmede oyuncaklar önemli roller oynamaktadır.
Geçmişin ‘bir uçurtmayı yapmak’, ‘çocuğun kendi yaptığı oyuncaklarla oynamak’, ‘çember çevirmek’, ‘ip atlamak’ gibi çocuğun yapıcı gücünü arttıran, kendilik değeri kazandıran özelliklerin de ayrıca incelenmesi gerekir.
Günümüzün pazar ekonomisinin yönlendirdiği ‘çocuk oyuncakları’, artık daha yüksek bedellerle elde edilen, elektronik donanımlı, uzaktan kumandalı, büyüklerin kullandığı araçların küçük modelleri olan oyuncaklar olarak çocuğu geliştirici, onun yapıcılığını arttırıcı özelliklerle ilgisi kalmamış karmaşık ürünlerdir.
Ancak, işin en önemli yanı, günümüzün ‘idol oyuncakları’nın çocuklarımıza aktardığı sosyal değerlerdir ve bu değerlerin ne ölçüde insan gelişimine hizmet ettiğidir. Açıkça görülüyor ki, oyuncaklarla aktarılan ideoloji, çocuklarımızın ‘insanlık değerleri’ne olumsuz etkiler yapmaktadır. Konunun önemi sandığımızdan daha da büyüktür ve belki de mücadele etmemiz gereken konuların başında gelmektedir.

ÇOCUK VE AİLELER İLE PSİKOTERAPİ ÇALIŞMALARI

Çocuk ve gençlerin psikoterapileri düşünüldüğünde sadece kendileri değil ailelerinin de ele alınması gerektiği düşünülmelidir. Çocuklar ,gençler ve aileleri ile yapılacak terapi şekilleri şunlardır; · Aile terapisi · Aile rehberliği · Ebeveyn terapisi · Beden terapisi · Gençlerle psikoterapi · Grup psikoterapisi · Kurumsal psikoterapi · Oyun terapisi · Davranış terapisi Aile Terapisi Aile terapisinden anlaşılan, aile bireylerinin katıldığı terapidir. Anne, baba ve çocukların oturumlara katıldığı terapi türüdür. Bazen büyükanne ve büyükbabalar da katılabilir.Aile bireyleri genellikle çocuğun problem olduğunu ve terapiye onun alınması gerektiğini düşünebilirler. Çünkü çocukta problem yaratan anne-baba arasındaki iletişim bozukluğunun veya çocuk anne baba arasındaki iletişim bozukluğunun çok aile farkındadır. Bu nedenle birçok aile ilk oturuma çocukları ile birlikte katılmaları gerektiğini duyduklarında şaşırmaktadırlar. Aile terapi süresi probleme ve terapinin anacına göre değişmektedir. Aile bireylerinin bozuk ilişkileri düzeltmek için gösterdikleri istek sonucu çabuklaştırabilir. Aile terapisi her 14 günde bir ya da 3-4 haftada bir olur. Terapi oturumları 8-20 oturumdan oluşur. Bu süre ağır ruhsal sorunların bulunduğu ailelerde 50-60 oturuma kadar uzayabilir. Genel olarak aile terapisi yardımcı bir terapist ile uygulanır. Terapistlerinin cinsiyetlerinin farklı olması her iki cinsiyetteki ebeveynin de kendilerini daha rahat hissetmeleri açısından daha iyi olur. Ayrıca terapiyi aynalı cam arkasından veya videodan birisinin izlemesi de daha sonra oturumun tartışılması açısından yararlı olabilir. Terapinin amacı, aile bireyleri arasındaki iletişimi düzeltmektir. Aile terapisinde aile bir bütün olarak düşünülmelidir. Ailedeki bir birey ön plana çıkarılmamalı, hepsi ile aynı düzeyde ilgilenilmelidir. Aile bireyleri arasında ihtiyaca göre iletişim kurmak daha zor olduğundan, bireysel terapiden daha zordur. Bu nedenle; · Aile bireylerinin kendilerini değerli bulma duyguları desteklenmelidir. · Özellikle zor ortamlarda aile bağları sağlanmalıdır. · Aile bireyleri arasında karşılıklı sorumluluklar oluşturulmalıdır. · Aile içinde duyguların yaşanmasına olanak sağlanmalıdır. · Aile bireylerinin kendilerini gerçekleştirmeleri amacı ile karşılıklı olanak sağlanmalı ve yarımlaşma desteklenmelidir. · Aile bireyleri arasında sevgi bağları sağlanmalıdır. Önemli bir sorun aile bireyleri arasındaki sınırlardır. .Oysaki ilişkiler ne kadar dürüst olursa problem o kadar çabuk çözülür. Ayrıca anne veya baba bilinçdışı olarak çocuğu eşinin yerine koyabilir veya yapmayı isteyip de yapamadıkları şeyleri çocuktan bekleyebilirler. Aile içinde gizli bir reislik mücadelesi olabilir,oysaki aile kurumu eşitlik ilkesine dayandığından eşitliğin sağlanması ve her aile bireyinin kendini değerli hissetmesi sağlanmalıdır. Aile terapisinde konuşarak aile bireylerinin durumları hakkında bilinçlendirme, rol oyunları, davranış çalışmaları, seansların videoya alınıp tekrar izletilmesi, davranışlar hakkında bilgilenme gibi teknikler kullanılır. Aile terapisinde problemin ve genel konuşmaların analizi yapılır. Çoğunlukla kriz üzerinde durulur. Problemlerin ortaya konup tartışılması sağlanır. Bu amaçla terapist ilk önce aile bireylerinin sakinleştirilmesi, ikinci aşamada aile bireyleri arasındaki bozukluk üzerinde durmalıdır. Ancak daha sonra ortaya bilecek çatışmaları engellemek için de aile ilişkilerinin kurulması sağlanmalıdır. Terapist bu aşmada bir yardımcı, katalizör,fikir verici, kritik yapma gibi çeşitli tekniklerle birçok rol üstlenir. Üçüncü ve son aşama da ise terapist kendinin ikinci plana çeker ve gerektiği zaman yardıma hazır olan ailenin bir dostu rolünü alır. Aile Rehberliği Aile rehberliği çocuğu veya genci davranış bozukluklarından korumak için aileye çocuk eğitimi konusunda yapılan açıklamalardan oluşmaktadır. Aile rehberliği, eğer çocuğun problemi anne-babaya rehberlik etmekle çözülebilecekse ve de anne baba önerileri anlayıp uygulayabilecekse faydalı olur. Öneriler probleme odaklaşmıştır ve anne babanın anlayabileceği ve uygulayabileceği düzeyde olmalıdır. Bazı durumlarda aile rehberliği sırasında sorunun daha kapsamlı olduğu fark edildiğinde davranış terapisi veya psikoterapiye ihtiyaç duyulabilir. Aile rehberliğinde de danışanın danışmana güven duyması ve onun problemi çözebilecek düzeyde bilgiye sahip olduğunu görmesi gerekmektedir. Ancak böyle bir durumda danışan danışmana bağımlılık oluşturabilir ve onun söylediklerini olduğu gibi kabul edebilir. Bu amaçla danışman danışanın problem çözme yeteneğini geliştirmesine yarımcı olmalıdır. Rehberlikte şu yolun izlenmesinde yarar vardır; · Problemin analizi, · Anne-babayı problemin çözüm yollarını bulmada cesaretlendirne ve bir çözüm yolunda karar vermede yardımcı olma, · Bu çözüm yolunu uygulamaları için cesaretlendirme, · Sonuçlar hakkında bilgi vermelerini sağlama. Ebeveyn Terapisi Çocukta görülen davranış bozukluklarının eşler arasındaki uyumsuzluktan kaynaklandığı düşünülürse,böyle bir durumda aile terapisi ya da çocukları terapiye almaktansa anne-babayı birlikte terapiye almak daha uygun olabilir. Eğer eşler birbirleri ile uyumlu değillerse, ebeveyn terapisi düşünülmelidir. Bu türden geçinemeyen çiftler, kazanma konusunda bir kişilik mücadelesi verirler ve bu savaşa çocuklarını, yakın akrabalarını, arkadaşlarını da çekerler. Bu tip eşler birlikte yaşasalar bile duygusal yönden yarılmışlardır. Bu durumdan çocuklar çok etkilenir. Anne babadan biri veya her ikisi de çocukların taraf tutmalarını isteyebilir ve onları yanlarına çekmeye çalışırlar ve bazı durumlarda hakemlik yapmasını isteyebilirler. Bazı durumlarda da ebeveynlerden biri eşine karşı duyduğu düşmanca duyguları çocuğa yöneltebilir. Ya da eşi hakkındaki bütün duygularını çocuğu ile paylaşma yoluna gidebilir. Ebeveyn terapisi iki eşle birlikte yapılır ve bu terapi 8-9 oturumdan oluşur. Oturumda eşlerin bireysel sorunlarından aha çok eşler arasındaki sorunlar üzerinde durulur. Eğer gerekiyorsa eşler yarıca bireysel terapiye de alınabilir. Oturumlar 2-3 haftada bir yapılır. Evde uygulanması gereken davranışlar için biraz zaman tanınır. Ancak gerekli görülürse terapi süresi 20-30 seansa çıkarılır. Terapide problemlerin çözümü için; · .Karşılıklı olumlu iletişim, · Karşılıklı eşit şartlar, · Problem çözme yeteneğini kazanma, · reddetme, suçlama davranışlarından kaçma, · Karşılıklı ihtiyaçların karşılanmasını sağlama ve eşlerin kendilerini gerçekleştirmesine olanak sağlama amaç edinilir. Ebeveyn terapisinde,başlangıçta eşler arasındaki problemler belirlenir ve önem sırasına göre sıraya dizilir. Problemin içeriğine göre hedef saptanır ve uygun eğitim programları uygulanır. Beden Terapisi Nörolojik ya da psiko-somatik bozukluklar ile birlikte haraket bozukluğu,duygu iletişiminde bozukluk, sosyal davranışlarda bozukluk beden terapisi ile tedavi edilir. Beden terapisi aynı zamanda zihinsel özürlü çocuklardaki hareket bozuklukları ya da zihinsel yönden sağlıklı fakat duygusal nedenlerle bedensel rahatsızlıklar gösteren çocukların tedavisinde de uygulanır. Haraketlerdeki huzursuzluk, yetersizlik, kas kasılmalarında, solunum, ses çıkarma, konuşma, dokunma bozukluğunda, beden ve mekan oryantasyonu bozukluğunda, dokunma korkusunda, beden imajı bozukluğunda,kendinin değerli bulmama durumunda, ilişki kurma güçlüğünde,saldırgan davranışlarda ve gevşeme bozukluklarında uygulanır. Beden terapisinde strateji ve teknikler şunlardır; · Öncelikle terapist ve çocuk arasında iyi bir ilişkinin kurulması gerekmektedir. · Çocukla terapist arasında bedensel kontağın kurulması. Çocuğu sevme,başını okşama, çocuğa duygularını bedensel hareketlerle ifade etmesinde yardımcı olunmalıdır. · Yavaş yavaş bedensel kontağa alıştırma. Genellikle bu çocuklar bedensel teması reddederler. Bunun için öncelikle çocuğun bedensel kontağa alıştırılması gerekir. Çocuk ilk aşamada terapistin elinin vücudunda dolaşmasına alışması gerekir. Sonra terapistin dizlerine oturma, bacaklarında sallanma, terapi odasındaki oyuncak eve birlikte girme gibi alıştırma çalışmaları yapılabilir. · Bedensel çalışmaya sözle de eşlik edilmeli ve terapist devamlı çocukla konuşarak neyi niçin yaptığını açıklamalıdır. · Çocuğun kendi vücudunu tanımasına yardımcı olunmalıdır. Çocuk kendi vücuduna dokunarak bedeni hakkında bilgi sahibi olabilir. · Beden terapisinde acele edilmemeli ve çocuğun kabul edici ve reddedici davranışları kabul edilmelidir. Gençlerle psikoterapi Gençlerle yapılan terapi konuşmaya yöneliktir. Konuşmalar daha çok davranışlar üzerinde rehberlik yapma ve uygulamalarla birlikte sürdürülmelidir. Terapiler mümkün olduğu kadar kız ve erkek karışık gruplar halinde gerçekleştirilmelidir. Gençlerin bu konuda ihtiyaçlarının fazla olmasına karşın çeşitli nedenlerle gençler bu uygulamalardan yararlanmamaktadırlar. Gençlerin terapisinde hedef, gencin kendini gerçekleştirmesine yardımcı olmaktır. Gencin egosunun gelişmesi ,çocuk rolünden kopmasına ve yetişkin rolüne girmesi, çevresinde yaşanana problemlerle baş etmeyi öğrenmesi, serbest zaman değerlendirmesi konusunda gence rehberlik edilmelidir. Gençlere yapılacak öneriler çok gerçekçi olmalıdır. Gençlerin korkularının, nevrotik düşüncelerinin üstesinden gelmeleri isteniyorsa, serbest zaman çalışmaları imkanları,tartışma grupları, film grupları, müzik grupları, spor grupları, tiyatro grupları ile terapi saatleri birleştirilmelidir.Danışanı merkez alan psikoterapide gençler konuşma ile duygularını ifade etmeye çalışırlar ve böylece kendilerini keşfederler. Eğer terapist gençlerle iyi bir ilişki kurabilirse başarılıdır. Grup Terapisi Grup terapisi, bireyin problemleri ve bu problemlere kendisinin bulduğu çözüm yollarını, diğer grup üyelerinin problemleri ve buldukları çözüm yolları ile karşılaştırma olanağını bulduğu ortamdır. Bu yolla aynı zamanda birey kendi problemlerinin diğer grup üyeleri tarafından nasıl algılandığını görme şansına da sahip olur. Ancak gruba alınacak grup üyelerinin bireysel terapiden geçmeleri uygun olur.

ÇOCUK VE GENÇLERDE DEPRESYONUN GELİŞİMİ

Dante Cicchetti and Sheree L. Toth
Özet Çeviri: Y. Doç. Dr. Sibel Kazak Berument*
Bu makalede çocukluk ve gençlik dönemlerindeki depresif bozukluklar gelişimsel psikopatoloji açısından incelenmiştir. Bu yaklaşıma göre insan gelişimini anlamak için, bireylerin yaşam boyu gelişimsel süreçlerini (biyolojik, psikolojik ve sosyal gibi) birden fazla boyutun etkileşimleriyle anlamak gereklidir. Böylece depresif bozuklukların ortaya çıkmasında rol alan önemli faktörleri göstermek için, gelişim psikolojisi, klinik psikoloji, psikiyatri, epidemiyoloji, sosyoloji, nörobiyoloji, genetik ve sinirbilimi alanlarında kaydedilen gelişmeleri gelişimsel psikopatoloji perspektifiyle birleştirmek gereklidir.
Bu yaklaşıma göre depresif bozukluklar çeşitli gelişimsel süreçlerin sonucunda ulaşılan heterojen durumlardır ve tek bir risk faktörünün depresif bozukluğa yol açtığı hemen hemen hiç düşünülmez. Bu makalede depresif hastalıklara olası neden olarak depresotipik gelişimsel organizasyon ileri sürülmektedir. Bu organizasyon depresif semptomların ve bozuklukların altında yatan, farklı süreçleri düşündürmesi açısından önemlidir. Gelişimsel bakış açısı, depresif bozuklukların sadece bilişsel, duyuşsal, kişilerarası ve biyolojik yönlerini anlamak yerine, bizi bu yönlerin gelişimsel olarak nasıl değiştiğini ve bu yönlerin sosyal çevrede bulunan bireyin, biyolojik ve psikolojik sistemleriyle nasıl bütünleştiğini anlamaya zorlamaktadır.
Bu makalede önce depresif bozuklukların doğası tartışılıyor, daha sonra epidemolojik bulgular ile gençlerde ve çocuklarda depresyonun klinik özellikleri üzerinde duruluyor. Daha sonra gelişimsel psikopatoloji alanının kavramlarından sözederek depresyonun çocuk ve gençlerdeki gelişimi ve görünümü hakkında bir model sunuluyor. Bu alandaki boylamsal araştırmalar yetersiz olduğundan, epidemolojik araştırma sonuçlarından, ebeveynlerinin depresyonlu olduğu yüksek risk grubu çocuklarla yapılan çalışmalardan, kliniklere depresyon tedavisi için gelen ya da hastanelerde yatan çocuklarla yapılan çalışmaların bulgularından bahsediliyor. Bu makalede önerilen model kaçınılmaz olarak spekülatif, çünkü deprosotipik organizasyonun ortaya çıkışı ve zaman içinde değişimini inceleyen çalışmalar bulunmamaktadır. Pek çok araştırma unipolar depresyon konusunda yapılmış olduğundan, bu makalede çocukluk ve gençlikte depresif bozuklukların etiyolojisi ve sürecini gelişimsel psikopatoloji perspektifi ile anlamada unipolar depresyon üzerinde duruluyor.
Tanımsal ölçütler ve bozukluğun doğası:
Tipik olarak depresyon, depresif duygu durumu, depresif sendromlar ve depresif bozukluklar olmak üzere üç şekilde kullanılmaktadır (Angold, 1988). Depresif duygu durumu, disforik duyuşu içeren tek bir semptom ya da semptomlar grubuyla sınırlıdır. Depresif duygu durumunu ölçmek için şimdiye dek daha çok kişinin kendisinden bilgi alma yöntemleri kullanılmıştır. Depresif sendromlar görgül olarak birlikte görüldükleri kanıtlanmış semptom gruplarını içerir. Depresif bozukluklar DSM 4 ve ICD 10 da olduğu gibi teşhis kategorileri olarak yansıtılmaktadır.
İki tip duygu durumu bozukluğu bulunmaktadır. Bunlardan biri bu makalede bahsedilmeyen bipolar bozukluk ve depresif bozukluktur. Depresif bozukluğun iki temel alt çeşidi vardır. Tek veya tekrarlayan depresif ataklarla ortaya çıkan Major Depresif Bozukluk ve kronik duygu durumu bozukluğu ile karakterize olan distimi. Bu bozuklukların semptomlarının çocuk ve gençlerde yetişkinlerden daha farklı şekillerde ortaya çıkabileceği vurgulanmasına rağmen (APA, 1994; Birmaher ve ark., 1996; Kovacs, 1996) çoğu zaman yetişkin kriterleri çocuk ve gençlere uygulanmakta, etiyoloji ve ilerlemesini etkileyebilecek gelişimsel faktörler göz ardı edilmektedir.
Çocuk ve gençlerde depresif bozukluklar:
Çocuk ve gençlerdeki duygu durumu bozuklukları, yetişkinlik dönemine göre daha az araştırılmış olmalarına rağmen son yıllarda bu alanda ilerlemeler sağlanmıştır. Depresif hastalıkların ergenlik çağından önce görülebilmesini sorgulayan önceki inanışların aksine, yakın zamanlarda teşhiste hangi ölçütlerin kullanılması gerektiği; epidemolojiye, nedenlerine, ilerlemesine ve sonuçlarına yönelik çalışmalarda daha ileri tekniklerin kullanımı; ayrıca depresif, distimik ve risk gruplarını oluşturan çocukların tedaviye tepkileri gibi konular üzerinde durulmaktadır.
Epidemoloji ve çocuk ve genç depresyonunun klinik özellikleri
Major Depresif Bozukluğun (MDB) çocukluktaki sıklığının % 0.4 ile % 2.5, gençlikte ise % 0.4 ile % 8.3 arasında değiştiği tahmin edilmektedir. Fakat çocukların bilişsel, dil, bellek ve kendini anlamalarındaki gelişimsel kısıtlılıkları düşünüldüğünde, Major Depresif Bozukluğun teşhis edilmesinde yanılgılar olabilir. MDB’nin gençlikteki yaşam boyu görülme sıklığı (%15 ile % 20), yetişkinlerdeki yaşam boyu görülme sıklığına benzerdir. Bu benzerlik yetişkinlikte görülen depresyonun temellerinin gençlikte bulunduğuna işaret etmektedir. Distimik bozukluğun görülme sıklığı çocuklarda % 0.6 ile % 1.7 ve gençlerde % 1.6 ile % 8.0 dir. MDB çocukluk döneminde kızlarda ve erkeklerde aynı oranlarda görülürken, gençlik döneminde bu oran kızlarda erkeklere göre iki kat daha fazladır, bu da yetişkinlik dönemindeki oranlarla paralellik göstermektedir.
MDB ile karşılaştırıldığında çocuklarda Distimik Bozukluğun önce görülmesi daha sonraki duygu durumu bozukluklarının görülme riskini arttırmaktadır. Çocuk ve gençlerde MDB’nin süresi yaklaşık 7 -9 aydır ve sıklıkla tekrarlandığı görülmektedir. Distimik Bozukluk ise yaklaşık 4 yıl sürmektedir. Bu çocuklar genellikle Distimik Bozukluğun başlamasından 2 yıl sonra MDB gösterirler. Distimik Bozukluk tekrarlanan depresif bozukluklara yol açtığı için, Distimik Bozukluk konusunda yapılacak erken tanı, tedavi ve önleme çalışmaları önemli stratejiler olmalıdır.
Depresyonda olan çocuk ve gençlerin % 40 ile % 70’i bir başka bozukluk daha göstermektedir, bunların % 20 ile % 50’sinin iki veya daha fazla bozukluk gösterdikleri tahmin edilmektedir. En sık görülen komorbid bozukluklar, Distimik Bozukluk, Kaygı Bozuklukları, Davranış bozuklukları ve Madde kullanımıdır. Çocuk ve ergenlerde Kaygı Bozuklukları Depresif bozukluklardan önce gelirken, yetişkinlerde, Depresyon, Kaygı Bozukluklarından önce gelmektedir. MDB genellikle, alkol ve madde kullanımından yaklaşık 4.5 yıl önce gelir ve depresyonda olan gençlerde bağımlılıkların önlenmesinde önemli bir işaret oluşturur. Genellikle komorbidite depresyonun tekrarlama riskini, depresyonun süresini, intihar riskini, fonksiyon göstermeyi, tedaviye tepkiyi ve psikiyatrik servislerin kullanımını etkilemektedir.
Cinsiyet farklılıkları
Araştırmalar ergenliğin ilk ve orta dönemlerine doğru depresyonun genel sıklığında iki cinste de artış olduğunu göstermektedir. Fakat kızlardaki oranlar erkeklere göre daha yüksektir. Kızlardaki bu artış konusunda fikir birliği olmasına rağmen, bu farklılığı açıklamaya yönelik daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.
Çocukluk ve gençlik depresyonuna
Gelişimsel psikopatoloji kavramlarıyla yaklaşma
Depresif bozuklukların gelişimin farklı dönemlerinde görülmesi, çeşitli risk faktörleriyle ve diğer patolojilerle ilişkili olması, bu bozuklukların ortaya çıkmasına ve devam etmesine neden olan gelişimsel süreçler hakkında sağlambilgi edinmeyi önemli kılmaktadır. Gelişimcilerin depresif bozukluklarla özellikle ilgilenmesinin nedeni bu bozuklukların temelinde, psikolojik (örn. duyuşsal, bilişsel, sosyal-duygusal, sosyal-bilişsel), sosyal (örn. toplum, kültür) ve biyolojik (örn. kalıtsal, nörobiyolojik, nörofizyolojik, nörokimyasal, nöroendokrin) gibi karmaşık yapıların etkileşiminin olmasıdır. Depresif bozukluklara giden farklı süreçler bulunmaktadır ve depresyon için potansiyel risk faktörleri, depresyondan başka davranış problemlerine de yol açabilir.
Duygu durumu bozukluğu gösteren kişilerde bilişsel (bilgi işleme, sosyal biliş vb.), sosyal-duygusal (benlik saygısı, kişilerarası-ilişkiler, suçluluk, duyuş kontrolü vb.), temsil edici (benlik-şeması, içsel temsil etme modelleri vb.), biyolojik (kalıtsal, beyinde yapısal bozukluklar vb.) sistemlerde farklılaşan düzeylerde sapmalar görülmektedir. Bu sistemler birbirinden ayrı değil, birbirleriyle çok yakından ilişkilidirler. Normal fonksiyon gösteren kişilerde bu sistemler arısında tutarlı bir organizasyon vardır. Buna karşıt olarak depresif kişilerde, bu sistemler arasında tutarsız bir organizasyon ya da patolojik yapıların bir organizasyonu, diğer bir deyişle depresotipik organizasyon vardır. Bu organizasyon gelişimsel olarak ilerler ve yaşamın farklı dönemlerinde depresif bozukluk olarak sonuçlanabilir. Bu nedenle, bu sistemler arasındaki ilişkileri anlamak, hem depresif bozuklukların doğasını hem de bu sistemlerin nasıl normal fonksiyon göstermeyi sağladıklarını anlamak açısından çok önemlidir.
Farklı sistemler depresif bozukluklardan etkilendiğine göre, gelişimsel yaklaşım dikkatleri, daha sonra ortaya çıkabilecek ve depresif semptomlarla ilişkili olabilecek, erken dönemlere yöneltir. Örneğin, duyuşsal kontrol mekanizmalarındaki aksaklıkları, veya depresif kişilerin kendileri hakkındaki negatif atıfları anlama, bu özelliklerin erken gelişimini inceleyerek olabilir.
Gelişime organizasyonel yaklaşım
Çocuklar gelişimin her basamağında çözümlemek durumunda oldukları farklı problemlerle karşılaşırlar. Bu problemler karşısında olumlu adaptasyon kişinin yeterliliğine katkıda bulunurken, zayıf çözümler bireyin gelecekte karşılaşacağı gelişimsel problemlere olumlu adaptasyonunu azaltır.
Gelişim çok çeşitli sonuçlara varabildiğine göre, gelişimsel süreçlerde de farklılıkların bulunması beklenen bir durumdur. Çoklu sonuç prensibine (multifinality) göre tek bir etki farklı sonuçlara neden olabilir. Örneğin, depresyonlu ailelerin çocukları (kalıtsallığı da içine alacak şekilde) riskli grup olarak görülmelerine rağmen, hepsi depresif bozukluk geliştirmemekte ve adaptasyon gösterenleri de görülmektedir.
Tekli sonuç (equifinality) prensibine göre, aynı sonuç farklı nedenlerden kaynaklanabilir. Örneğin, erkeklerde yetişkinlikte görülen depresyon okul öncesi dönemdeki zıt ve sosyal olmayan kişilerarası davranışlarla ilişkili bulunurken, kadınlarda ergenlik dönemindeki fazla sosyalleşme ve aşırı içedönüklük, yetişkinlikteki depresyonu yordayabilen özellikler olarak bulunmuştur.
Çevresel etkileşim modeli
(An ecological transactional model)
Bu model çocukluk ve ergenlikte çoklu faktörlerin nasıl depresyona neden olduğunu anlayabilmek için bir çerçeve sunmaktadır. Bu perspektife göre, bireyin çevresi bireye yakın veya uzak olan aynı anda var olan düzeylerden oluşmaktadır. Etkinin bireye yakınlığına bağlı olarak, depresotipik organizasyonun ve depresif bozukluğun ortaya çıkmasındaki rolü farklılaşır. Bireyin özellikleri ve çevrenin her bir düzeyindeki süreçler zaman içerisinde birbirlerini karşılıklı etkiler ve çocuğun gelişim sürecini şekillendirirler. Depresotipik organizasyonun olup olmaması da buna bağlıdır.
Bireyin çevresindeki en uzak iki düzey, inanç ve kültürel değerleri içeren makro-sistem ile, çocukların ve ailelerin yaşadığı çevrenin özelliklerini içeren eko-sistemdir. Bireyin adaptasyonunu etkileyebilecek daha yakın faktörler, yakın çevre (mikro-sistem) özellikle aile, ve bireye özgü özellikleri içermektedir. Değişim modeli çerçevesinde, süregelen risk ve koruyucu faktörlerin çevrenin düzeyleri içinde ve arasındaki geçişleri, depresotipik organizasyonun gelişimine ve depresif bozuklukların ortaya çıkmasına ya da tekrarlamasına katkıda bulunuyor olarak görülmektedir.
Bireye özgü gelişim
(ontogenetic development)
Depresif bozuklukların ve depresotipik organizasyonun farklı parçalarının gelişmesine teorik ilgilerinden dolayı, bu makalede erken gelişim basamaklarına özgü dört gelişimsel nokta üzerinde durulmuştur.
a. homeostatik ve fizyolojik düzenlemenin gelişmesi
b. duyuşsal ayırım yapabilme ve dikkat ve uyarılmışlığın düzenlenmesi
c. güvenli bağlılığın gelişimi
d. benlik sisteminin gelişimi

a. Homeostatik ve fizyolojik düzenlemenin gelişmesi
Yaşamın ilk aylarında bebekler içsel fizyolojik durumlarda dengeyi sağlamak gereksinimindedirler. Homeostatik sistem bir denge noktasında kalmayı arar ve bu dengeden uzaklaşmak sıkıntı yaratır. Erken fizyolojik düzenleme bebeğe bakan yetişkinden destek arar. Bebekler ihtiyaçlarını ebeveynlerine duyuşsal tepkileriyle iletmeyi geliştirirler. Duyarlı ebeveynler de bu işaretleri doğru olarak tespit edebilmelidir.
Bebeğin beyni gelişirken, bebek fizyolojik sıkıntının yarattığı uyarılmışlığı düzenlemede kendine artan bir şekilde yeterli olmaya başlar. Bu gelişen kapasite ön beyin kontrol fonksiyonları ile nörotransmitter sistemlerinin gelişimi sayesinde olur. Sağ beyin aktivasyonu stress ile, sol beyin aktivasyonu ve sağ beyinin aktivitesini kontrol etmek ise olumlu duygularla ilişkilendirilmiştir. Hemisferler arası bağlantının gelişmesi de bebeğin kendini kontrol edebilmesini geliştirir. Bu nörolojik gelişme deneyime bağlıdır. Bunun için ebeveynlerden gelecek dış uyaranlar gereklidir.
Ebeveyler, homeostatik düzenlemenin sürekliliğinde bebeklerine verdikleri desteğin niteliğine bağlı olarak, bebeğin beyin gelişimi sürecine dolaylı bir şekilde etki ederler. Çok sık yeni deneyimler ve sürekliliği olmayan bir çevre, düzenli olarak sağ beyni aktive ederek negatif duyuş gösterimine neden olabilir. Karşıt bir durumda ise, çevrenin sürekliliği ve tutarlılığı sol beynin baskın olmasını destekleyerek negatif uyarılmışlığın azaltılmasını güçlendirebilir. Böylece anne babanın bebeğe karşı tutumu, bebeğin hemisferler arası bağlarının ve duygu kontrol becerilerinin gelişimini etkileyebilir.
Annelerin depresyonlu anne rolünü oynadığı çalışmalar dahi bebekler üzerinde yukarıda açıklanan olumsuz etkilerin varlığını göstermişlerdir. Bebeklikten sonraki yaşlarda ebeveynleri duygu durumu bozukluğu gösteren çocuklarla yapılan çalışmalarda da bu çocukların duyuş kontrol güçlükleri yaşadıkları gözlemlenmiştir. Bu alandaki çalışmalar, bebeklikten itibaren başlayan düzenleme ve kontrol süreçlerindeki güçlüklerin, depresotipik organizasyonun değişimine katkıda bulunabileceklerini göstermektedir.
b. Duyuşsal ayırım yapabilme ve dikkat ve uyarılmışlığın düzenlenmesi
İçsel homeostatik düzenlemenin temellerinin atılmasıyla, bebek fiziksel çevresine daha çok dikkat eder ve tepki verir hale gelir. Farklı fonksiyon alanlarında da hızla beceriler kazanmaya başlar. Bebeğin ebeveynle olan ilişkisinde duyuşsal gösterim önemli bir araç haline gelmeye başlar. Bebek duyuşsal gösterim ve davranışlarını ebeveynine göre adapte eder, düzenler.
Bebeğin anne babasının desteğine ihtiyacı olduğundan, ebeveynin bebekle nasıl ilişki kurduğu ve ona nasıl baktığı, bebeklerin duyuşsal ayırım yapabilme, duyuşsal ifade etme ve düzenleme becerilerinde, bireyler arası farklılıkların ortaya çıkmasına katkıda bulunmaktadır.
Böylece, depresyonlu annelerin çocuklarının olumsuz duyuşsal etkileşimler yaşamaları, çocukların erken duyuş gelişimindeki farklılıklara yol açmaktadır. Bu erken duyuş farklılıkları, depresotipik organizasyonun gelişme ve değişmesinde itici güç rolünü oynar.
c. Güvenli bağlanma ilişkisinin gelişimi
Bebeğin annesine veya temel ihtiyaçlarını karşılayan kişiye karşı birinci yılın ikinci yarısında geliştirdiği bağlanma ilişkisi, çok önemlidir. Bu ilişki annenin duygusal ve fiziksel olarak sağladığı ortamın kalitesine bağlı olarak, bebeğin değişen ve gelişen duyuşu, bilişi, ve davranışını organize eder. Anne dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı güvenli bir nokta sağlamasıyla, bebeğin uyarılmışlığını dengelemeye ve böylece iç güvenliğini sağlamaya yardım eder.
Anneye karşı geliştirilen bağlanma çeşitlerindeki farklılık, sosyo-duygusal, bilişsel, temsil edici ve biyolojik sistemlerdeki farklı organizasyonları anlamak açısından önemlidir. Bu farklılıklar depresotipik organizasyonla da ilgili olabilir. Bebeklikten itibaren kişinin anneyle olan bağlanma ilişkisi deneyimi, artan bir şekilde içsel olarak temsil edilmeye başlar.
Ebeveynleri depresyonlu olan çocukların bakımlarında birtakım aksaklıklar meydana gelebilir ve bu daha sonraki güvensiz bağlanmaya yol açabilir. Güvensiz bağlanma çocuğun ebevenyninin depresyonu ile başa çıkmasını güç hale getirebilir ve çocukta depresyonun görülmesine yol açabilir.
Bütün olarak bakıldığında, çalışmalar depresyonlu kişilerin çocuklarının güvensiz bağlanma geliştirme olasılığının anlamlı şekilde yüksek olduğunu göstermiştir. Ayrıca çalışmalar, güvensiz bağlanması ileriki çocukluk yıllarında devam eden çocukların daha fazla davranış problemleri sergilediklerini ortaya koymuştur. Ergenlik çağında ise klinik depresyon tanısı alanların, ebeveynlerine karşı daha az güvenli bağlanma bildirdikleri bulunmuştur.
Özetle, hem depresyon tanısı konulmuş gençlerde, hem de depresyonlu ebevenylerin çocuklarında güvensiz bağlanmanın daha sık olduğu yönünde bulgularda bir artış görülmektedir. Bağlanma ilişkisinin niteliği, biliş, duyuş ve davranışı organize eden “ben” ve “başkaları” hakkındaki içsel temsilleri etkilemektedir. Bu modellerde gelişim süreci içerisindeki algı ve deneyimleri etkilemektedir. Güvensiz bağlanma geliştirmiş bireylerde bu modeller psikolojik ve biyolojik depresotipik organizasyonun gelişimine katkıda bulunmaktadırlar.
d. Benlik-sistemi: Kendinin farkında olabilme ve kendini başkasından ayırt edebilme
Bağlanma ilişkisinin gelişimini takiben, ikinci yılın ikinci yarısında çocuklar kendilerini diğer kişilerden ayrı ve bağımsız varlıklar olarak görmeye başlarlar. Duygusal ve bilişsel yapıların içsel temsillere eklendiği modellerde benlik, benin bağlanma objesiyle (anne) olan ilişkisine göre temsil edilmeye başlar. Çocuk büyüdükçe kendini kontrol edebilme becerisinin artmasına rağmen, ebeveyn ilişkisi önemini korumakta ve ebeveynin varlığı, ulaşılabilirliği ve tepkileri benliğin nasıl temsil edildiğini etkilemektedir. Ebeveynin olumlu tepkiler vermesi, ulaşılabilir olması benliğin kabul edilebilir ve değerli olduğuna, ebeveynin ulaşılamaz ve dışlayıcı olması benliğin sevilmez ve değersiz olarak temsil edilmesine yol açar.
Araştırmalar, depresyonlu bireylerin çocuklarının benlik gelişimlerinde aksaklıkların olduğunu, bu çocuklarda benliklerine negatif atıfta bulunma riskinin bulunduğunu ve daha sonra depresyon geliştirme açısından olumsuz etkilendiklerini göstermektedir. Benlik sistemindeki aksaklıklar, depresyonlu kişilerde intihar olasılığını da etkilemektedir.
Depresyonda gelişimsel biyolojik sistemler
Birçok çalışma depresyonlu kişilerin akrabalarında duygu durumu bozukluklarının görülme sıklığının genel popülasyon oranlarından yüksek olduğunu ve bu oranın yakın akrabalarda daha da yükseldiğini göstermiştir. İkiz çalışmaları duygu durumu bozukluklarının ikizlerden ikisinde birden görülme oranlarının tek yumurta ikizlerinde çift yumurta ikizlerine göre daha yüksek olduğunu göstermektedir. Evlat edinilmiş çocukların aileleriyle yapılan çalışmalar ise biyolojik akrabalarda, evlat edinenlerin akrabalarına göre daha yüksek oranda depresyona rastlandığı bulunmuştur. Genlerin etkilerinin yaşamın farklı dönemlerinde farklı olması beklendiğinden, bu bilgiler gelişimsel depresyon modeli oluşturulurken göz önünde bulundurulup, değişen depresotipik gelişimsel organizasyona ilave edilmelidir.
Depresyonlu çocuk ve gençlerle yapılan farklı biyolojik yapıları ve süreçleri inceleyen çok sayıda araştırma bulunmaktadır. Depresyon riskini artırabilecek karmaşık gelişimsel organizasyonu anlayabilmek için bütün bu biyolojik bulguların, psikolojik sistemlerle birleştirilmesi gerekmektedir.
Yakın çevre (mikro-sistem)
Kalıtsallık akrabalarda depresyonun görülmesini etkilemektedir, fakat tek başına depresyonun gelişimini açıklayamaz. Bazı çalışmalar da şiddetli depresyon durumlarında önemli çevresel etkilerin varlığını ortaya koymuştur. Bu durumda, çevresel faktörlerin depresyon üzerindeki etkileri küçümsenemez.
Depresyonlu çocukların çevreleri değiştiğinde (hastaneye yatırılmaları gibi), duygu durumlarında düzelmelerin görülmesi, ailenin depresyon üzerindeki etkilerini göstermektedir. Çalışmalar ebeveynin psikiyatrik bir bozukluğunun olması, ailenin yapısı, olumsuz yaşam deneyimleri gibi aile ile ilgili faktörlerin depresyonun gelişimi ve sürekliliği üzerindeki etkisini ortaya koymuştur. Depresyonlu çocukların ailelerinde depresyon, kaygı durumu, madde kullanımı, antisosyal davranışlar, boşanma, tek ebeveynin olması, düşük sosyo-ekonomik düzey, çocuk istismarının varlığı pek çok çalışma tarafından gösterilmiştir. Çevresel etkileşim modeline göre bu faktörler, çevrenin farklı düzeylerinde etkileri olan diğer psikolojik, sosyal ve biyolojik mekanizmalarla birlikte düşünülmelidir.
Eko-sistem (çocukların ve ailelerin yaşadığı çevrenin özellikleri)
Daha önce açıklanan aile etkilerine ek olarak, okul ve çocuğun yaşadığı mahalle, özellikle temel eğitimden orta öğrenime geçiş döneminde çocuğun akademik ve psikolojik uyumuna katkıda bulunmaktadır. Bu yüzden okul çevrelerinin depresyonun gelişimi konusundaki önemi vurgulanmaktadır. Depresyonun orta öğrenim yıllarında artış göstermesi, akademik olarak başarılı olduğunu düşünen çocukların duygusal ve davranış güçlükleri çekme olasılığının düşük olması, buna karşıt akademik olarak kendini başarısız gören çocukların depresyon semptomları göstermesi de çevrenin önemini destekleyen araştırma bulguları arasındadır.
Ergenliğin başlangıç döneminde görülen okul başarısızlığı, ufak çaptaki uygunsuz davranışlar, okulu sevmeme gibi özelliklerin, ergenliğin daha ileri yıllarında görülen depresyon ve psikolojik sağlık ile ilgili olduğu bilinmektedir.
Okul çevresinin orta öğrenime geçiş döneminde çocuğun gelişimini destekleyici rol oynayamaması, motivasyon ve ruh sağlığı problemlerine katkıda bulunabilir. Okula uyum, akademik ilgi ve başarının ise ruh sağlığı açısından koruyucu bir rol oynama olasılığı yüksektir.
Makro-sistem
İlk bakışta, kültürel değer ve inançların gelişen deprosotipik organizasyon ve duygu durumu bozukluklarıyla ilişkili olamayacağı düşünülebilir. Fakat makro sistemin bazı yönlerinin depresyonun ortaya çıkmasında etkili olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Bundan başka, toplumsal tutumlar, kaynak ve destekler, ailelerin arayacağı tedavilerin varlığını etkilediğinden, makro-sistem depresyonun görülüp görülmemesini, görüldüğünde ise nasıl sergileneceğini önemli şekilde etkileyebilir. Bu konuda yapılan araştırmalar oldukça azdır. İntihar riskleri konusundaki araştırmalar bu konuya bir ölçüde açıklık getirmektedir. Çalışmalar, azınlık grubun üyesi olma, ya da toplumsal değişimin (gelenekselden batıya yönelim gibi) hızlı olduğu yerlerde yaşamanın, intihar riskini arttırdığını göstermiştir.
ÖZET VE ÖNERİLER
Gelişimsel psikopatoloji perspektifi depresyona dönüşen depresotipik organizasyonun engellenmesi ve depresyon ortaya çıktığında da tedavisi için önemli ipuçları sağlar. Depresyonlu ebeveynlerin çocuklarının ve depresyonlu çocuk ve gençlerin psikolojik ve biyolojik gelişimsel yapılarının organizasyonunu anlama, semptomların anlamını kavrama, farklı kişilerin farklı terapilerden nasıl faydalanacağını anlama açısından çok önemlidir.
Depresotipik organizasyon bebeklik döneminde başlayabileceği için, erken döneme yönelik önleme çalışmaları, gelişim basamaklarında ilerlemenin başarılı olması için önemli olacaktır. Aileye özgü pek çok faktörün depresyonun ortaya çıkmasındaki rolü bilinmektedir. Bu nedenle aile destek programları çocuğun daha yetkin olmasını sağlayarak depresyonun ortaya çıkmasını engelleyecek ve toplumsal oranlarda düşüş sağlanacaktır.
Depresyonlu ailelere sağlanacak önleyici destek programlarının uygulanabilmesi için, sosyal ve sağlık politikalarında değişiklikler yapılması gerekecektir. Depresotipik organizasyonun oluşmasında rol alan faktörlere yönelik önleme ve destek programları depresyonun ortaya çıkmasını engelleyebilmesi açısından önemlidir.
Kaynak: American Psychologist, 53 (3), 221-241.
• ODTÜ Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi
• Türk Psikoloji Bülteni 4 (10) 105-112
• Türk Psikologlar Derneği, 1999

ÇOCUKLA İLETİŞİM NASIL KURULUR

Çoğumuz iletişimin işleyişi hakkında,çamaşır makinemizin motorunu çalıştıran mekanik ilkeler kadar bilgi sahibiyiz. Yani pek fazla şey bilmeyiz. Makinemize çamaşırı koyar,ayarına yapar ve çalıştırma düğmesine basarız. Motorun nasıl çalıştığı bizi ilgilendirmez … Ta ki bozulup çamaşırlarını yıkamaz hale gelinceye kadar.Ailesiyle olan iletişimi,çocuğun dünyasında büyük önem taşır. Ana-baba ve çocuk üçgeninde,ancak tarafların duygu ve düşüncelerini birbirlerine aktarmaları ve başarılı diyalog kurabilmeleri halinde sorunlarına çözüm bulmaları mümkündür.İşte bu günkü konumuzda çocukla iletişim nasıl kurulur? Ya da başarılı iletişim yöntemleri hangileridir? gibi soruların cevapları verilmeye çalışılacaktır.
İletişim Nedir?
İletişim… bir gülümseme, bir el sıkışma, bir gözyaşı, bir kaş çatma, bir hareket, bir sözcük, bir öpücük, bir tonlama, bir fısıltı, bir göz kırpma, bir kucaklama, bir homurtudur.Yüzeysel olarak bu süreç sadece alışkanlık işi ve basit gibi görünebilir. Ancak eğer “motorun” içine bakarsanız iletişimin birlikte ve doğru biçimde işlemesi,bütün sürecin işlemesini sağlayan 7 parçadan oluşmaktadır.

Bir davranışı yorumlarken değer yargılarımız devreye girer. Oysa değer yargılarıyla davranışları ayırt edebilmeliyiz. Sorunları ayırt edebilmek ve müdahalelerimizi gereken yerlerde ve doğru olarak yapabilmek için bir davranış penceresi çizelim.
ve izlediğimiz her kimsenin davranışları bu pencerenin içinde yer alır. Davranışların kabul edilip edilmemesi,bizlerin o davranışa tanık olduğumuzda yaşadığımız duygularla bağımlıdır. Şöyle ki,davranış oluştuğunda (örneğin çocuk burnunu karıştırıyor) olumsuz duygular yaşıyorsak (kızıp bağırıyorsak) davranışı kabul etmeyiz. Olumsuz duygular yaşamıyorsak (örneğin,yakın bir arkadaşımızla o anda hararetli bir konuşma yapmaktayız) o davranışı görmezlikten gelebilir,tepki göstermeyebiliriz.
Bu durumda ,kabul çizgisinin devamlı aynı yerde durmadığını,değişken olduğunu düşünmek zorundayız. Kabul çizgisinin değişkenliğini 3 önemli etken yaratır:
1)BEN 2)ÇOCUK 3)ÇEVRE

1)BEN: Eğer keyifli günümdeysem,benim ve ailemin herhangi bir sağlık veya diğer önemli sorunu yoksa,acelem yoksa,eşimle kavga etmemişsem vb. o gün bir çok davranışı kolay kabul edebilir hatta genellikle kızdığım davranışları dahi göz ardı edebilirim. Ama zor günümdeysem “Kabul Çizgim” çok yukarıdadır.
2)ÇOCUK: Davranışların kabul edilip edilmemesi çocuğun yaşına ve cinsiyetine bağlıdır. 2 yaşındaki çocuğun parmağını emmesi kabul edilebilir ama 8 yaşındaki çocuğun bu davranışı kabul edilmez. Ayrıca anne-babalar kendilerine benzeyen çocuklarına daha farklı tepkilerde bulunabilirler. Bu farkında olmadan,düşünmeden sadece yakın hissettiğimiz için gösterdiğimiz tepkilerdir.
3)ÇEVRE: Çevreye verdiğimiz önem davranışı kabul edip etmememizi etkiler. Örneğin evde çocuğun istediği gibi yemesine izin verirken bir yere misafirliğe gittiğinde daha özenli yemek yemesini isteriz.

Mesaj İle İlgili Sorunlar
Sözle aktarılan bir mesajın dinleyeni şöyle etkilediği görülmüştür.
• Söylediğiniz şeyin –sözel mesajınızın-inandıracak payı yalnızca %7 dir.
• Onu söyleme tarzınızın-ses tonunuzun-payı %38dir.
• Konuşurken hareket etme tarzınızın-gönderdiğiniz sözsüz mesajların- dinleyicinizin inanacağı şeydeki payı %55 gibi inanılmaz bir orandır.

İLETİŞİMDE ENGELLER
Yetişkinlerin çocuklarıyla iletişimde aldıkları tavırları belli başlıklarla özetleyebiliriz:
1-Emir verme,yönetme:
“Yapman gerekir….yapacaksın….yapmak zorundasın.”
-Korku ve aktif direnç yaratabilir.
-Söylenenin tersini “denemeye” davet edebilir.
-İsyankar davranışa ya da misillemeye yol açar.
2-Uyarma,tehdit etme:
“…yapamazsın…..ya yaparsan….yoksa…”
-Korku boyun eğme yaratabilir.
-Sök konusu sonuçların gerçekten meydana gelip gelmeyeceğine denemeye kalkışabilir.
-Gücenme,kızgınlık,isyankarlık oluşur.
3-Ahlak dersi verme:
“…yapmalıydın….senin sorumluluğun….şöyle yapmak gerekir….”
-Zorunluluk ya da suçluluk duygularını yaratır.
-Çocuğun durumunu daha şiddetle savunmasına yol açabilir.
4-Öğüt verme,çözüm getirme,fikir verme:
“Ben olsam….neden böyle yapmıyorsun?…Bence,,,sana şunu önereyim…”
-Çocukların kendi sorunlarını çözmekten aciz olduğunu ima eder.
-Çocuğun sorununu bütünüyle düşünüp,değişik çözümler getirip seçenekleri denemesine engel olur.
-Bağımlılık ya da direnme yaratabilir.
5-Mantık yoluyla inandırma:
-“İşte şu nedenle hatalısın….” “Olaylar gösteriyor ki….”Evet..ama…”“Gerçek şu ki…”
-Savunucu tutumları ve karşı koymayı kışkırtır.
-Çoğunlukla çocuğun ailesiyle iletişimi kesmesine ve artık dinlememesine yol açar.
-Çocuğun kendini beceriksiz ve yetersiz hissetmesine neden olabilir.
6-Yargılama,eleştirme,suçlama:
“Olgunca düşünmüyorsun…” “Sen zaten tembelsin…”
-Yetersizlik,aptallık ve yanlış değerlendirme anlamı taşır.
-Çocuk azarlanma korkusuyla iletişimi keser.
-Çocuk eleştirileri gerçek sanabilir.
7-Övme,görüşüne katılma,teşhis koyma:
“Çok güzel…” “Haklısın,o öğretmen berbat birine benziyor..”
-Ailenin beklentilerinin çok yüksek olduğunu anlatır.
-İstenilen davranışı yaratabilmek için,söylenenler içtenlikten uzak manevra gibi algılanabilir.
-Çocuğun kendini algılayışı ile övgü uygun değilse çocukta kaygı yaratabilir.

8-Ad takma,gülünç duruma düşürme:
“Koca bebek..” “Hadi bakalım süpermen..” “Gerizekalı”…
-Çocuğun kendini değersiz hissetmesine yol açar.
-Çocuğun benlik kavramı olumsuz etkilenebilir.
-Genellikle karşılık vermeye iterler.
9-Tahlil,teşhis koyma:
“Senin derdin nedir biliyor musun?” “Her halde çok yorgunsun.” “Aslında sen öyle demek istemiyorsun.”
-Tehdit edici,tedirgin edici olabilir.
-Başarısızlık duygusunu uyandırabilir.
-Çocuk kendini korumasız,kıstırılmış hisseder.
-Çocuk yanlış anlaşılmak endişesiyle iletişimi keser.
10-Güven verme,teskin etme:
“Aldırma…Boşver, düzelir..” “Hadi biraz neşelen…” “Zamanla kendini daha rahat hissedersin…”
-Çocuğun kendini “anlaşılmamış” hissetmesine neden olur.
-Kızgınlık duyguları uyandırır. (Size göre iyi tabi)
-Çocuk mesajı genellikle “kendini kötü hissetmen doğru değil.” Şeklinde algılar.
11-İnceleme,araştırmak,soruşturmak:
“Neden…?Kim?….Sen ne yaptın?…Nasıl?….”
-Çocuklar sorulara genellikle hayır demeye,yarı doğru cevaplar vermeye başlarlar.
-Sorular genellikle soru soranın nereye varmak istediğini açıkladığından,çocuk korku ve endişeye kapılabilir.
-Ailenin endişelerinden doğan sorulara cevap vermeye çalışan çocuk kendi sorununu gözden kaçırabilir.
12-Konu değiştirme,işi alaya vurma,şaka yolu:
“Daha güzel şeylerden konuşalım…” “Sen neden dünyayı yönetmiyorsun?”
-Yaşamın güçlükleriyle savaşmak yerine ,olaylardan kaçmak gerekli,mesajını ime edebilir.
-Çocuğa sorunların önemsiz,saçma sapan ve geçersiz olduğu anlamını verebilir.
-Çocuk bir güçlükle karşılaştığında açık davranmaktan çekinebilir.

Yetişkinlerin %90`ında biraz önce söz edilen davranış özelliklerinin bulunduğu gözlenmiştir.
Şemada ana-baba-ve çocuk arasındaki iletişim görülmektedir. Bu tipik cevaplar,çocukla ileri derecede bir iletişimi engellediği için “iletişimi engelleyen kategoriler” olarak anılırlar. Çocuklar böyle bir cevap karşısında iletişimi keserler. Ya da karşı saldırıya geçip kendilerini savunurlar. Yetersizlik ve aşağılık duygusu hissederler.

İletişim engelleri,kendini anlatmaya çalışan çocuğa yardımcı olmadığı gibi,onun ileriki sorunlarını da anlamamasına ,içine atmasına neden olur. Bunun yerine yapılacak yardımcı davranışlar şunlar olabilir:

A-Sessizlik: Sessizlik kadar kişiye konuşma olanağı tanıyan güçlü bir etken yoktur. Sadece sessiz durarak karşıdaki kişiye,çocuğa konuşma alanı bıraktığımız için,çocuk konuşmaya yönelebilir.

ÇOCUKLARLA İLETİŞİM KURMA

ÇOCUKLARDA KAYGI NEDENLERİ

Erişkinlerdeki nevrotik davranışların kökeninin ‘çocukluk kaygıları’nda yattığı, en azından bir bölümünün böyle olduğu, kabul edilen bir gerçektir.Karen Horney, ‘çocukluk döneminin kaygıları’nın büyük ölçüde anne-baba tutumlarından kaynaklandığını belirtmektedir.‘Kaygı’yı, ‘yapmak istediklerimizle koşullar arasındaki çatışma’dan, ‘dışa vurmak istediklerimizle bunu yapmamak arasındaki çatışmadan’, bir değer grubu arasındaki çatışmadan doğan ‘kaynağı belirsiz sıkıntılı durum ve tutukluk’ diye tanımlayabiliriz. O zaman da bu çatışmaların bizi etkilediği dönemlere ve durumlara bakmamız gerekmektedir.Karen Horney, bu durumu şöyle açıklıyor:“Çok sayıda nevrotik insanın çocukluk öykülerini incelerken hepsinde de ortak bölenin, farklı bileşenler içinde aşağıdaki özellikleri gösteren bir çevre olduğunu buldum.

Değişmeyen temel düşman, gerçek bir canayakınlık ve sevecenlik yokluğudur. Bir çocuk sık sık yaralayıcı (travmatik) olarak değerlendirilen – aniden sütten kesme, ara sıra dövme, cinsel deneyimler gibi- bir çok şeye dayanabilir, ancak içten içe sevildiğini ve istendiğini hissettiği sürece. Bir çocuğun sevginin gerçek olmadığını açıkça hissettiğini ve uydurma gösterilerle aptal yerine konamayacağını söylemeye gerek yok. Çocuğun yeterli sıcaklık ve sevecenlik alamamasının ana nedeni, annenin ve babanın kendi nevrozları yüzünden bunu verme yetisinden yoksun olmalarında yatmaktadır. Kendi deneyimlerime göre ‘temel içtenlik yokluğu’ çoğu kez kamufle edilir ve aileler çocuk için en iyisini istediklerini öne sürerler. Eğitim kurumları ve ‘ideal’ bir annenin aşırı vesveseli ya da aşırı özverili tutumu, gelecekteki derin güvensizlik duygularının köşetaşını büyük ölçüde oluşturan bir ortama katkıda bulunan temel etkenlerdir.

Ayrıca, anne-babaların tarafında, çocukta düşmanlık yaratmaktan başka işe yaramayan çeşitli eylemler ya da tutumlar buluruz: Öteki kardeşlerin yeğlenmesi, haksız azarlamalar, aşırı bir ilgiyle küçümseyici reddetme arasındaki önceden kestirilmesi olanaksız değişmeler (tutarsızlık), yerine getirilmiyen vaatler ve bir o kadar önemlisi, çocuğun ihtiyacına yönelik geçici düşüncesizlikten çoğu kez en mantıklı arzularına ısrarlı bir biçimde karşı olmaya, örneğin arkadaşlıklarını bozmaya, bağımsız düşünce çabasını alay konusu etmeye, kendi arayışı içinde sanatsal, atletik ya da mekanik ilgisini yok etmeye dek her türden derece değişmesi gösteren tutumlar. Bütün bunlar, ane-babaların amaçlı olmasa bile sonuç açısından çocuğun iradesini kırma anlamına gelen tutumlardır.

Çocukluk dönemlerinin kaygıları arasında ‘çocuk cinselliğine yönelik yasaklayıcı tutumun’ özel bir önemi olduğunu belirten Karen Horney, çocuklarda çaresizlik, korku, sevgisiz bırakılma ve suçluluk duyguları yaratmanın onları ilerde etkileyeceğini belirtiyor.Peki, çocuklar hiçbir isteklerinde engellenmemeli mi? Onlara doğru/yanlış tutumları nasıl öğretebileceğiz?Karen Horney şunu belirtiyor : “Gözlemler, yetişkinler kadar çocukların da büyük ve çok sayıda yoksunluğu, bunların haklı, doğru, gerekli ya da amaçlı olduğuna inanmaları koşuluyla kabul edebileceklerini her türlü kuşkudan uzak bir biçimde gözler önüne sermiştir. Örneğin anne-baba temizlik konusunda kesin bir baskı uygulamaz ve açık ya da gizli bir acımasızlıkla çocuğu zorlamazlarsa çocuk temizlik eğitiminden rahatsız olmaz.Bir çocuk, genelde sevildiğinden emin olması ve cezanın haklı olduğuna ve onun yaralama ya da küçük düşürme amacıyla yapılmadığına inanması koşuluyla, ara sıra yapılan bir cezalandırmadan rahatsız olmayacaktır.Görüldüğü gibi, çocuğa karşı gösterilen tutumun biçiminden çok daha önemli olan , tutumun özüdür, amacıdır. Çocuğun, ona gösterilen yaklaşımın özünü ve amacını çok iyi anlayacağından kuşku duyulmamalıdır. Çünkü çocuklar, kendi duyguları ve sezgileriyle kendilerine gösterilen tutumun özündeki niyeti çok iyi anlayabilirler. Onun için de ‘ne yapıldığı’ndan çok ‘neden yapıldığı’ önem kazanmaktadır.

Karen Horney, çocuklardaki, ‘kıskançlık’ uyandıran duyguların da kaygılarda önemli bir rol oynadığını belirtiyor. Kardeş kıskançlığı, yaşıtlar arası rekabetten doğan kıskançlık, anneyi ya da babayı kıskanma gibi kıskançlıklar da zamanında anlaşılması gereken duygulardır.Çocuğun ‘bağımlı’ olup olmaması ise ailelerin tutumuyla ilgilidir : “Bu, bütünüyle ailelerin çocuklarının eğitimiyle neye ulaşmaya çalıştıklarına bağlıdır ; yani eğitimin bir çocuğu güçlü, cesur, bağımsız, her türlü durumla başa çıkabilecek bir insan yapmak mı, yoksa çocuğa kol kanat germek, onu boyun eğmeci yapmak, yaşamı savsaklamasını sağlamak ya da onu yirmi yaşına kadar ya da daha uzun bir süre için çocuksulaştırmak, çocuk kalmasını sağlamak mı olduğuna bağlıdır.”Hepimizin en başta bunları bilmesi gerekmiyor mu?

Çocuklarda Saygı Eğitimi

Saygılı olmak iyi bir insanın taşıması gereken temel özelliklerden birisidir. Saygı insanın kendi kişiliği ile başkalarının kişiliğinin arasındaki sınırı bilip o sınırı aşmaması, kendi aleyhine dahi olsa başkasının hakkına, hukukuna özen göstermesidir. Her anne baba çocuklarının etrafa ve kendilerine karşı saygılı olmasını ister. Ancak saygının sınırının ne olduğu; kimlere, nereye kadar saygı gösterilmesi gerektiği konusunda bazı soru işaretleri olabilir.
Saygı ölçütleri kültürden kültüre farklılık gösterir. Bizim kültürümüzde yaşlılara saygı göstermek önemsenirken başka kültürlerde önemsenmeyebilir. Yine bizim kültürümüzde yardımlaşmak, ihtiyacı olanlara bağışta bulunmak çok önemlidir. Fakat örneğin Japonya’da yaşayan bir insana yardım etmek, para vermek onun kişiliğine yapılmış bir hakaret ve saygısızlık olarak kabul edilebilir. Saygı ölçütlerini bu kültürel farkları göz önüne alarak belirlemek gerekir.
Aynı kültürün içinde de ölçütlerde birtakım değişiklikler olabilir. Zaman içinde değer yargılarında değişmeler görülebilir. Örneğin itaat kültürü ve otoriteye gösterilen aşırı saygı kişinin özsaygısı aleyhine işlediği için bu konudaki ölçütleri yeniden düzenlemek gerekir.

Saygı Eğitiminde Yapılan Hatalar
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi kültürümüzde itaat ve büyüklere saygı önemli bir yer tutar. Sadece büyüklere değil, nefes alıp veren her şeye saygılı olmak elbette çok güzel bir davranıştır. Ancak bunu özsaygıyı önemsememe noktasına götürmek kendine güvensiz, girişimci olmayan, inisiyatif kullanamayan, değişimi sorgulamayan, zora talip olmayan, yeteneklerini geliştiremeyen insanlar ortaya çıkarır. Baskıcı kültürel özelliklerimiz nedeniyle ailede baba baskısı şeklinde başlayan bu sürece ilerleyen yıllarda toplum baskısı, koca baskısı, kayınvalide baskısı da eklenir ve kişi kendi özsaygısını kaybeder, kendisini bir çeşit paspas gibi görür. Kendi kişiliğinin sınırlarını bilemeyen, sadece kurallara uymak zorunda hisseden ama kuralları sorgulamayan bir insan ortaya çıkar.
Anne babalar kendi haklarına sahip çıkabilen, silik olmayan, kendine güvenen çocuklar yetiştirmek isterler. Ama hayatın içinde yaşanan olayları alıp incelediğimizde genellikle o anda sorunu çözmek için çocuğun kendine güvenini zedeleyeceği tavırlar takınıldığını görürüz. İnsanların çoğu başkalarını kırmamak, gücendirmemek için kendi çocuklarını kırar ve çoğu zaman bunun yanlış bir davranış olduğunu fark bile edemez.
Çocuklara saygı eğitimini hak duygusuyla birlikte vermeliyiz. Çocuk hem kendi hakkını talep etme, hak arama becerisini kazanmalı, hem de başkasının hakkına zarar vermeme bilincini benimsemelidir. Çocuğa körü körüne itaat alışkanlığı kazandırmak yerine doğru olana, hakka, akla uygun olana saygı alışkanlığı kazandırılmalıdır. Çocuğun zihninde iyi-kötü, doğru-yanlış kavramlarının oluşması için ona kuralların nedenleri, gerekçeleri izah edilmelidir. Çocuk kurala anne babası öyle istediği için değil doğru olduğuna inandığı için uymalı, başka insanlara da bu motivasyondan hareketle saygı göstermelidir. Körü körüne uygulanan kurallarda neyin neden yapıldığı bilinmediği için tutarsızlıklar olacaktır. Aslolan çocukta kalıcı bir davranış değişikliği ve saygı bilinci geliştirmektir. Aksi halde çocuk sadece anne babasının yanında onların istediği gibi davranıp yalnızken canının istediğini yapabilir.
Çocuklarda saygı eğitiminde anne babaların tutumları çok önemlidir. Çocukların benmerkezci olduklarını biliyoruz. Benmerkezcilik, çocukların bencilce davranmalarına, hata yapmalarına neden olur. Çocuklar davranışlarının sonucunu düşünmeden hareket ederler. Kendilerini nasıl iyi hissederlerse öyle davranırlar. Çocuk için o anda korkunun gitmesi, incinme ihtimalinin ortadan kalkması, kendini daha iyi hissedebilmesi saygısız bir davranışta bulunması için yeterli nedendir. Davranışının iyi mi kötü mü olduğunu, uzun vadeli sonuçlarını düşünmez. O nedenle anne baba çocuğa doğru rehberlik yapma görevini yerine getirebilmelidir. Büyükler rehberlik rolünü doğru üstlenebilirlerse çocuk hayatı tanır; nerede, nasıl davranacağını öğrenir. Aileler saygısızlık, haksızlık yapan çocuğa mutlaka müdahale etmelidirler fakat bunu çocuğa konuyla ilgili farkındalık kazandırarak, yaptığının neden yanlış olduğunu anlatarak yapmalıdırlar. Çocuğun saygısızlık yapmayı bir yöntem haline getirmemesi, huy edinmemesi için çaba göstermek gerekir.
Aileler çocuğa saygının sınırlarını iyi çizmeli; nerede, ne yapılacağını öğretmelidir. Gülünecek yerde gülünecek, ağlanacak yerde ağlanacak, saygı gösterilecek yerde saygı gösterilecek gibi zaman kavramını iyi öğretmek gerekir. İnsanın kişilik gelişiminde sosyal sınırları çizebilmek çok önemlidir.

Saygılı Davranarak Hakkını Aramak
Saygılı davranmayla hak arama arasındaki sınır önemlidir. Hak aramak illa ki zor kullanmak, şiddete başvurmak değildir. İyilik yapana iyilikle karşılık verilir. Kötülük yapana kötülük yapmak değil de haksızlık yapmamaya çalışmak, haksızlık yapmadan hatasını göstermek idealdir. Çocuğa sadece iyilere saygılı olmayı değil kötülük yapana haksızlık yapmama kaygısını da öğretmek gerekir.
Çocuklara haklarını ararken saygı sınırları içinde kalmayı öğretmek için anne babaların bu konuda da model olmaları gereklidir. Kavgacı bir ailede yetişen çocuk ister istemez bunun sorun çözmek için doğru yöntem olduğunu düşünür, öyle hareket eder. Nasıl ki aile içi ilişkilerde haklı olmak yetmiyor, haklı olanın kendisini doğru bir üslupla ifade etmesi gerekiyorsa aynı şekilde sosyal ilişkilerde de kullanılan yöntem önemlidir. İnsanların medeniyet ölçüsünü gösteren en önemli özellik doğru yöntemle hak arama bilinci ve hukuka saygı anlayışıdır. Hukukun geçerli olduğu toplumlarda haksızlığa uğrayan kişi, karşısındakinin boynuna sarılmaz.

Hatayı Kabul Edebilmek
Günümüzde insanlar arasında yaygın olan bir tavır kişilerin haksız oldukları, hata yaptıkları durumlarda bunu kabul etmeme eğilimi göstermeleridir. Bu davranışın temelinde hata yapmanın insanın değerini azaltacağı düşüncesi yatmaktadır. Oysa ki hata yapmak çok doğal bir şeydir. Önemli olan insanın hatasını fark edip düzeltmesi ve aynı hatayı bir daha yapmamaya çalışmasıdır. Hiç kimsenin her durumda haklı olması mümkün değildir. Hatalı olduğu halde “ben hep haklıyım” duygusu içinde hareket eden insan çevresindekileri kendisinden uzaklaştırır.
Bazı insanlar teşekkür etmeyi ve özür dilemeyi zayıflık olarak görürler. Sürekli haklı olduklarını savunma çabası içindedir. Bu davranışın arkasındaki dinamiği araştırdığımızda şunu görürüz: Kendilerinde birtakım eksiklikler gören insanlar kontrolü başkalarına bırakmamak için sürekli haklı olduklarını kanıtlamaya çalışırlar. Daima kendisinin haklı, başkalarının haksız olduğunu kanıtlamaya çalışan kendini beğenmiş kişiler kendilerini yalnızlığa mahkum ederler. Halbuki bir insanın hatasını kabul etmesi kendisine değer katar ve başkaları tarafından daha çok sevilmesini sağlar. Yetişkinlerin bu bilinçte olup hem kendi sosyal hayatlarında hem de aile içi ilişkilerinde özür dilemeyi bilmeleri ve bunu uygulamaları, çocuklarına doğru örnek olma bakımından önemlidir. Hatasını kabul etmek hem hak duygusuna uygun bir davranıştır, hem de kişiye duyulan saygıyı arttırır

Çocukları Tanıyor musunuz

Newsweek dergisinin 10 Mayıs’99 tarihli sayısının kapağındaki soru buydu. Amerikan toplumuna sorulan bu soru, “ana babaların çocuklarını ne denli tanıdığını” sorguluyordu. Amerika’da yaşanan şiddet olaylarını yaratan çocukların anne babaları, “onların böyle bir şey yapacaklarının akıllarının ucundan geçmediğini” söylemişlerdi. Pek çok anne baba için de durum hemen hemen aynıdır: “Benim çocuğum mu yapmış? Olamaz böyle şey. Benim çocuğum bunu yapmış olamaz.”

Ergenlerin sorunlarının çoğu kez ortaya çıkan bir olayla patlak verdiğini açıklayan araştırmalar, anne babaların önce bir şok yaşadıklarını da belirtiyor. O zaman da yukarıdaki sorunun önemi çok büyük: “Çocuklarınızı tanıyor musunuz? Ne ölçüde tanıyorsunuz? İç dünyalarını biliyor musunuz? Sizinle paylaştığı şeyleri var mı? Çocuğunuzun arkadaşlarıyla neler konuştuğunu merak ediyor musunuz? Çocuğunuzla arkadaş mısınız?

Bunu sorduğum her anne babanın önce tepkiyle karşılayıp, “Bilmez olur muyum, elbette tanırım, o benim çocuğum” dedikten sonra düşünmeye başladığını gördüm. Bir süre sonra “Tanıdığımı sanıyorum, ama belki de tam olarak tanımıyorum” dediklerini duydum. Hepimiz “çocuklarımızı tanıdığımızı” sanırız, ama nelerini tanırız, nelerini biliriz? Bir anne, çocuğunun hangi yemekleri sevdiğini, hangilerini sevmediğini çok iyi bilir de “çocuğunun hayal kırıklıklarını” bilir mi? Bir baba, çocuğunun okuldaki derslerinin hangilerinde daha başarılı olduğunu bilir, ama gelecekten neler beklediğini bilir mi?

Çocuklarımızın nelerini bildiğimizi” şöyle aklımızdan bir bir geçirirsek, “tutkularını, özlemlerini, korkularını, kaygılarını, kendisi hakkında neler hissettiğini” bilip bilmediğimizi sorgulayabiliriz. Böyle bir sorgulamayı gerçekten içtenlikle yaptığımız zaman, gerçekte çocuğumuzun iç dünyasındaki çok az şeyi bildiğimizi hayretle görürüz.Aslında “kendimizi yeterince tanıyıp tanımadığımızı” sorduğumuz zaman da bizi çok şaşırtan sonuçlara varabiliriz.
Bu durumun çok önemli nedenleri var. Özetle görürsek:

Yeni teknolojilerve eğlence endüstrisi aile yapısını
değiştiriyor, ergen çağındaki gençler daha çok yalnızlık içinde kalıyor. Evlerimizdeki televizyonlar, radyolar, bilgisayarlar, İnternet, giderek “evdeki konuşma ortamı”nı kaldırıyor, bunun yerini, herkesin kendi algısına, kendi değerlendirmesine dayalı “tekil uğraşlar” alıyor. Bu durumun giderek artan oranda “yalnızlaşma”ya, “birbirine yabancılaşma”ya yol açtığı görülmektedir. Artık bir ev içindeki insanlar birbiriyle ancak günlük gereksinmeler için konuşmakta, duygu ve düşünce paylaşımı ortadan kalkmakta, böylece ortak yaşam değerleri de silinmektedir.

İletişim ve bilgi teknolojilerinin, yaygınlaşması
yanında “pazar ekonomisi değerlerini” oluşturmakta yaygın biçimde kullanılması da sosyal değerlerde büyük bir değişime yol açmaktadır. Bu durum “çocuklar üzerindeki aile etkisini azaltmakta”, çevre etkisini arttırmaktadır. Bu çevre etkisinin de başında “yaşıtların etkisi” gelmektedir. Pazar ekonomisi değerleri ise “marka düşkünlüğü” ile, “moda ilgiler”i uyarmakla, “araba tutkunluğu” ile, “iyi yaşamayı harcanan para miktarı”yla ölçmeyle kendini göstermektedir. Bunların ruhsal ve sosyal doyum sağlayacak ölçüde elde edilememesi şiddet davranışları için altyapı oluşturmaktadır.

Gençlerin “özdeşleşim modelleri” büyük ölçüde
değişmektedir. Toplumların olumlu örnekleri olan “bilim öncüleri”, “büyük sanatçılar”, “adalet savaşçıları”, “güçlü politik liderler” artık özdeşleşim örnekleri olmamakta, yeni örnekler “çıkar dünyasının”, “şiddet ortamlarının”, “hızlı zenginlerin” içinde aranmaktadır.

Gençlerin sosyal değerlerini, inançlarını çevreleri
oluşturmaktadır. Bu yeni çevre de “yakın arkadaşlar”, “İnternet’ten bulunan gruplar”, TV ve sinemanın imajları olmaktadır. Buralardan gelen yoğun etkiler gençlerin “yeni sosyal değerleri”ni oluşturmaktadır. Bu değerlerle ailelerin geçmişten gelen değerleri arasındaki fark çok büyümektedir.

Geçmişten gelen “arkadaşlık, dostluk, dayanışma” değerleri, günümüzün “rekabetçi yarışma ortamı”nda yitip gitmekte, yerini, ne yolla olursa olsun “üstün olma” değeri almaktadır. Gene “dürüst olma, hak ettiğini kazanma, kendi kazandığına sahip olma” değerleri de değişmekte, “ne yolla olursa olsun, kimin olursa olsun sahip çıkma” düşüncesi yeni fırsatçı yaklaşımın değeri olarak ortaya çıkmaktadır.

Bütün bu etkenler birlikte düşünüldüğü zaman, yalnızlık duygusu, bunu gidermek için sanal dünyadan arkadaş bulma isteği (ve kolaylığı), bu yolla aktarılan yeni dünya düzeni değerleri, 12-19 yaş arası gençlerini büyük ölçüde değiştirmektedir.Peki, durum gerçekten de böyle, ama biz ne yapabiliriz? Bu konuyu da başka bir yazımızda ele alalım.

ÇOCUKLARIN YAKINLARININ KAYBINI ANLAMALARINA NASIL YARDIMCI OLABİLİRSİNİZ?

Ailenin bir üyesi öldüğünde, tüm çocuklar şöyle ya da böyle bundan etkilenir ve yetişkinlerden farklı davranırlar. Yaşı çok küçük olan çocuklar ölümü anlamakta zorlanabilirler. Sevdiği birini kaybeden bir çocuğun kendini güvende hissetmesi ancak ailedeki en yakın üyelerden gelecek sevgi ve şefkatle mümkündür.
Ölüm acısının ve yaşanan karmaşık duyguların üstesinden gelmek çok güçtür.Küçük çocuklar aileden birinin ölümüyle ilgili duygularını dile getiremezler. Bu yüzden çocuklar, ölüm hiç olmamış ve kendileri bundan hiç etkilenmemiş gibi davranabilirler. Ölümle ilgili duygularını anlaşılması zor, farklı davranışlarla ve oyunlarıyla belli ederler. Çok küçük çocuklar bile, ifade edememelerine rağmen derin bir yas duygusu yaşarlar.
Okul öncesi yaştaki çocuklar ölümü genellikle geçici bir durum sanırlar. Ölenin geri gelmesinin mümkün olduğuna inanırlar. Çizgi filmlerde ölen ve tekrar yaşama dönen kahramanları gördükleri için bu inancı taşımaktadırlar. Yaşları 5 ila 9 arasında olan çocuklar, ölümü yetişkinler gibi algılamaya daha hazırdırlar ama yine de kendilerinin veya yakınlarının ölebileceğine inanmazlar.
Çocuklar sevdikleri birinin ölümü karşısında nasıl davranırlar?
Yas tepkisi beş aşamadan oluşur. Bunlar şok, korku, öfke, suçluluk ve kederdir. Bu aşamalar, aslında ister çocuk, ister yetişkin, ister doktor, ister hemşire olsun, ölümü yaşayan herkes için geçerlidir. Ancak herkesin bu aşamalardan geçerken gösterdiği davranışlar farklılaşabilir.
Kardeşi ya da anne-babasından biri ölen bir çocuk, çok büyük bir şok yaşayabileceği için bu ölümün gerçek olduğuna inanmaz. Sanki olmamış gibi davranabilir. Aile üyeleri ya da akrabalar, kendileri olayın şokunu üzerlerinden atamadıkları için, çocuğu istemeden ihmal edebilirler. “Çocuktur” diye onun neler hissettiği ile ilgilenmeyebilirler. Bu da durumu daha karmaşık hale getirir.
Anne ya da babasının ölümünden sonra çocuk kendisine şimdi kimin bakacağını merak eder, endişe duyabilir. Sevdiği diğer insanları da kaybedeceğini düşündüğü için yoğun bir korku içinde olabilir. Yakınlarının eteğine yapışır ve sıklıkla kendisini sevip sevmediklerini ya da ne kadar sevdiklerini sorabilir.
Ölen kişi, çocuğun dünyasında çok önemli bir yer tuttuğu ve çocuk kendini onun yanında güvende hissettiği ve o kişinin ölümü ile birlikte bu güven duygusunu yitirdiği için çocuk öfkelenebilir, kızabilir vesaldırganlaşabilir. Bunlar normaldir. Bu öfke onun itiş-kakışmalı oyunlarında, kabuslarında, gergin ve sinirli davranışlarında kendini gösterebilir. Çocuğun öfkesini, ailenin sağ kalan bireylerine yöneltmesi de epey sık görülür.
Annesi ya da babası ölen bir çocuk genellikle, daha küçük bir çocukmuş gibi davranabilir. Bebeksi tavırlarla, sürekli beslenmeyi, kucaklanmayı ve altının bağlanmasını isteyebilir. Konuşması bebek gibi olur parmağını emmeye, kekelemeye ve gece altını ıslatmaya başlayabilir.
BUNLARIN ÇOK DOĞAL AMA GEÇİCİ TEPKİLER OLDUĞUNU UNUTMAYIN.
Küçük çocuklar yakınlarının ölümüne kendilerinin sebep olduğuna inanırlar. Şöyle ki, eğer depremden çok daha önce, kardeşi, anne ya da babasına kızdığı için, yaşının gereği çok doğal bir tepki olarak, “keşke ölse” diye düşünmüşse bu dileğinin gerçekleştiğini sanır ve bundan büyük bir suçluluk duyabilir. Çocuk baş ve mide ağrısı çekebilir, kendisinin de öleceğinden korkabilir. Daha büyük çocuklar ölen kişiyi taklit edici davranışlar içine girebilir.
Çocuğun ölüm olayı karşısında gösterebileceği bu davranışların hepsi normaldir. Bu tür bir yas sürecinden geçen kişi için zaman önemli bir faktördür. Uzmanlara göre, çocuğun önemli bir ölüm olayının ardından 6 ay sonra, artık yavaş yavaş normal davranışlarına dönmesi ve günlük yaşantısını sürdürmesi beklenir. Ancak aileler, bu davranışların yanında, normal olmayan belirtilerin de farkında olmalıdırlar. Ölümü izleyen haftalarda, bazı çocukların ölen yakınının sağ olduğu konusunda ısrar etmesi doğaldır. Ama ölümün uzunca bir süre inkar edilmesi veya ölenin arkasından ağlayıp üzülmekten kaçınma, üzüntüyü uzun bir süre bastırmak, sağlıklı tepkiler değildir. Bu davranışlar, daha ileride kendini ciddi sorunlar halinde gösterebilir. Eğer bu altı aylık süre sonunda, söz konusu tepkiler devam ediyorsa ve aşağıdaki türden belirtiler varsa, çocukla ilgilenen kişilerin bir öğretmen, çocuk doktoru ya da bir ruh sağlığı uzmanından yardım istemeleri yararlı olacaktır.
• Çocuğun altı aydan daha uzun sürecek şekilde, gündelik olaylar ve faaliyetlerle ilgilenmemesi, herşeye karşı ilgisiz olması;
• Altı aydan daha uzun bir süre, “bebeksi” davranışlarını sürdürmesi;
• Ölen kişinin davranışlarını aşırı şekilde taklit etmesi, sürekli onunla beraber olmak istediğini tekrarlaması;
• Arkadaşlarından uzaklaşması;
• Okul başarısının çok önemli bir şekilde gerilemesi; okula gitmek istememesi;
Ölüm Olayının Çocuğa Söylenmesi:
Sevilen birinin ölümünün ardından geride kalanlar için en zor işlerden biri, bu konuyu çocuğa söylemektir. Aile üyeleri zaten kendileri kederliyken, bu sorun katmerlenmektedir
Ölümü kabul etmek ve bu üzüntünün üstesinden gelmek, pek çok yetişkin için bile çözülmesi zor bir sorun olduğundan, onlar çocukların da bu konuyla başedemeyeceğine inanırlar. Ölümle ilgili konuşmalardan, törenlerden çocuğu uzak tutmaya çalışarak, onu koruyacaklarını sanırlar. Asıl bu durum çocukları endişelendirir, şaşkınlık yaşamalarına ve kendilerini yalnız hissetmelerine yol açar. Çevrelerindeki insanlardan en çok destek ve güvence istedikleri bir zamanda, zihinlerini kurcalayan pek çok soruyla başbaşa kalırlar. Bu sorulardan bazıları arasında: “Bana şimdi kim bakacak?”, “Babam/annem/kardeşim/dedem, vb. neden öldü?”, “Ne zaman gelecek?” gibi sorular bulunmaktadır. Çocukların bu sorularına, onların anlayabileceği tatlı bir dille, olabildiğince gerçek ama basit cevaplar verin. Örneğin, 5 yaşından küçük bir çocuğa, ölen kişinin, uzun bir yolculuğa çıktığını, bu yolculuğun bildiğimiz yolculuklardan farklı olduğunu, o yüzden kendisine veda edemediğini ama her zaman bizi sevmeye devam edeceğini, bizi düşüneceğini söyleyebilirsiniz. Eğer çocuk 6 yaşında ya da daha büyük ise, ölümü, diğer canlıların (bir çiçek veya bir hayvan gibi) ölümü ile ilgili bir örnek vererek açıklayabilirsiniz.
• Ölümün ardından olabildiğince kısa bir sürede gündelik yaşantıya dönün.Kimsenin kendisini bırakmayacağına, onu sevip bakacağına inanabilmesi için, şefkat ve ilginizi sık sık, çok açık bir biçimde gösterin. Sorularına yanıt vermiş olsanız bile o size tekrar tekrar sorabilir.
• Sabırlı davranın ve sorularını tekrar tekrar yanıtlayın. Bazen çocuğun sorularının cevaplanması kadar sormaya cesaret edemediği ancak sizin sezdiğiniz ihtiyaçları da önemli olabilir. Bunların hepsi için çocuğu tatmin edecek şekilde açıklama yapmaya dikkat edin. Örneğin “Babam ne zaman geri gelecek?” sorusunun altında, “Bize kim bakacak?”, “Bizi kim koruyacak?” korkusu olabileceğinden, yanıtınız şöyle olabilir: “Yavrum, baban maalesef geri gelmeyecek, biz onu artık göremeyeceğiz ama hep seveceğiz. Hep düşüneceğiz. Ama merak etme hayatımız çok fazla değişmeyecek, sen okuluna gidebileceksin, arkadaşlarınla oyun oynamayı sürdürebileceksin. Ben de hep yanında olacağım ve seni koruyacağım.”
Çocuk böyle bir durumda yapılması gereken uygun davranışların da ne olduğunu bilemeyebilir. Sorular sorması, hissettiklerini söylemesi için cesaret verin. Kendi başınızdan geçmiş ölüm olaylarında neleri merak ettiğinizi; ailedeki bu kayıpla ilgili olarak yaşadığınız duyguları paylaşın. Ama asla, “Metin olmalısın, ağlamamalısın, sen ağlarsan o da üzülür gibi” sözlerle, neler hissetmesi, neler hissetmemesi gerektiğini söylemeyin.
• Size sevgisini göstermesine izin verin. Yakın bir zamanda sevdiği başka insanların ölmeyeceği konusunda güvence verin. Ölüm olayının çocuğun o kişiye yönelik herhangi bir kızgınlığıyla ya da öfkesi ile ilişkili olmadığını özellikle vurgulayın.
• Ölen kişinin ölümünden sonra yapılacak törenlere şu ya da bu şekilde çocuğun da katılmasını sağlayın. Cenaze töreninin ne olduğu ve neden yapıldığını ona açıklayın, fakat gelmesi için ısrar etmeyin.Korku içinde olan bir çocuğu cenaze törenine gitmesi için zorlamak doğru değildir. Onun yerine, dua etmesi, bir süre sonra ziyaret etmek amacıyla kabristana götürülmesi uygun olacaktır.
• Çocuklar bir kez ölümü kabullendiklerinde, yaşadıkları kederi, zaman zaman ve bazen de hiç beklenmedik anlarda ifade edeceklerdir ve bu uzun sürebilir. Geride kalan akrabaların, çocukla birlikte olabildiğince fazla zaman geçirmeleri, ona korku ve üzüntülerini açıklamak için fırsat tanımaları çok yararlıdır. Ancak özellikle okul çağındaki ve daha büyük çocukların, istedikleri zaman yalnız kalmalarına da izin verin. Zaman zaman üzüntülerini kendi başlarına yaşamak istemelerini anlayışla karşılayın.
ÇOCUKLARIN ÖLÜMÜ ANLAMALARI VE ÖLÜMÜN ÜSTESİNDEN GELEBİLMELERİ İÇİN, HER FIRSATTA ÇOCUĞU SEVİN, YALNIZ KALMAYACAĞINA VE GÜVENDE OLDUĞUNA İNANDIRIN. GERÇEKLERİ ANLAYACAĞI DİLLE ANLATIN VE VERDİĞİNİZ CEVAPLARIN TUTARLI OLMASINA DİKKAT EDİN.

ÇOCUKLARINIZLA ETKİLİ İLETİŞİM KURMA YOLLARI

Mine ÖZKAMALI

13 Ekim, 1999
Körfez Depremi gibi büyük bir coğrafi bölgede yer alan ve toplumun büyük bir kısmını etkileyen doğal felaketler, sadece bölgede yaşayanları değil tüm ulusu derinden sarsan olaylardır. Bölgede yaşayanlar için kendilerine fiziksel ve sosyal destek veren çevrenin neredeyse tümüyle zarar görmesi, durumu daha da güçleştirir. Evimizi, yakın akraba ve arkadaşlarımızı kaybetmiş olmanın acısı büyüktür. Bu kayıpların üstüne, yaşam koşullarındaki değişmeler de eklendiğinde yaşadığımız stres artar. Örneğin, kötü hava koşulları, barınma koşullarının istediğimiz gibi olmaması, çocukların okul durumu, artçı depremlerin sürme olasılığı gibi pek çok faktör yaşanan stresi arttırır. Ayrıca üzüntü, pişmanlık, öfke gibi yaşamakta olduğumuz tüm duygular çocuklarımızla olan ilişkilerimizi daha da güçleştirebilir. Ne var ki çocuklar da bu doğal felaketten aynı bizim gibi etkilenmişlerdir. Araştırmalar doğal felaketlerden en çok yara alan grupların çocuklar, gençler ve yaşlılar olduğunu göstermektedir. Ancak anne ve babalarından, arkadaşlarından, öğretmenlerinden ve diğer aile üyelerinden yakın ilgi ve destek gören çocukların doğal afetin sonuçlarından daha az etkilendiklerini ve daha kolay ve çabuk başa çıktıklarını iyi biliyoruz.
Çocuklarınıza yardımcı olabilmeniz için sizin yardıma muhtaç durumda olmamanız gerekir. Eğer kendinizi çocuklarınızla aşağıda önerildiği şekilde ilgilenecek kadar iyi hissetmiyorsanız psikolojik yardım almaktan çekinmeyin. Kendinizi iyi hissetseniz, önerilere uysanız bile deprem sonrasındaki bu iyileşme sürecinin zaman alacağını, bazı olayların ve yaşantıların zaman zaman durumu geriye götüreceğini bilin. İyileşme sürecinde, en çok yarar gördüğünüz önerilere ağırlık verin, geleceğe yönelin ve genellikle olumlu bir tutum içinde olmaya çalışın. Elinizdeki broşür bu konuda size yardımcı olmak üzere hazırlanmıştır. Bu broşürün dışında ihtiyacınız olan her türlü desteği alabileceğiniz herkese ve her kuruma baş vurmaktan çekinmeyin.
ÇOCUKLAR İÇİN DEPREMİN ANLAMI NEDİR?
Çocuklar da yetişkinler gibi deprem felaketinden korkarlar. Ne var ki depremi, biz yetişkinler gibi kontrolümüz dışında olan doğal bir olay olarak anlamakta güçlük çekerler. Üstelik çocuklar, kendilerini koruyan ve tamamen güven duydukları yetişkinlerin bu olay karşısında çaresiz kalmasından endişe duyarlar.
Okulöncesi dönemdeki çocuklar bu felaketin, anne-babasının onaylamadığı bir düşüncesi ya da davranışı nedeniyle başlarına geldiğini sanırlar.
Okul çağındaki çocuklar ise doğal olayları anlayabilirler. Ancak, böylesine büyük bir felaketi daha önce yaptıkları kötü bir davranıştan dolayı kendilerine verilen bir ceza olarak algılayabilirler.
Ergenlerin depremi algılayışı ise yetişkinlerinkine oldukça benzerdir. Ancak bu felaketin kendi başlarına gelmiş olmasından öfke duyabilirler.
ÇOCUKLARIN DEPREME OLAN TEPKİLERİNİ NELER ETKİLER?
Çocukların deprem felaketi karşısındaki tepkileri birbirinden farklı olabilir. Bazıları depremin hemen ardından birtakım davranış değişiklikleri gösterirken, bazıları günler ve haftalar, hatta aylarca hiçbirşey olmamış gibi davranıp daha sonra problemli davranışlar sergileyebilirler. Bu yüzden önümüzdeki aylar içinde elinizdeki broşürü zaman zaman alıp okuyun. Böylece depremin normal psikolojik etkileri konusunda hem daha iyi bilgilenecek hem de önerileri unutmamış olacaksınız.
Çocukların depremden etkilenme derecesini bir takım faktörler belirlemektedir. Bunlar:
Ailenin tepkisi: Çocuk depremden doğrudan etkilenmese bile ailesinin deprem karşısındaki tepkileri ve korkularından çok etkilenebilir. Çocuğun deprem karşısında çaresiz kalan ailesine olan güveni sarsılabilir. Ailesinin felaket karşısındaki korku ve kaygılarından en çok da okul öncesi yaş grubundaki çocuklar etkilenirler. Bu nedenle bir yandan kendinizi diğer yandan da çocuklarınızı yeniden güçlendirmeye çalışınız.
Kayıp derecesi: Çocuğun deprem felaketinde tanık olduğu ya da gördüğü hasar ve kayıp ne kadar büyük ise etkilenme derecesi de o kadar fazla olacaktır. Özellikle aileden bir veya daha fazla kişinin öldüğü veya ağır yaralandığı, çocuğun kendisinin yaralandığı ya da evinin ve okulunun yaşanamaz hale geldiği durumlarda çocuk, bu felaketle başa çıkmada oldukça zorlanır. Aile üyelerinden birinin ölümünden dolayı rollerin değiştiği, örneğin, annenin baba, ablanın anne rolünü üstlenmek zorunda kalması gibi durumlarda aile içi ilişkilerde zorluklar yaşanacaktır. Çocuk, bu koşullarda yeni yaşama geçerken daha da zorlanacaktır.
Depremi yaşamayan çocuklar bile, hiçbir kayıpları olmadığı halde televizyonda gördüklerinden ve yetişkinlerin olay hakkındaki konuşmalarından etkilenebilir ve benzer tepkileri gösterebilirler.
Yaş / Cinsiyet: Çocukların zihni yetişkinlerinkinden daha esnek ve işlenmeye daha uygun olduğu için, çocuklar hem olumlu hem de olumsuz etkilere daha açıktırlar. Bu nedenle felakette yaşanan olaylardan etkilenme olasılıkları daha yüksektir. Cinsiyet açısından ise kız çocuklarında içe dönük ve sessiz, sakin olma; erkek çocuklarında ise hiperaktif davranışlar (olduğu yerde duramama, sürekli hareket etme) daha fazla görülmektedir.
Daha önceki yaşantılar: Depremden önce başka örseleyici yaşantıları olan çocuklar bu felaketten daha çok etkilenebilirler. Örneğin, anne babası boşanmış, kendisi şiddete maruz kalmış, aile içinde şiddeti gözlemlemiş ya da ailesinde ciddi bir sağlık problemi yaşayan çocuklar gibi. Ayrıca deprem öncesinde de bazı psikolojik problemleri olan veya okul başarısı zaten iyi olmayan çocukların, bu tür yaşantıları olmayan çocuklara göre deprem felaketinden daha çok etkilenmeleri beklenebilir. Ancak şu da unutulmamalıdır ki yaşça daha büyük olup daha önceki yıllarda stresli durumlardan geçmiş ve bununla başedebilmiş çocukların, deprem felaketinin yarattığı etkilerden de diğer çocuklara göre daha kolay sıyrılması mümkündür.
Depremin dolaylı etkileri: Deprem felaketinin pek çok olumsuz etkisi, sadece çocuğun doğrudan yaşadığı deprem sarsıntısı, yıkıntılar, yaralanma ve kayıplar nedeniyle ortaya çıkmaz. Depremin dolaylı etkileri de çocuğun yaşadığı güçlükleri artırıcı bir rol oynayabilir ve iyileşme sürecini geciktirebilir.
• Günlük yaşantı: Evin yıkılması veya hasarlı olması nedeniyle başka yere taşınılması, kalabalık ve rahat olmayan alışılmışın dışındaki ortamlarda yaşamak zorunda kalınması ve günlük işleyişin çeşitli nedenlerle aksaması durumlarında çocuklar deprem felaketinden daha fazla etkileneceklerdir.
• Ayrılık: Çocuk ailesinden herhangi bir bireyi kaybetmemiş olsa da, herhangi bir nedenle bir süre onlardan ayrı yaşamak zorunda kaldığında, bu durum onun üzerinde ilave bir kaygı ve stres yaratacaktır.
• Aile içi ilişkiler: Aile içinde hastalık ya da ölüm gibi nedenlerle rollerin değiştiği, aile içi ilişkilerin bozulduğu, ailedeki yetişkinlerden birinin fazla miktarda alkol almaya başladığı, şiddetin ortaya çıktığı ya da var olan şiddetin arttığı durumlarda iyileşme gecikecektir.
• Ekonomik koşullar: Ailenin geçim kaynaklarının kısıtlandığı ya da yok olduğu, ihtiyaçların karşılanmasının aksadığı durumlarda çocuk daha olumsuz etkilenecektir.
• Sosyal destek: Anne babanın çocuğuna olan ilgi ve desteğinin azalması, çocuğun arkadaşları ve komşularıyla ilişkide olduğu sosyal çevrenin bozulması da çocuğun düzelmesini geciktirecektir.
DEPREMİN ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ GENEL ETKİLERİ
Depremden sonra çocuğunuz,
depremin tekrarlayacağından veya bu felaketi hatırlatan şeylerden (örneğin, ambulans, kepçe, asker, itfaiyeci, siren sesi, toz kokusu, duman gibi) korkabilir
ani seslerden ve gürültüden korkabilir
depremden sonraki yaşamı konusunda endişeli olabilir
yetişkinlerin depremi ve sonuçlarını engelleyememiş olması nedeniyle onlara olan güvenini yitirebilir
deprem öncesine göre daha kolay kırılabilir, küsebilir ağlayabilir
önceden sessiz, uyumlu bir çocukken gürültülü ve saldırgan hale gelebilir veya neşeli, girişken bir çocukken utangaç ve ürkek olabilir
dikkatini toplamada güçlük çekebilir
her zaman hoşlanarak oynadığı oyunları artık oynamak istemeyebilir
daha hareketli olup, hareketlerini bir türlü kontrol edemeyebilir
tek başına uyumaktan korktuğu için anne babası veya diğer bir kişiyle beraber yatmak isteyebilir
uykuya dalmada güçlük çekebilir
anne ve babasını gözünün önünden ayırmak istemeyebilir, yalnız kalmaktan korkabilir
okula veya yuvaya gitmek istemeyebilir
parmak emmek, altına kaçırmak gibi daha küçük yaşlarda gösterdiği davranışları tekrar sergilemeye başlayabilir
iştahı kesilebilir
mide bulantısı, karın ağrısı, baş ağrısı, kusma gibi fiziksel tepkiler gösterebilir
anne-babasının istemediği ancak kendisinin yaptığı bir davranıştan veya söylediği sözden dolayı depremin meydana geldiğini düşünebilir ve bunun için suçluluk hissedebilir
konuşmakta güçlük çekebilir
küçük çocuklar tekrar tekrar depremle ilgili oyunlar oynayabilir
büyük çocukların bazıları hep deprem hakkında konuşmak isterken, bazıları bunun konuşulmasından hoşlanmayabilir ve kendisi de konuşmayabilir
yetişkinlerin büyük kayıpların yanında önemsiz gördüğü bir nesne çocuk için çok önemli olabilir. Örneğin, sevilen bir oyuncağını ya da battaniyesini kaybetme çocuğu çok üzebilir onun için ağlayabilir ve ısrarla onu geri isteyebilir.
BEBEKLİK DÖNEMİ
Bebekler depremden doğrudan etkilenmezler; ancak, annenin aşırı kaygı, korku ve güvensizlik duyguları içinde olması bebeğine vereceği bakımı ve onunla iletişimini olumsuz yönde etkileyebilir. Bebek, altı kirlendiğinde, acıktığında, kendini huzursuz hissettiğinde farklı türden ağlamalar gösterir. Annenin bunlara duyarsız kalması ve ihtiyaçları geciktirmesi ya da çok mekanik bir şekilde, bebekle konuşmadan onunla duygusal bir iletişime geçmeden bu ihtiyaçları karşılaması bebeğin gelişimine zarar verebilir. Bebekler stres ve güvensizlik koşullarında yoğun bir ağlama tutturabilirler,yatıştırılmaları, yeniden huzur ve güven duymaları güçleşebilir. Bu türden bir bakımın çok uzun sürmesi durumunda ise bebek ileride içine kapanabilir.
OKUL ÖNCESİ:
Okul öncesi dönemindeki çocuklar (2-5 yaş) depremin neden olduğu kayıplar ve yaşam şartlarında meydana gelen değişiklerle başa çıkmada oldukça zorlanırlar. Çünkü yaşamda bu tür deneyimleri az olduğu için başa çıkma yetenekleri de tam olarak gelişmemiştir. Bu nedenle de anne babanın, yakın akrabalarının ve öğretmenlerinin desteğine ihtiyaç duyarlar.
Bu dönemdeki çocuklar genellikle felaketten etkilendiklerini sözel olarak ifade edememelerine rağmen, kaygılı ve üzgün olduklarını davranışlarıyla belli ederler.
2-6 yaşları arasındaki çocuklarda görülebilecek bazı değişiklikler şunlardır:
yeme sorunları; iştahsızlık ya da aşırı yemek yeme, kusma, ishal ya da kabızlık
uyku sorunları; uyuyamama, aşırı uyuma ya da kabus görme
parmak emme, altına kaçırma gibi bebeksi davranışlar,
karanlıktan, hayvanlardan, yabancılardan veya canavarlardan korkma, daha önce korkmadığı, ancak ona depremi hatırlatan gürültülerden ve yerlerden korkma
annesinin eteğine yapışıp onu bırakmama ve ayrılmaktan korkma
kendini güvende hissettiği yerden ayrılmak istememe (çadırdan dışarı çıkmak istememe gibi)
sürekli anne ya da babayla birlikte uyumak isteme
tam olarak açıklayamadığı ağrılardan şikayet etme
sinirlilik, söz dinlememe ve aşırı hareketlilik
OKUL ÇAĞI:
Bu yaş grubundaki çocuklarda bebeksi davranışlar oldukça yaygın biçimde görülebilir. Çocuk ya tam olarak içe kapanır ya da daha saldırganlaşır. Depremde özellikle oyuncaklarının, kendisine armağan olarak verilmiş olan eşyaların ve beslediği ev hayvanlarının kaybından çok etkilenirler.
6-11 yaşları arasındaki bir çocuk,
daha sinirli olabilir; arkadaşları ve kardeşleriyle geçinmekte zorlanabilir.
saldırgan davranışlar gösterebilir ya da içine kapanabilir, oyun oynamak istemeyebilir
anne babasının dikkatini çekmek için kardeşleriyle yarış içine girebilir,
arkadaşlarıyla ya da aile üyeleriyle birlikte olmak istemeyebilir, ya da anne-babasının yanından hiç ayrılmayabilir,
okula gitmek istemeyebilir,
kendini halsiz hissedebilir, sınıfta uyuya kalabilir,
okul başarısı düşebilir,
dikkatini toplamada zorlanabilir,
geceleri kabus görebilir, iyi uyuyamayabilir,
sanki hiç birşey olmamış ya da hissetmiyormuş gibi görünebilir,
sık sık ağlayıp, sızlanarak mızmızlık yapabilir,
yedirmenizi ve giydirmenizi isteyebilir,
başağrısı, görme ve işitme ile ilgili şikayetlerde bulunabilir,
ısrarlı kaşıntıları olabilir,
mide bulantısı görülebilir,
tam olarak açıklayamadığı ağrılardan şikayet edebilir,
rüzgar, yağmur ve fırtına gibi diğer doğa olaylarından korkabilir,
söz dinlemeyebilir,
başından geçenlerle ilgili olarak sürekli konuşmak isteyebilir,
daha önce olmayan tikler gösterebilir,
konuşmada güçlük çekebilir, kekeleyebilir,
depremde yaşadıklarını abartabilir ya da çarpıtabilir.
ERGENLİK:
Bu yaş grubunda akran ilişkileri çok önemlidir. Ergenler arkadaşlarından yakın ilgi ve kabul görmek; korkularıyla ve diğer tüm duygularıyla oldukları gibi kabul edilmek isterler. Kaygı ve gerginliklerini, saldırganlıkla, isyankarlıkla, içe kapanma ya da dikkat çekmeye çalışarak ortaya koyarlar. Bu yaş grubundaki gençler, pek çok kişi ölmüş iken kendilerinin kurtulmuş olmalarının verdiği bir suçluluk duygusu içinde olabilirler. Akranları tarafından kabul görmeyen ergenler içlerine kapanabilir ve bu ergenlerde depresyon gözlenebilir. Depremin yaralarının sarılmasıyla ilgili toplumsal çabalarda kendilerine yetişkinler kadar sorumluluk tanınmadığı için kendilerini engellenmiş hissedebilirler. Ergenlik dönemi, yetişkinliğe uzun bir geçiş dönemidir. Bu dönemin başında ve sonunda gençlerde gözlenebilecek tepkiler de değişebilir. Bu nedenle burada ergenlik dönemine ait tepkiler 11-14 ve 14-18 yaş grupları olarak ayrı ayrı ele alınmıştır.
11-14 yaşlarındaki ergenlerde gözlenebilecek tepkiler:
fiziksel şikayetler (baş dönmesi, başağrısı, mide bulantısı gibi)
aşırı yemek yeme ya da iştahsızlık
aşırı uyuma ya da hiç uyuyamama şeklinde uyku bozuklukları
belirsiz,tam açıklanamayan ağrı ve acılar
daha önce ilgi duyduğu şeylere karşı ilgisini kaybetme ve içine kapanma
sorumluluklarını yerine getirememe
okula gitmeme, okul başarısında düşme
anne babanın ve öğretmeninin dikkatini üzerine çekmeye çalışma
okulda ve evde kurallara karşı gelme
kardeşleriyle ve arkadaşlarıyla olan ilişkilerinde bozulma, akranlarına ilgi göstermeme
içki veya sigara içme, esrar ve eroin gibi uyuşturucuları kullanma eğilimi
ölen yakınıyla birlikte olma isteğini dile getirme ve bazılarının bu sebeple intihar girişiminde bulunması.
14-18 yaşlarındaki ergenler ise,
kendilerini suçlu hissedebilirler
çaresizlik duyguları içinde olabilirler
felaket karşısındaki duygularını kabul etmeyebilirler
hareketlerinde aşırı bir artış ya da azalma olabilir
dikkati toplama ve planlı davranmada güçlük çekebilirler
aileden ve akranlarından uzaklaşıp yalnız kalmak isteyebilirler
alkol, sigara ve uyuşturucu (esrar, eroin vb.) kullanmak isteyebilir ve suç işleyebilirler
aile üyelerine ve akranlarına karşı saldırgan davranışlar içine girebilirler
depremin ortaya çıkardığı bazı tepkileri kabullenmeyebilirler
başağrısı ve belirsiz diğer fiziksel şikayetler olabilir
hastalanmayla ilgili korkular yaşayabilirler
genç kızlarda ağrılı ay hali ya da ay hali olmama görülebilir
Bazı ergenler deprem felaketinde kurtarma çalışmalarına yardım ettikleri için birçok yaralı ve ölüyle karşılaşmış olabilirler. Ergenler bu dayanılması güç görüntüler karşısındaki duygularını çoğu kez nasıl ifade edeceklerini bilemezler ve bazı ergenler engellenme, öfke ve suçluluk duygularıyla suç davranışlarına yönelebilirler. Deprem sonrası kurtarma ve yardım çalışmalarına etkin bir şekilde katılmış olan ergenlerde ayrıca aşağıdaki tepkiler görülebilir:
Sindirim sistemi ile ilgili problemler
Cilt döküntüleri
Astım krizleri
Sinirlilik ve gerginlik
BU TEPKİLER NE ZAMAN ÖZEL İLGİ GEREKTİRİR?
Yukarıda sayılan tepkiler çocuk ve gençlerin deprem gibi bir felaketi takip eden zamanda göstermeleri beklenen doğal tepkilerdir. Çocuk ya da genç, depremden önce fiziksel şiddete maruz kalmış, ciddi bir hastalık geçirmiş, ya da birtakım sorunları ve problemleri olmuş ise depremin psikolojik etkilerini daha yoğun yaşayabilir. Özellikle deprem öncesinde bunların üstesinden gelememiş iken bir de depremi yaşadıysa bu felaketle başa çıkmada çok zorlanabilir. Yukarıda sayılan olağan tepkilerin uzun süre devam ettiği ve çocuğun günlük yaşamını sürdürmesini engellediği durumlarda tepkilerine özel bir ilgi gösterilmelidir. Böyle durumlarda çocuk ya da gencin uzman bir kişi tarafından değerlendirilip desteklenmesi gerekebilir. Bu durumlar şöyle sıralanabilir:
Çocuğun davranışlarında ve genel halinde ortaya çıkan ve 2 haftadan daha uzun süren olağan dışı değişimler gözlendiğinde
Çocuk yukarıda sayılan olağan tepkilerden pekçoğunu birarada gösteriyorsa
Çocuğun davranışlarındaki değişimler çok farklı durumlarda da görülüyorsa, örneğin, hem evde, hem de okulda arkadaşlarıyla birlikteyken
Çocuk kendine zarar vermeye çalışıyor ya da vereceğini ifade ediyorsa
Çocuğun daha önceden iyi olan okul başarısında önemli ve devam eden bir düşüş gözlemleniyorsa,
BU TEPKİLERLE BAŞA ÇIKMAK İÇİN NELER YAPILABİLİR?
Çocukları bilgilendirmek, onlara duygusal destek vermek, felaketle başa çıkmadaki çabalarınıza onları da katmak ailenizi bir araya getirmede yardımcı olacaktır. Deprem gibi büyük bir felaket karşısında ailenin birbirine kenetlenmesi, aile ilişkilerini depremden sonra da devam edecek şekilde güçlendirir.
Deprem hakkında konuşmaktan çekinmeyin.
Başınızdan geçen olayı küçümsemeyin. Size ne kadar zor gelirse gelsin gerçekleri saklamadan olan biteni çocuğunuza anlatın. Eğer çocuk üzülecek diye gerçekler saklanırsa, o zaman neler olduğunu kendisi anlamaya ve yorumlamaya çalışacaktır. Böyle bir durumda kendisinin fikir yürütmesi daha fazla endişelenmesine ve korkmasına neden olur. Çocuğa, gerçekleri saklamadan anlaşılır bir dilde anlatmak onun size güven duymasını sağlar. Ergenlerin ise bu konuyu akranları ve diğer yetişkinlerle konuşmasına, tartışmasına izin verin. Ergenler de deprem ve alınacak önlemler konusunda ne kadar bilgilenirlerse yaşamlarını da o kadar kontrol altına alabilir; gelecekleriyle ilgili planlar yapıp çalışabilirler.
Deprem konusunu siz açmayın, fakat çocuğunuz bu konuda konuşmak istediğinde onu
dinleyin, sorularını cevaplayın, ona destek olup onu rahatlatın. Çocuğunuzun duygularını ifade edebilmesi için gerekirse mutlu, üzgün, kızgın, korkmuş gibi duygu bildiren kelimeleri kullanarak siz kendi duygularınızdan söz edin.
Çocuğunuzu neler hissettiğini söylemesi için zorlamayın, bırakın kendisi için uygun
zamanı o seçsin. Birey bazen kendinde aşırı stres yaratan durumları kabul etmekte zorlanır. Bu durumda yaşanan stresi inkar etmek faydalı olabilir. Aynı şekilde ağlamak, aşırı uyumak ya da hayaller kurarak bu travmatik durumdan geçici olarak uzaklaşmak çocukları ve özellikle ergenleri rahatlatabilir.
Çocuğunuzu depremin, hiçbir şekilde onun bir hatası sonucu olmadığı konusunda ikna
edin. Ona anlayabileceği bir dilde depremin ne olduğunu, neden olduğunu ve depremin kendi davranışları ya da sözleri için bir ceza olmadığını açıkça anlatın. Örneğin, “deprem aynı yağmurun yağması, rüzgarın esmesi gibi bizim kontrolümüzde olmayan bir olay, yani sen akşam yemeğini yemediğin, kardeşine küfür ettiğin, arkadaşını dövdüğün, anneni üzdüğün için olmadı” gibi ifadeler kullanın.
Çocuğunuzun bu olayda daha fazla örselenmesine elinizden geldiğince engel olun.
Örneğin, televizyonda yıkılmış evleri, ağlayan insanları, yaralıları gösteren programları izlemesini engelleyin. Çocuğunuzu onu üzen, tekrar depremi hatırlatan durumlardan, olaylardan ve yerlerden korumaya çalışın.
Elinizden gelen en kısa sürede depremden önceki ev düzeninizi sağlamaya ya da yeni
bir düzen oluşturmaya çalışın. Çocuklar için düzenli bir günlük program uygulayın. Örneğin, her sabah kalkıp birlikte kahvaltı etmek, ortalığı toplamak, birlikte oyun oynamak, öğle yemeğinden sonra birlikle bir süre kitap okumak, uyumak gibi. Farklı birşeyler yapmanız gereken günlerde çocuğunuza bunu önceden anlatın.
Çocuğunuza karşı sıcak ve sevecen davranın.
Çocuğunuz sizin yanınızda olmak istiyor, yalnız kalmaktan korkuyorsa ona sarılın, kucaklayın, öpün, onu sevdiğinizi, onun yanında olacağınızı, onu bırakmayacağınızı söyleyin. Dokunma, okşama, sarılma özellikle küçük çocuklar için çok önemlidir. Felaket döneminde, bir süre için çocuğun istediklerini yapmanın bir sakıncası yoktur, aksine böyle olağanüstü bir dönemde az da olsa gerekebilir. Bu dönemde çocuğunuzun şımaracağından korkmayın.
Yatma zamanı geldiğinde çocuğunuzun yanında olmaya çalışın.
Uykudan önce ona hikaye okuyun ya da anlatın, sırtını okşayın, gün hakkında sessizce konuşun. Geceleri istiyorsa ışığı açık bırakın, biraz fazla uyumasına ya da çok korkuyorsa yanınızda yatmasına göz yumun.
Herhangi bir nedenle çocuğunuzdan bir süre ayrılmanız gerekirse, ona nereye
gideceğinizi mutlaka anlatın ve döneceğinizden emin olmasını sağlayın.
Çocuğunuzdan beklediğiniz davranışlar ve sorumluluklar hakkında onunla konuşun.
Çocuğunuzun isteklerini yerine getirmeniz onun bu olayda yaşadıklarını atlatması için ne kadar gerekli ise bir yandan da düzenli bir yaşama geçmek için kurallar koymak da o kadar önemlidir. Eğer çocuğunuz hiçbir kuralı dinlemiyorsa, onunla yapması ve yapmaması gereken davranışları ve o davranışları neden yapması ya da yapmaması gerektiği konusunda konuşun. İstediğiniz davranışları sergilediğinde “aferin ne kadar güzel” gibi sözlerle onu ödüllendirin. Çok zorda kalsanız bile ona vurmayın ve herhangi bir fiziksel ceza uygulamayın.
Ailenin birarada olmasını sağlayın:
Aile üyelerinin birlikte olması travmanın atlatılması için önemlidir. Ayrıca akrabalarınız ya da komşularınız sizi merak edip, telefonla aradıklarında çocuğunuzla bunu paylaşın. Bunlar çocuğa başkaları tarafından da düşünülüp sevildiği duygusunu verecektir. Sosyal destek için akrabalarınızla ve yakın aile çevrenizle ilişkilerinizi en kısa sürede yeniden kurun ve sürdürün.
Çocuğunuzun kendini ifade etmesini kolaylaştırın.
Çocuğu deprem hakkında oyunlar oynaması (kepçe, kamyon, ambulans vs. ile), resimler yapması veya bu konuda yaşadıklarını, hissettiklerini yazması için destekleyin. Böylece çocuk sözel olarak ifade edemediği duygularını ortaya koyma olanağı bulacaktır. Yaptığı resimleri ya da yazdıklarını eve asabilir ya da yakın akrabalarınıza gönderebilirsiniz.
Çocuğunuzun bazı şeyleri kontrol etmesini sağlayın.
Deprem gibi üzerinde hiçbir kontrolümüzün olmadığı bir durum yaşarken biz de kendimize olan güvenimizi yitirebiliriz. Hayatımızın kontrolümüz altında olduğunu hissetmek bizim güvenlik duygumuz için ne denli önemli ise; çocuklar için de o kadar önemlidir. Bu nedenle günlük yapılan işleri planlayın ve planlamaya çocuğunuzun da katılmasını sağlayın. Ayrıca çocuğunuza mümkün olduğunca çok ufak ta olsa kararlar alabilmesi için seçenekler sunmaya çalışın. Örneğin, birkaç giysiyi, yiyeceği ya da oyuncağı gösterip kendisinin karar vermesini sağlayın.
Çocuğunuzun yetişkinlere yeniden güvenmesini sağlayın.
Deprem felaketi çocuğun sadece kendine olan güvenini değil, deprem felaketine engel olamadıkları için yetişkinlere olan güvenini de yitirmesine neden olur. Çocuğunuzun güvenini tekrar kazanmak için, ona verdiğiniz sözleri mutlaka tutun ya da yerine getiremeyeceğinizi düşündüğünüz şeyler için söz vermeyin.
Çocuğunuzun geleceğe güvenle bakmasını sağlayın.
Kısa süreli gelecek için çocuğunuzla birlikte gerçekleşebilecek planlar yapın ve gerçekleştirin. Örneğin, haftaya okul kaydını yenileyelim, anneannenlere gidelim gibi. Böyle deneyimler çocuğun gelecekle ilgili belirsizlikten kurtulmasını ve tekrar gelecekten birşeyler beklemesini sağlar.
Eşinizi kaybettiyseniz çocuğunuzun, onunla olan ilişkisini ve onun verdiği bakımı
özleyebileceğini unutmayın. Bu özlemini, sizin bakımınızı protesto ederek ifade edebilir. Bu konuda duyarlı ve toleranslı olun.
Çocuğunuzun sağlığına dikkat edin.
Sağlıklı bir çocuk diğer yaşamsal güçlüklerle daha kolay başa çıkar. Bu nedenle çocuğunuzun dengeli beslenmesine, yeterince dinlenmesine, temiz yerlerde bulunmasına ve kişisel temizliğine dikkat edin.
Çocuğunuz aile ile ilgili ek sorumluluklar aldıysa, arada bir bunları azaltma yollarını
arayın. Örneğin, bir sabah daha geç uyanması ya da günlük işler yerine arkadaşları ile birtakım faaliyetler yapması için fırsat tanıyın. Size ve aileye yardım etmek için yaptıkları konusunda kendisini takdir ettiğinizi ve onunla gurur duyduğunuzu sık sık dile getirin.
Ergenlik çağındaki gençlere sosyal ilişkilerini yeniden kurmaları konusunda destek
olun. Gençlerin deprem felaketini atlatabilmelerinde, arkadaş bağlarını tekrar kurmaları önemlidir. Bu bağların kurulması için yetişkinlerin gençleri desteklemesi gerekebilir. Sosyal etkinliklere katılmaları için onları cesaretlendirin; spor yapabilmeleri için gönüllü kuruluşlardan yardım isteyin, gereken koşulları oluşturun. Hiçbir şey yapamıyorsa yürüyüşler yapmasını sağlayın. Ayrıca normale dönme çalışmalarında gençlerin de katkısını almak onların kendine olan güvenlerini artırabilir, gençlerin el ele vererek birlikte çalışması ise birliktelik duygusunun gelişmesi için önemlidir. Başkalarına yardım etmek pek çok gencin kendini daha güçlü hissetmesini sağlayacaktır. Bu amaçla gerektiğinde bulunduğunuz bölgede gönüllü kuruluşların sağladığı rehabilitasyon olanaklarından yararlanın.
Çocuğunuzun uyku problemleriyle ilgilenin.
Gece uykusunda korkuyla sayıklayan ya da uykudan ağlayarak uyanan çocuğunuzun yanına gidin, onu sakinleştirin, odayı hemen aydınlatmayın ve yüksek sesle konuşmayın. “Herhalde çok kötü bir rüya gördün” diyerek onun gördüklerini anlatmasını sağlayın ve kesmeden dinleyin. Sakın “korkacak bir şey yok “ demeyin. “Anladım çok korkmuşsun, tüm bunlar sana gerçekmiş gibi geldi” diyerek korkusunu anladığınızı belirtin ama bunun gerçek olmadığı konusunda onu ikna etmeye çalışın. Yanında duracağınızı, şimdi güvende olduğunu söyleyin ve mümkünse tekrar uykuya dalana kadar yanında durun. Uyku sorunu olan çocukların gündüz oyun ve diğer etkinliklerle yorulmalarını sağlayın. Gece uykusundan önce mümkünse ılık bir banyo aldırın. Tüm bunlar çocuğun kaygısını azaltacak ve kendini güvende hissetmesini sağlayacaktır.
Niçin okula gitmek istemediğini anlamaya çalışın.
Böyle bir felaketten sonra küçük çocukların okula gitmek istememelerinin bir nedeni ailelerinden ve sevdiklerinden ayrılmak istememeleri olabilir. Ailenin de güvensizlik nedeniyle çocuğu okula göndermedeki isteksizliği bu durumu daha da körükleyebilir. Eğer çocuğunuz okulda başarılı bir çocuksa okula geç başlatmayın ya da okula gidemediği günlerin sayısını olabildiğince az tutun. Bu çocuklar, okulda bazı şeyleri kaçırdıkları ve arkadaşlarına yetişemeyecekleri düşüncesiyle de okula gitmek istemeyecekleri için başarıları düşecektir. Başarısı düşük olan çocuklar ise deprem sonrasındaki bu karmaşıklık ve belirsiz yaşam koşullarında okula ve ev ödevlerine konsantre olmakta güçlük çekecekler ve okul başarıları daha da düşecektir. Bu nedenle günlük yaşamınızı mümkün olduğunca düzene sokun ve çocuğunuzun bu sebeple bir endişe yaşamamasını sağlayın. Öğretmeniyle iletişimini koruyun; hatta deprem öncesine göre daha yoğun bir iletişime geçin. Çünkü çocuğunuz sizin problemlerinize duyarlıdır ve bunlara bir yenisini katmamak için size sorunlarından söz etmeyebilir. Bunun yerine yakın bulduğu öğretmeniyle derdini paylaşabilir ya da bu sorunu okul ortamında gösterebilir.
Çocuğunuzun yasına destek olun.
Yaşanan deprem felaketinin ve buna bağlı kayıpların ardından çocuğun ölüm hakkındaki soruları artacaktır. Bu soruların altındaki önemli kaygılardan biri anne ya da babasını kaybedeceği korkusudur. Bazen kendi ölüm korkunuzdan dolayı, bazen de kendi yasınızı yaşadığınız için çocuğun bu konudaki soru ve endişeleriyle çok fazla ilgilenemeyebilirsiniz. Anne babalar bazen de çocuklarının üzülmemeleri ve onları acıdan korumak için ölüm hakkında konuşmak istemeyebilirler. Ancak çocuklarla ile duyguları paylaşmak, onlarla anlayabilecekleri düzeyde konuşmak ve kullandığımız kelimelere dikkat ederek açıklamalarda bulunmak yararlıdır. Çünkü çocuklar bilmedikleri konularda fanteziler üretmeye ve kendi kendilerine bazı açıklamalar getirmeye çalışacaklardır. Genellikle de bu açıklamalar çocuklar için gerçek olandan daha korkutucudur. Anne ya da babasından birini kaybeden ve diğerinin de öleceğinden korkan bir çocuğa yanında olduğunuzu onu hiç bırakmayacağınızı ve yeniden eskiden yaptığı pek çok şeyi yapabileceğini söyleyerek gelecekle ilgili endişelerini gidermeye çalışın. Ölen anne ya da babası kendisini bırakıp gittiği için öfkeli olan bir çocuğun da öfkesini boşaltmasını sağlayın. Kum, su ve oyun hamuru gibi malzemelerle oynama, spor yapma çocuğa bu konuda yardımcı olacaktır. Ayrıca yakını ölen herkesin onun yaşadığı duyguların aynısını yaşadığını hatırlatın. Anne ya da babasının ölümünden kendini sorumlu tutan ve bu yüzden yoğun suçluluk duygusu yaşayan çocuklar ise genellikle onu üzdükleri, ya da kızdıkları bir zamanda onun ölmesini istedikleri için bunun gerçekleştiğini sanırlar. Bu çocuklara, yaşamda bazı olayların (ölüm ve doğal afetler gibi) bizim kontrol edemeyeceğimiz olaylar olduğunu ve bu ölümün de kesinlikle kendi hatasından kaynaklanmadığını anlamasını sağlayın. Ergenlerin yası yaşamak istemelerini ve bazen yalnız kalmak istemelerini anlayışla karşılayın, onlara destek olun ve ölen kişi hakkında konuşmak istediklerinde mutlaka konuşun ve giderek olumlu anıları ön plana çıkarın.
BU OLAYLA AİLENİZLE BİRLİKTE BAŞEDİN!
Deprem gibi doğal bir afette ortaya çıkan bu çok normal ama geçici tepkilerle her birinizin tek tek başetmesi elbette önemlidir. Ancak aile olarak yaralarınızın daha kısa sürede sarılması ve normal günlük yaşama dönebilmeniz için aşağıdaki noktalara dikkat etmeniz önemlidir.
Çok büyük bir felaket yaşadığınızı; şaşırmış, sarsılmış ve desteğe ihtiyacınız olduğunu kabul etmeniz iyileşme sürecinin çok önemli bir kısmıdır.
Her aile üyesinin depremden farklı bir şekilde etkilenmiş olduğunu ve herkesin yeniden eskiye dönmesinin farklı sürelerde gerçekleşebileceğini unutmayın.
Yaşamı yeniden kurma çabalarına ve günlük işlere tüm aile üyelerini katın.
Aile üyelerinin rollerinde bazı değişmeler olabilir; esnek ve dikkatli olun. Örneğin, bir ergen hayatında ilk kez kardeşlerinin de bakımını üstlenmek zorunda kalabilir. Bu arada ergenin kendi ihtiyaçlarının da karşılanmış olmasına dikkat edin. Ev ile ilgili sorumlulukları bir kişiye yüklememeye çalışın, paylaşın.
Birbirinize yakın ilgi, şefkat ve anlayış gösterin.
KAYNAKLAR
Allen, R.D. ve Rosse, W. (1998). “Children`s Response to Exposure to Traumatic Events.” Http://www.colorado.edu/hazards/qr/qr103.html
APA Help Center. “Managing Traumatic Stress: Tips for Recovering From Disasters and Other Traumatic Events.” Http://www.apa.org/traumaticstress.html
Bellows, J. “Definitions and Impact of Psychological Trauma on Child Development”. Presented at IX th European Conference on Developmental Psychology. September 1-5 1999, Island of Spetses , Greece.
Cheal, B. “Adapting Your Early Childhood Program for Recovery.” Disaster Training International. Helping Adults Help Children.
Chris, P. Facts for families-American Academy of Child and Adolescent Psychiatry. “Helping Children After a Disaster.” Http://www.trauma-pages.com./aacap.htm
CMHS. “After A Disaster: A Guide for Parents and Teachers.” http://www.mentalhealth.org/specials/schoolviolence/parents.htm
“Coping Strategies for Adolescents After A Disaster. Information for Middle and Senior High School Teachers and School Personnel.” (Brochure) Project REBOUND :FEMA and California Department of Mental Health
Disaster Training International. “After A Disaster: What You Can Do With Your Children.” Http://www.disastertraining.org/after.htm
FEMA and the American Red Cross. “Helping Children Cope with Disaster. Http://www.trauma-pages.com/
FEMA for kids: Resources for teachers. “School Intervention Following A Critical Incident.” Http://www.fema.gov/kids/tch_cope.htm
FEMA for kids: Resources for teachers. “After A Disaster: How to Help Child Victims.” Http://www.fema.gov/kids/tch_aft.htm
FEMA. “Children May Be Affected by Disaster-related Stress.” Http://www.fema.gov/hu98/d1247n83.htm
“Helping Children After A Disaster. A Comprehensive Guide for Parents & Other Caring Adults.”(Brochure) Project REBOUND: FEMA and California Department of Mental Health.
“Helping Children Cope with Disaster” (FEMA & American Red Cross), David Baldwin’s Trauma Information Pages. Http://www.trauma-pages.com/
Huzziff, C.A. ve Ronan, K.R. (1999). “Prediction of children`s coping following a natural disaster-the Mount Eruptions:A prospective study. The Australasian Journal of Disaster and Trauma Studies. Http//www.massey.ac.nz/~trauma/issues/1999-1/huzziff1.htm
Lafond, R. “Helping Children Cope with Disaster.” Search and Rescue Society of British Columbia
Los Angeles County Department of Mental Health. “Family Coping Strategies.” Http://www.trauma-pages.com/
National Institute of Mental Health. “Helping Children and Adolescents Cope with Violance and Disasters.” Http://www.nimh.nih.gov/publicat/violence.htm
Parent Information Booklet. UNICEF: Psychosocial Project Kosovo. Trauma Psychiatry Program, University of California, Los Angeles.
Perry, B.D. “Principles of Working with Traumatized Children: Special Considerations for Parents, Caregivers, and Teachers.” http://www.bcm.tmc.edu/civitas/principles_TC.htm
Robinson, E. H. ve Rotter, J. C. (1991). “Coping with Fears and Stress.” ERIC Digest (ED 34188831).
University of Illinois Extension Disaster Resources. “Helping Children Cope With A Disaster.” Http://nimh.nih.gov/publicat/violance.htm
University of Illinois Extension Disaster Resources. “Helping Children Cope With A Disaster.” Http://www.ag.uiuc.edu/~disaster/facts/kidcope.html
University of Illinois Extension Disaster Resources. Children, Stress, and Natural Disasters “A Guide for Teachers: What Children May Be Experiencing.” Http://www.ag.uiuc.edu/~disaster/teacher/csndres2.html
University of Illinois Extension Disaster Resources. Children, Stress, and Natural Disasters. A Guide for Teachers: Children’s Responses to Disasters.” Http://www.ag.uiuc.edu/~disaster/teacher/csndres3.html
Yule, W., Perrin, S. ve Smith, P. (1998). Post-traumatic stress disorders in children and adolescents. Yule, W. (Ed.) Post-Traumatic Stress Disorders Concepts and Therapy. New York: Wiley & Sons.

Deprem, Kayıplarımız ve Yas

14 Ekim, 1999
17 Ağustos 1999’da yaşadığımız ve ulusça hepimizi yasa boğan depremden sonra, çok sevdiğiniz bir ya da bir kaç yakınınızı kaybetmiş olabilirsiniz. O günden bu yana da yaşam size çok zor geliyor olabilir. “Onlar olmadan yaşayamam”, “Onlarsız hayatın anlamı yok!” gibi düşünceler içinde olabilirsiniz. Kuşkusuz yaşadığınız bu yoğun ve dayanılması çok güç acıyı en iyi kendiniz bilirsiniz. Çevrenizdeki yakınlarınız ne kadar paylaşmaya çalışsa da, “ateş en fazla düştüğü yeri yakar”.
Bununla beraber, bu alanda uzun yıllar çalışmış ve dünyanın çeşitli yerlerinde araştırmalar yapmış olan uzmanların ortaya çıkardığı bazı bulguların da işinize yarayabileceğini umuyoruz: Eğer kendinize karşı biraz sabırlı olursanız, düşüncelerinizin zaman içinde, “Onlarsız yaşayamam” dan, “Onları çok, ama çok özlüyorum”a, “Aklıma geldikçe hala çok acı çekiyorum” a dönüştüğünü; bir zaman sonra da, “Onların anılarının varolabilmesi için benim yaşamam gerek” diyebildiğinizi göreceksiniz.
Sevdiklerimizin kaybından sonra yaşadığımız yas tepkisi çok doğal ve olması gereken bir duygudur. Sevdiği bir insanı kaybettikten sonra, hiç bir şey olmamış gibi yaşamaya çalışmak, bir insanın kendine verebileceği en büyük zararlardan biridir.
Yakınını kaybetmiş biri olarak, aşağıdaki bedensel, düşünsel, duygusal ve davranışsal tepkilerin bazılarını göstermiş ve bazılarını da hala gösteriyor olabilirsiniz:
Olay anında bir şok ve uyuşma duygusu hissetmiş olabilirsiniz.
Sevdiğiniz insanın öldüğüne/ bu olayın gerçek olduğuna inanamıyor olabilirsiniz.
Onun ölümüne engel olamadığınızı düşündüğünüz ve ölüm gerçeği ile yüz yüze geldiğiniz için yoğun bir çaresizlik duygusu içine girebilirsiniz.
Yaşadığınız acı içinde kendinizi çok yalnız hissedebilirsiniz.
Kaybettiğiniz yakınınızın yüzü, gözünüzün önünden gitmiyor olabilir.
Her türlü olay, bir isim, bir kıyafet, belirli bir yaştaki bir kişi, bir şarkı, bir yer, o yakınınızla ilişkili gördüğünüz her şey, size onu hatırlatabilir.
Kimileri resimlerine bakamaz, kimileri ise resimlerine bakarak rahatlayabilir.
Onları kurtaramadığınızı düşünüp, kendinize ve diğer insanlara öfke duyabilirsiniz.
Kendinizi ya da başkalarını suçlayabilirsiniz.
Herkesin bu tür olaylarla başa çıkma, kendini rahatlatma yolu farklı olabilir. Ama siz doğal olarak kendi derdinizle yoğrulduğunuzdan, herhangi birinin sizinkinden daha farklı olan “kendini teselli yolu” sizi öfkelendirebilir.
Kayıpları olmayan insanların gülüp eğlenmeleri size dokunabilir.
“Keşke”lerle başlayan cümlelerle yakınınızı kaybetmeden önce yaptığınızı ya da yapmadığınızı düşündüğünüz bir şeyden ötürü pişmanlık duyabilirsiniz.
Kaybettiğiniz kişiyi çok özlüyor olabilirsiniz.
Karamsarlık yaşayabilir, hiçbir şey yapmak istemeyebilirsiniz.
Gerginlik ve tedirginlik içinde, yerinizde duramıyor olabilirsiniz.
Aklınızı işinize veremeyebilirsiniz.
Sabahları yataktan kalkmada güçlük çekebilir, kendinizi sürekli yorgun hissedebilirsiniz.
İştahınızda azalmalar ya da artmalar olabilir.
Uykusuzluk, konsantrasyon güçlükleri çekebilir ya da aşırı uyuyabilirsiniz.
Boğazınızda bir yumru hissi, göğsünüzde ağrı olabilir. Ağlamak istediğiniz halde ağlayamayabilirsiniz.
Alkol ya da ilaçlara başvurmuş ya da başvurmayı düşünüyor olabilirsiniz.
Umutsuzluk içinde olabilir, içinizde bir boşluk hissedebilir, kendinizi değersiz olarak görebilirsiniz.
Kendi ölümünüzü düşünüp korkuya kapılabilirsiniz.
Başınıza gelen bu olayın büyük bir haksızlık olduğunu düşünebilirsiniz.
Bunun neden bir başkasının değil de sizin başınıza geldiğini sorup, bir anlam vermeye çalışıyor olabilirsiniz.
Yaşadığınız acının, herkesin yaşadığından daha fazla olduğunu düşünebilirsiniz.
İçinize kapanmak isteyebilirsiniz.
Sorumluluklarınız arttıkça, neye nereden başlayacağınızı bilemeyebilirsiniz.
Zaman içinde, duygularınızın yoğunluğunun azaldığını sandığınız ve tam bu kaybı kabul etmeye başladığınız bir sırada, başta hissettiğiniz acılar aynı yoğunlukta geri gelebilir.
Çevrenizdeki kayıpları olan kişilerin daha iyi durumda olduğunu görüp sizin acınızın hiçbir zaman hafiflemeyeceğini düşünebilirsiniz.
Geleceği düşünmek çok zor gelebilir. Şimdiki zaman da çok acı vericidir. Bu yüzden sürekli olarak geçmiş üzerinde durabilirsiniz.
Kaybettiğiniz kişi ile bağınızın sürdüğünü hissetmek amacıyla, o hayattayken birlikte yaptığınız şeyleri sürdürmek, hala varmış gibi, yaşadığı mekanın düzenini korumak, sofrada ona da yer ayırmak,vb. davranışlar içine girebilirsiniz.
Bu duyguların, düşüncelerin ve bedensel tepkilerin hepsi çok normaldir ve tüm dünyada yaşayan insanların bu tür kayıplar karşısında gösterdiği evrensel tepkilerdir. Ancak bu tepkilerin dozunun ne olduğu ve gündelik yaşamınızı sürdürmenizi engelleyip engellemediği de çok önemlidir. Eğer söz konusu tepkileriniz çok yoğunsa ve gündelik yaşamınızda büyük aksamalara yol açıyorsa, bir uzmandan yardım almanızda yarar olabilir. Özellikle alkol ve ilaç kullanımı için bu konuya dikkat etmenizi öneririz.
Aşağıdaki ipuçları, dünyanın pek çok yerinde yakınlarını kaybeden kişilerle yapılan bilimsel çalışmalarda, acıyla başa çıkmada işe yarar olarak değerlendirilmiştir. Şu anda size çok zor gelse de, bu önerileri uygulamaya çalışmanızın zamanla acınızı biraz olsun hafifletebildiğini ve kendinizi daha iyi hissettiğinizi göreceksiniz.
Acılarınızın biraz daha katlanılabilir hale gelmesi epey zaman alacaktır. Bu yüzden kendinize ve aynı kaybı yaşayan yakınlarınıza karşı sabırlı olun.
Bu kayıp daha önce yaşadığınız hiçbir acıyla karşılaştırılamayacak kadar büyük olsa da, daha önce yaşadığınız acılar sırasında acınızı hafifletmek için yaptıklarınızı hatırlamaya ve yine bunları yapmaya çalışın.
“Keşke”lerle başlayan düşünceleriniz yüzünden pişmanlıklar ve suçluluk yaşadığınız durumlarda, bu duyguları yaşayan siz değil de bir arkadaşınız olsaydı, ona neler söyleyeceğinizi düşünün ve kendinize de bunları hatırlatın.
Olabildiğince erken bir zaman içinde, yaşadığınız kayıp olayından önceki gündelik yaşantınıza (çalışma hayatı, ev işleri, alış veriş, ziyaretler, vb.) dönmeye çabalayın. Böylece aklınızı o olaydan uzaklaştırıp, zihninizi dinlendirebilirsiniz.
Daha önce yaşadığınız acılar bu acıyla kıyaslanamasa da, bugüne kadar ayakta durabildiğinizi kendinize hatırlatıp, başedebilme gücünüzü gözardı etmeyin.
Kaybettiğiniz kişiyi hatırlatan olay, eşya, resim, yer, vb. hatırlatıcılarla zaman içinde, yavaş yavaş yüzleşmeye çalışın. Başlangıçta bunu yapmak çok acı verse de uzun vadede acınızın katılaşmasını önleyeceği için daha katlanılabilir düzeye gelmesinde yardımcı olacaktır.
Yaşadığınız olayı, kaybınız karşısındaki duygu,düşünce ve davranışlarınızı, yakınlarınızla ya da benzer kayıpları olanlarla paylaşmaya çalışın, ağlamaktan sakın kaçınmayın. Paylaştıkça rahatlayacaksınız. Acınızı paylaştığınızda ve ağladığınızda o acı içinizde katılaşıp kalmayacaktır. Acınızı katlanılabilir hale getirecek bilgiler, her zaman uzmanlardan gelmez. Sizinkine benzer kayıpları, acıları olan ve bunlara katlanmaya çalışan diğer insanları dinleyerek de bir şeyler öğrenebilirsiniz.
Arada sırada, bu olaydan on yıl sonrasını hayal ederek, bu olayı o zaman diliminde nasıl yadedeceğinizi kendinize söyleyin.
Bayramlarda, yıldönümlerinde vb. özel günlerde bu acılarınızın aynı yoğunlukta yeniden yaşanabileceğini bilin ve hazırlıklı olun.
Kendinizi yoğun bir çaresizlik, umutsuzluk, karamsarlık içinde hissettiğinizde, mümkünse bir yürüyüş yaparak ya da burnunuzdan derin nefesler alıp, ağzınızdan vererek, bedeninize olabildiğince fazla oksijen girmesini sağlayın. Bu oksijen, bedeninizdeki o gerginliği ve iç sıkıntısını hafifletecektir.
Zaman geçtikçe, “neden?” diye sormak yerine “bundan sonra ne yapabilirim?” demenin size iyi geldiğini göreceksiniz. En başta bu sorunun yanıtı “hiçbir şey” olabilir ve bu da normaldir. Ancak zamanla yapabileceğiniz şeylerin çoğaldığına tanık olacaksınız.
Şimdiki zamanın acısını yaşamak, geçmişin sizi alıp götürmesine izin vermemek ve gelecekle ilgili olumlu beklentiler içine girmek de yararlı olabilir.
İnsanoğlu olarak doğadaki varoluşumuzun gerçeklerini (ölümün kaçınılmazlığı, ölüm karşısındaki çaresizliğimiz, olayları kontrol etmedeki sınırlılıklarımız ve geleceğin bilinmezliği) kabul edip olayları daha bilgece yorumlamaya çalışın.
Düşüncelerinizin, “Ben onsuz/onlarsız nasıl yaşarım?” dan, “Onları özlüyorum”a ; “Onları hep seveceğim”e; “Birlikte ne güzel günlerimiz oldu” ya ve, “Ben varolduğum sürece onları da anılarımda yaşatacağım”a doğru bir gelişim göstermesine yardımcı olun.
Sevdiklerinizin kaybına bağlı bu acının, onların bir zamanlar var olduğunun ve sizin tarafınızdan çok sevildiklerinin bir göstergesi ya da kanıtı olduğunu kendinize hatırlatın. Bu tür bir bakış açısı, acınızı daha katlanılabilir kılacak ve belki bir parça avunmanıza yardımcı olacaktır.

Çocuklu beynin hali başka

Çocuk sahibi olanlarla olmayanların beyni farklı işliyor! Ebeveynlerin beyni ağlama sesine hemen tepki verirken, çocuksuzlar umursamıyor.
Anne-baba olmak insanı hakikaten değiştiriyor! İsviçreli bilim adamları, anne ve babaların beyinlerinin, çocuğu olmayanlara göre farklı çalıştığını saptadı.
Nature dergisinin internet sayfasındaki habere göre, Basel Üniversitesi`nde Erich Seifritz ve ekibi, ebeveynlerin ve çocuğu olmayan kişilerin beyin aktivitelerini inceledi. Deneklere ağlayan ve gülen bebeklerin ses kayıtlarını dinleten bilim adamları, bu sırada manyetik rezonans tomografisiyle beyinlerinin hangi bölgelerinin aktif hale geldiğini tespit etti. Çocuk sahibi olan ve olmayanlar arasında belirgin fark olduğunu belirleyen bilim adamları, ağlama sesinin anne ve babalarda duygularla ilgili iki bölgeyi aktif hale getirdiğini, çocuğu olmayan kişilerde ise böyle bir tepki görülmediğini vurguladı.
Bir de kadın-erkek farkı var
Gülen bebek sesi dinletildiğinde, çocuk sahibi olmayanların beyinlerinin bu bölgelerinin daha aktif hale geldiğini söyleyen Seifritz`e göre bu, beynin aktif hale getirilmesinin öğrenilebileceğine ilişkin bir gösterge.
Bilim adamları, deneylerde kadınları erkeklerden farklı kılan bir özellik de gördü. Bebek sesi duyan bütün kadınların beyinlerindeki prefrontal korteks bölgesinin işlevi durdu. Bu bölge, gün içinde karşılaşılan çok sayıda algıdan önemsiz sesleri ayıran bir çeşit filtre görevi görüyor. Bu bölgedeki aktivitenin azalmasının, filtrenin açıldığı anlamına geldiğini söyleyen uzmanlar, bu nedenle kadınların bebek seslerine daha hızlı tepki verdiğini belirtti. Bilim adamları, burada, bebeklerin ağlayıp ağlamadığı ya da kadının çocuk sahibi olup olmadığı gibi faktörlerin herhangi bir rol oynamadığını vurguladı.
24.12.2003 Radikal AA – ANKARA

Çok Zeki Çocuğunuza

IQ`su ortalamanın üstünde olan ve diğer çocuklardan daha zeki olduğunu bilen çocuklar, gençlik ve erişkin döneminde daha çok psikolojik sorun yaşıyor ve uzun süreli ilişkiler kurmakta zorlanıyor.

(Güncelleme : 01.10.2001)
İngiltere`de yapılan bir araştırma, çocuklara, IQ`sunun arkadaşlarından daha yüksek olduğunu söylemenin ve hissettirmenin olumsuz sonuçlar yarattığını gösterdi.
Prof. Joan Freeman başkanlığında yapılan araştırmada, yaşları 5 ila 14 olan 210 çocuk, 27 yıl boyunca incelendi. Denekler, IQ`su normal çocuklardan daha yüksek olan ve bunu bilen,IQ`su normal çocuklardan daha yüksek olan ancak daha zeki olduğunu bilmeyen ve normal çocuklar olmak üzere 3 gruba ayrıldı.

1974, 1984 ve 2001 yılında ayrıntılı olarak araştırılan deneklerde, normalden daha zeki olan ve bunu bilenlerin yüzde 40`nda, nörotik hastalık, uykusuzluk, sosyal davranış bozukluğu, hoşnutsuzluk ve mutsuzluk gibi psikolojik ve fiziksel rahatsızlıkları olduğu tespit edildi.
Bu gruptaki gençlerin, özellikle uzun süreli ilişkiler kurmakta zorlandığı gözlendi. IQ`su normalden daha yüksek olan ancak bunu bilmeyen ve normal çocuklardan oluşan deneklerde ise benzer sorunların ortaya çıkmadığı görüldü.

Prof. Freeman, problemlere yol açanın yüksek IQ değil, IQ`sunun daha yüksek olduğunu bilmek olduğunu belirtti.
Çocuklarda İletişim Bozuklukları

Çocuklarda iletişim bozukluklarının pekçok çeşidi bulunuyor. (Yılbaşı sürprizlerini kazanmak için son şifremiz: güzellik! Katılmak için en geç yarın formu doldurmanız gerekiyor.) Başlangıçta önemli bir sorun gibi gözükmese de işitmede meydana gelen en ufak bir kayıp kişinin lisanını kullanma yeteneğini, artikülasyon bozuklukları ise terapiyi gerektirebilir.

(Güncelleme : 27.12.2001)
Yine sıklıkla karşılaştığımız kekemelik çözümlenebilecek çok basit bir sorun da olabilir. Konuyla ilgili Konuşma ve Lisan Pataloğu Elif Burcu Adalı sizlerle….

I. Çocuklarda Duyma Bozuklukları

Duyma ve konuşma insanların primer iletişim modunu oluşturur. Bu nedenle işitmede meydana gelen en ufak bir kayıp bile kişinin lisanı kullanma yeteneğini etkileyebilir. Çocuklarda olabilecek hafif derecede duyma bozuklukları bile lisan gelişimini ve okul başarısını etkiler. Çocuklarda en sık rastlanan işitme kaybı orta kulak iltihaplanmasıyla alakalıdır. Bu enfeksiyonlar şaşılacak bir hızla kendini gösterip yok olduğundan dolayı kimi zaman aileler bile farkına varmayabilirler. Herhangi nedenle olursa olsun, işitme kaybı olan çocukların sosyal, kognitif ve lisan gelişimi açısından özel eğitime ihtiyaçları vardır.

II. Çocuklarda Lisan Bozuklukları

Çocuklarda lisan bozuklukları veya lisan gelişiminin gecikmesi çok çeşitli nedenlerden dolayı olabilir. Bu bozukluk veya gecikme mental retardasyon veya otisim gibi gelişimsel bir problemin habercisi olabileceği gibi irsi de olabilir. Eğer lisan gelişimi bir süre normal seyrini takip edip sonra bir duraklama dönemine girdiyse bu beyne gelen bir darbeden kaynaklanıyor olabilir. Bazı bebekler problemli bir doğumdan sonra uzun süre yoğun bakımda kalmaktan dolayı kendileriyle konuşan insanlarla sınırlı bir iletişim içinde olmaktan dolayı çevrelerinden yeterli stimulasyon alamayıp lisan gelişimini zamanında tamamlamakta zorlanabilirler.Bazı çocuklar da kogntif gelişmeleri yaşa uygun seyreden çocuklarda, bu tip problemlere “spesifik lisan bozuklukları” adı verilir. Çocuklardaki lisan bozuklukları veya gelişim gerilikleri bu çocukları normal gelişen yaşıtlarıyla karşılaştırılarak kararlaştırılır ve uzmanların belirleyeceği amaçlar doğrultusunda terapiye başlanır.

III. Çocuklarda Artikülasyon Bozuklukları

Konuşmaya başlamak bir çocuğun hayatının en önemli adımlarından biridir. Yapılan araştırmalar belli seslerin doğru telaffuzunun belli yaşlarda ortaya çıktığını göstermiştir:

32 ay n, m, p, h, t, k, y
36 ay f, b, g, d
48 ay s
48 aydan sonra l, r, s, ç, c, v, z

Çoçuklarda görülen artikülasyon problemlerinin çok çeşitli sebepleri olabilir. İşitme kaybı, ağız-yüz anomalileri, damak-dudak yarıkları veya merkezi sinir sistemi kaynakları problemler artikülasyon bozukluğuna yol açabilecek durumlardan bir kaçıdır. Çoçuklar herhangi bir sesi çıkaramadıklarında bunun neden kaynaklandığını izole etmek nasıl bir terapi izleneceği açısından önemlidir.

IV. Çoçuklarda Ses Hastalıkları

Çoçukların yaşamlarının ilk 5 senesi içinde çıkardıkları sesler genelde dinleyenler tarafından normal olarak algılanır. Ancak kimi zaman değişiklikler farkedilebilir. Örneğin bir bebeğin ağlama sesi normalden alçak bir perdeden ve hipernasal olabilir. Sesin kalitesinde, perdesince veya rezonansındaki herhangi bir deviyasyon bir hava yolu veya gırtlak hastalığının ön habercisi olabilir. Bu nedenle okul öncesi veya okul çağı çoçukların seslerini kullanmalarında herhangi bir değişiklik farkedildiğinde, bunun bir uzman doktora gösterilmesi şarttır. Çoçuklarda meydana gelebilecek ses problemlerinin kaynağı ses telleriyle ilgili bir patoloji, allerji, enfeksiyon veya normalden büyük bağdemciklerden olabilir. Ayrıca okul çağındaki çoçukların devamlı bağırarak seslerini düzenli bir şekilde yanlış kullanmaları da ses tellerinde problemlere yol açabilir. Çoçuklarda zamanında ve doğru teşhiş edilen ses hastalıklarının idaresi çabuk ve etkili olur.

V. Çoçuklarda Kekemelik

Kekemelik, seslerin ve hecelerin tekrarlanması veya uzatılması kaydıyla konuşmayı tamamlamak için yaşanan mücadeledir. Ancak ifadenin akıcılığında yaşanan her problem keemelik değildir. Doğru teşhiş ve rehabilitasyon için bu ayrımın yapılması çok önemlidir. Konuşma ve lisan patolojisi alanında klinik açıdan en fazla kararsızlık yaşanan konulardan biri de kekemelik ve bunun sebepleridir. Günümüze değin ortaya atılan birçok teori ve buna bağlı pek çok terapi yöntemi geliştirilmiştir. Ancak kekemeliğin neden kaynaklandığı konusunda yaşanan çelişkiler tedavi konusunda da yaşanmaktadır. Yapılan araştırmalarda okul çağında kekeleyen çoçukların büyük bir bölümünün lise çağında geldiklerinde konuşmalarında bir pürüz kalmadığı görülmüştür. Kekemeliği devam eden çouklarda ise, terapi için en uygun ve gerçekçi amaç kekemeliği “geçirmek” veya “yok etmek” yerine, akıcı konuşma enstantanelerini çoğaltmak ve eğer kekeleyecekse de çoçuğa mümkün olduğu kadar rahat kekelemeyi öğretmektir.

Konuşma ve Lisan Pataloğu
Elif Burcu Ardalı
İnternational Hospital

DEPRESYON (Ruhsal çöküntü)

Depresyon
Depresyon kelimesi günlük dilde sık sık kullanılır. Bir çok duygunun bir araya gelişini o anda varolan istenmeyen psikolojik ruh halini betimlemek için kullanılır.
Depresyon her yaşta görülebilen bir hastalıktır. Majör Depresyon ( büyük depresyon) nöbetlerle gelen ve tam düzelen bir özelliğe sahiptir.Toplumun her kesiminde görülebilir. Psikiyatrik hastalıklar arasında en sık rastlanan bir tablodur. Yaşam boyunca her 100 erkekten 10`unun ve her 100 kadından 20`sinin Depresyon geçirdiği araştırmalarla saptanmıştır.
Depresyondaki bir insanda en dikkati çeken özellikler şunlardır; Elem, keder, karamsarlık umutsuzluk duyguları ile; daha önceden zevk aldığı ilgi duyduğu nesnelere, uğraşılara ilgi duymaması ve hiçbir şeyden zevk alamama halidir.
Depresyondaki bir hasta çevresine ve hekime “çok üzgünüm, sanki daha önceki kişiliğimi yapımı kaybettim. Hiçbir şeyden zevk almıyorum. Bu sıkıntı, keder bitmeyecek. Hayat bana ağır geliyor. Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Kendimi yorgun ve bitkin hissediyorum. Sabırsız, tahammülsüz bir insan oldum. Kimse gelsin -gitsin istemiyorum. Sessiz – sedasız bir odada yalnız başıma kalmak istiyorum. Çocuklarıma bakamıyorum; bazen onları boğasım bile geliyor. Bazen de artık yaşamanın bir anlamı kalmadı diye düşünüyorum. Bir şey öğrenemiyorum, her şeyi unutuyorum… Zaman zaman sebepsiz ağlıyorum. Çok sıkılıyorum, daralıyorum, baş ağrılarım sıklaştı. İştahtan kesildim, kilo verdim. Uykuya dalmakta güçlük çekiyorum, bazen erkenden sıkıntı ile uyanıyorum. Ne yapacağımı bilemiyorum. Karar veremiyorum… ” şeklinde yakınmada bulunur.
Uluslararası Depresyonları önleme ve tedavi komitesinin depresyonlu hastaların tanınması amacıyla hazırladığı tanı ölçütlerinden yola çıkarak hazırlanan maddelerin 4-5 tanesine evet diyorsanız Depresyonda olabilirsiniz.
Hayattan eskisi kadar zevk almıyorum, hiçbir şey ilgimi çekmiyor.
Son zamanlarda karamsar, ümitsiz, kötümser düşünüyorum.
Kendimi yorgun, bitkin, halsiz hissediyorum.
Uyku düzenim bozuldu.
İştahım azaldı kilo kaybettim.
Bedenimde ağrılar, sızılar başladı, göğsüme baskı oluyor, mideme kramplar giriyor.
Son zamanlarda cinsel ilgimi kaybettim.
Hafızam zayıfladı, birşeyi aklımda tutamıyor, öğrenemiyorum.
Zaman zaman intihar etmek istiyorum. Kimseyi görmek istemiyorum.
Depresyon geçiren bir insandan; düşünce ve duygu, davranış, motor faaliyetlerde, biyolojik yaşamsal fonksiyonlarda değişiklikler olur.

Duygu Durumundaki Değişiklikler.
Keder, elem, üzüntü, sıkıntı, karamsarlık
Olağan faaliyetlere karşı ilgisizlik,
Hiç bir şeyin zevk vermemesi, hayatın anlamsız gelmesi
Ağlama isteği veya ağlama,
Konuşmaya dahi isteksiz olma.
Düşünce içeriğindeki değişiklikler:
En başta umutsuzluk, karamsarlık düşünceleri ( Kendisini değersiz, günahkar, suçlu kabul etme, ciddi depresyonlarda kişi bu düşüncelerle intihar eder…)

İntihar fikirleri
Ağır depresyonlarda bazen gerçeği değerlendirme, muhakemede kısmi bozukluklar görülebilir. Şahıs organlarının olmadığını, çürüdüğünü, bu nedenle yeme-içmesinin anlamsız olduğunu söyler ve kötülük göreceği şeklinde hezeyanları olabilir.
Depresyonda Hafıza
Dikkat toparlanamaz
Konsantrasyon bozulur.
Unutkanlık başlar
Yeni şeyler öğrenilemez
Bu nedenle bir iş performansı ciddi şekilde düşer.
Depresyonda Biyolojik-Vital fonksiyonlar
Uykuya dalmada güçlük
Sık sık uyanma, sabahları erken uyanma
İştahsızlık ( Perhizde değilken 1 ayda kilosunun %5`inden fazlasını kaybetme)
Cinsel istekte azalma
Hareketlerde faaliyetlerde yavaşlama, halsizlik, yorgunluk, bitkinlik.
DEPRESYON TÜRLERİ

Maskeli Depresyon
Sınıflamalarda yer almamakla birlikte klasik kitapların çoğunda yer alır. Bu durumda klasik depresyon belirtileri yerine: Bedenin değişik yerlerinde ağrılar, sızılar, uyuşma, karıncalanmalar, hissiyat azlığı, karakter bozuklukları, Sexsüel alanda ve beslenme ile ilgili davranışlarda bozukluklar, alkolizm, madde bağımlılığı gibi sorunlar ön plandadır. Yani temeldeki depresyon bu şekilde dışa yansımıştır.
A tipik depresyon
Hastada depresif duygu durum dikkati çekmekle beraber, diğer belirtiler “tipik” depresyon belirtilerine uymaz. Gün içi değişmeler görülür. Kişilik yapısı takıntılara saplantıları yatkın insanlarda takıntılar, saplantılar, kuruntular ön plana çıkar. Örneğin; su muslukları, tüpün düğmesi, ütü fişi sürekli kontrol edilir. Bazen yoldan dönülüp tekrar tekrar bakılır. Bedendeki fizyolojik değişiklikler organlardaki bozukluğun habercisi gibi değerlendirilir ve bedensel uğraşlar artar. Çeşitli korkular gelişir. Dışarıdan gösteri, rol gibi algılanacak davranışlar görülebilir.
A tipik depresyonlu insanlar her zamankinden fazla uyur ve fazla yemek yerler. Aşırı kilo alırlar. Kollarda ve bacaklarda aşırı güçsüzlük vardır. Beklenmedik bir şekilde alkole, maddeye, kumara düşkünlük. Aile ve iş yaşamından uzaklaşma Açıklanması güç cinsel uyumsuzluklar dikkati çeker.
Çocuklarda Ve Gençlerde Depresyon
Çocuklarda ve gençlerde tipik depresyon belirtileri olmayabilir. Daha çok davranış ve tutum değişiklikleri belirgindir. Aşırı ağlama, hırçınlık, asi davranışlar, çabuk sinirlenme, alkol ve uyuşturucu kullanımına başlamanın temelinde depresyon olabilir.
Yaşlılarda Ve Menapoz Sonrası Depresyon
Kadınlarda daha sık görülür.
Depresyonun tipik belirtileri olmakla beraber; ağır bunaltı (anksiyete), sıkıntı, özellikle sabah sıkıntısı, uyku bozukluğu ön plandadır.
Aşırı telaş ve tedirginlik vardır.
Sıkıntıdan dolayı sürekli eller oğuşturulur ve yerinde duramama, dolaşma hali vardır.
Bedensel uğraşılar daha fazladır.
İntihar düşünceleri yoğundur.
Doğum Sonrası Depresyonları
Doğumdan sonra annelerde görülen depresif tabloya “puerperal depresyon” denmektedir. Bazı anneler doğumdan sonra : Gelip geçici ağlama nöbetleri, güçsüzlük , halsizlik, sıkıntı, üzüntü, bebeğe karşı ilgisizlikle karakterize “Bebek hüznü ” denen bir durum yaşar. Destekleyici tedavilerle olumlu yanıt verir. Doğum sonrası bir ila 3 ay içinde gelişen karamsarlık , üzüntü, yetersizlik , hiçbir şeyden zevk alamama, çocuğa, ev işlerine bakmamak gibi hallerinde tam bir depresyon geçiriyor denmektedir. Ciddi tedavi gerekmektedir. Hastaların çoğu tedavi ile düzelir. Bazılarında depresyonun belirtileri uzun süre üzerinde kalabilir.
Distimik Bozukluk
Eskiden nörotik depresyon, depresif kişilik, nevrasteni diye nitelendirilirdi. Hastalarda en az iki yıl süren ve çok ağır olmayan depresyon belirtileri vardır. Uyku bozuklukları, hiçbir şeyden mutlu olamama, müzmin karamsarlık hali, yoğunluk, istek ve ilgi azlığı, güvensizlik hissi, bedensel yakınmalar dile getirilir. Bu bozuklukta bir kaç gün , bir kaç hafta iyilik dönemleri görülebilir. Ancak bu iyilik dönemleri iki ayı geçmez.
Postpsikotik Depresyonlar
Şizofreni gibi gerçeği değerlendirme yeteneğinin bozulduğu, “akıl hastalıklarında da zamanla depresyon gelişebilir.
Organik Nedenlere Bağlı Depresyon
Bir çok fiziksel bozukluğa bağlı depresyonlar görülebilmektedir. Örneğin;Hormonal sistemdeki bozukluklar, Nörolojik bazı hastalıklarda ( Örneğin Parkinson, Multipl skleroz) kan hastalıklarında, kanserde, enfeksiyon hastalıklarının bazılarında, kaza ve ameliyetlardan sonra depresyon gelişebilmektedir. Uzun süre kullanılan tansiyon düşürücü, ülser giderici bazı ilaçlar bağımlılık yapan uyarıcı ve uyuşturucular, kortizollü ilaçlarda depresyon yapabilirler.
DEPRESYON NEDENLERİ

Depresyona yol açan çok neden vardır.
Kalıtımsal nedenler
Biokimyasal değişiklikler
Hormonal bozukluklar
Tedavide kullanılan bazı ilaçlar
Bazı organik nedenler
Psiko-sosyal olaylar
Sosyo-kültürel etkenler
Bazı yaşam olayları depresyona neden olabilir.
Birçok insanın aynı şartlarda yaşamasına rağmen bazılarının depresyona girdiği, bazılarının girmediği araştırılıp, tartışılmıştır.
Biyolojik-genetik alt yapının depresyona yatkınlık gösterdiği kişilerin dış faktörlerle daha kolay depresyona girdiği ileri sürülmektedir.Depresyon tedavi edilebilen bir hastalıktır
Depresyon belirtileri 2 haftadan fazla sürüyorsa mutlaka bir psikiyatrise gidip tedavi olmak gerekir. Günümüzde depresyon giderici çok güçlü ilaçlar geliştirilmiştir. Psikiyatrislerin tedavide bir çok seçenekleri vardır. 2-3 aylık bir tedavi ile ciddi düzelmeler sağlanabilmektedir. Tedavinin süresi hastalığın ciddiyeti, süresi tekrar edip etmediğine göre ayarlanır. Psikoterapi ile birleştirilen ve sosyal düzenlemeler ile desteklenen tedaviler daha iyi sonuçlar vermektedir.

DEPRESYON BİR HASTALIKTIR TANIYIN YENİN
Depresyon ruhsal bir hastalıktır. Depresyon çok yaygın bir sağlık sorunudur. Ülkemizde yaklaşık her on kişiden birinde depresyon görülmektedir. Ancak halk ve doktorlar tarafından yeterince tanınmamaktadır. Depresyonlu kişinin iş verimi düşer, çalışamaz, insanlar ile olan ilişkileri bozulur. Aileye ve topluma getirdiği ekonomik yük çok büyüktür. Depresyon tedavi edilebilen ve tam olarak düzeltilebilen bir hastalıktır. Depresyon tedavi edilmezse intihar ile sonuçlanabilir. İntihar olgularının büyük bir bölümü depresyon geçiren hastalardır.
Depresyonun tanınmamasının ve yeterince tedavi edilmemesinin hastaya ve topluma maliyeti çok yüksektir. Tanınması ve tedavi edilmesi halkın ve doktorların eğitimi

Dikkat Sorunu Olan Çocukların Eğitimi

Sınıfta çocukların dikkatlerini toplayamamalarının birçok nedeni olabilir. Örneğin çocuk görsel olarak aşırı duyarlı olabilir. Camdan gelen parlak güneş ışığı ya da panodaki canlı renkler bu çocuğun dikkatini dağıtabilir. Kokulara duyarlı başka bir çocuk ise öğretmenin parfümü ya da hayvanların bulunduğu bir kafes yüzünden dikkatini dağıtabilir. Sese aşırı duyarlılık da benzer sonuçlar doğurabilir. Örneğin motor sesi gibi alçak frekanstaki seslere duyarlı çocuklar ders boyu bu sesi duyarlar. Öncelikle bu çocukları daha az rahatsız olacakları bir ortama çekerek dikkatlerini toplamalarına yardımcı olabiliriz.Diğer taraftan akranlarına göre daha az reaksiyon veren ve bir ses duyduklarında odaklanamayan çocuklar olabilir. Genellikle sese ya da kendilerine dokunulduğunda cevap vermezler. Kendi dünyalarında yaşıyor gibidirler.

Bireysel farklılıklar
Unutulmamalıdır ki gelişimsel sorunları olan çocukların problemleri birden fazla olabilir. Örneğin duyarak algılama sorunu olan çocuk kendine verilen birden fazla yönergenin sadece bazılarını duyar ve diğerlerine cevap vermiyor ya da ona göre davranmıyor gibi gözükebilir.Görerek ve alan hissi ile kavrama ve işleme problemleri olan çocuklarda da dikkat ve konsantrasyon problemleri yaşanabilir. Bu problemi olan çocuğun gözlüğe ihtiyacı yoktur. Sadece gördüklerini düzenlemede güçlük çekmektedir. Örneğin bu çocuğun odasında bir şey saklarsanız çocuk odanın her tarafına bakmaktansa sadece belli yerleri arar. Bu çocuklar bazen aşırı odaklanabilirler bazen de hiç odaklanamazlar. Duyduklarıyla gördüklerini ilişkilendirmekte güçlük çekerler, bu okumayı ve dikkati toplamayı etkiler ve bu yüzden dikkatleri kolayca başka alanlara dağılır.Motor hareketleri planlama ve sıralama güçlüğü olan çocuklarla da dikkat problemi yaşanabilir. Bu güçlük karmaşık hareketleri planlama ve sıralamada, düşünceleri sıralamada kendini gösterir. Bu probleme genellikle algı güçlüğü problemlerinden daha sık rastlanır. Örneğin giyinmeye çalışan bir çocuk düşünelim. Bu eylem için 10 basamak gerekli olabilir. Sıralama ve düzenleme güçlüğü olan bir çok bir arada 3-4 basamağı yapabilir ve arkadan başka bir şeye yönelebilir. Diğer bir deyişle başkalarının düşünmeden otomatik olarak yaptığı bir şeyi yapabilmek için bu çocuk her basamağı düşünmek zorundadır.
Dikkati fark edebilmek
Dikkat birçok faktörün bir arada çalışabilmesiyle ortaya çıkar. Eğer dikkati oluşturan nedenleri tek bir neden olarak görürsek ya da dikkati dağıtabilecek farklı nedenleri görmezden gelirsek farklı yöntemlerle kendi kendilerine yardımcı olmayı öğrenebilecek çocuklara önce biz yardımcı olamayız. Bu yüzden farklı farklı çocuklarda bu sorunu yaratan nedenleri anlamaya çalışmalıyız. Ve her çocuğa kendi gereksinim duyduğu alanda destek olabiliriz.
Daha yakından bakarsak
Dikkatini veremeyen çocukların bazıları kendi içlerine dönük ve hayal aleminde gibidir bazıları ise aşırı hareketli ve saldırgan olabilirler. İlginç olan aşırı hareketli olan çocukların temas, ses ve hatta bazen acıya karşı az hareketli olmalarıdır. Bu çocuklar duyulara gereksinim duyarlar ve bu uyarıcılar için hareket ederler. Kendi içlerindeki hareket güdüsünü doyurmak için sürekli hareket etmek isterler. Diğer taraftan kendi içsel hareket hislerine karşı gelmek isteyenler de hareket etmekten hoşlanmazlar. Bu çocuklar çok atlayan zıplayan çocuklar değildir.Ayrıca endişe ve korku da çocuklarda aşırı hareketlilik ve dikkatsizlik yaratabilir. Bazıçocuklar ise çevrelerindeki ilaçlara, yiyeceklere ve kimyasallara duyarlı olabilir. Yüksek ses, hareket ve karışıklık çocuklara aşırı bir yük bindirebilir. Her durumda bireysel olarak o çocuğun dikkat probleminin tam olarak neden kaynaklandığının bulunması gerekir.
Veli ve uzmanlarla birlikte çalışma
Birlikte çalışmada öğretmenler ve veliler anahtar durumdadır. Çünkü çocuğu en iyi onlar tanır. Çocuğun hangi durumlarda, sadece okulda değil evde ve arkadaşlarıyla iken ne yapıp ne yapmayacağını onlar bilir. Diğer uzmanlar da çocuğun güçlü ve zayıf yanlarının belirlenmesine ve bunların anlaşılmasına yardımcı olabilirler. Çocuk psikiyatrı ya da psikoloğu çocuğun bilgiyi algılama ve işleme güçlüklerine bakabilir, aile dinamiklerini inceler, endişenin rolünü araştırabilir ve öneriler getirir.
Dikkat Eksikliği/Bozukluğu Sendromu
Şu ana kadar Dikkat Eksikliği/Bozukluğu Sendromu olarak adlandırılan sorunun nedenini oluşturan bir genetik faktör ya da nörokimyasal faktör belirlenememiştir. Araştırmalarda da tek başına ayrıştırılabilen bir neden bulunamamıştır. Belki de sorun birden fazla faktörün bir araya gelmesiyle oluşmaktadır. Bütün bu soruların cevapları hala bulunmamış olduğu için karşılaştığımız dikkat ve gelişim sorunları ile ilgili benimseyebileceğimiz yaklaşımda kendi kendimize şunu sormalıyız: Çocuğun hangi fonksiyonlarında güçlüğü var? Motor hareketler ve sıralama mı? Söyleneni anlaması mı? Seslere ve temasa cevap vermesinde mi? Hep hareketlilik aramasında mı? Böylece her çocuğa kendi gereksinim duyduğu alanda yardımcı olabiliriz.
Güçlü tarafları öne çıkarma
Problemlere çözüm olarak bir tek şeyi gösterebilmek çok çekicidir. Ancak bir çocukta Dikkat Eksikliği/Bozukluğu Sendromu olduğuna karar vermek ve ilaç tedavisine yönelmek bizim altta yatan diğer güçlü tarafları ortaya çıkarmamıza engel olabilir. İlaç tedavisi bazı çocuklara yardımcı olur bazılarına olmaz. Öncelikle çocuğun altta yatan güçlü taraflarını ortaya çıkararak nasıl bir gelişim göstereceğini görebilirsiniz. Ondan sonra ilaç tedavisinin yararlı olup olmayacağına karar verebilirsiniz.
Diyelim ki bir çocukta tipik bir planlama ve düzenleme/sıralama sorunu var. Okula gitmeye hazırlanırken arka arkaya neler yapması gerektiğini unutuyor. Bu durumda görselleştirme egsersizleri ile arkadan gelecek hareketi hatırlatma çok yararlı olabilir. Bunun için anne baba çocukla birlikte her gün oturup ertesi gün okulda neler olacağını, güzel şeyleri zor şeyleri, çocuğun nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmayacağını konuşurlar. Bundan önce genellikle serbest oyun ile başlamak çocuğun güvenini yerleştireceği ve genel bilişsel/duyuşsal becerilerini arttıracağı için yararlıdır. Bu aktivitenin yararı anne baba ve çocuk için birlikte yarın olacakların bir senaryosunu sanki televizyondaymış gibi gözlerinin önüne getirebilmektir. Bu görselleştirme sayebinde çocuk yarın için daha iyi hazırlanabilir ve yapması gerekenleri sıralamayı öğrenebilir.Başka bir örnekte çocuk dışarı çıkmak istiyorsa ve yine sıralama/düzenleme güçlüğü varsa onun dışarı çıkma isteği ve motivasyonunu kullanarak çıkmadan önce bazı şeyler yapmasını isteyebilirsiniz. Bu sayede planlamayı, sıralamayı ve daha dikkatli olmayı öğrenebilir.
Onlarla etkileşim biçiminizi çocukların gereksinimlerinize göre ayarlayabilirsiniz. Örneğin duyma algılama sorunu olan çocuklarla hızlı hızlı konuşmakla onlara ulaşamazsınız. Sakince ve yavaş sesle kısa bölümlarla konuşursanız dikkatlerini toplamalarına yardımcı olabilirsiniz. Ayrıca bu çocukların çoğunun görsel tarafları güçlü olduğu için onlara hem sözel hem görsel olarak yaklaşabilirsiniz. Örneğin bir şeyi hem gösterip hem de ismini söyleyebilirsiniz.Hareketleri sözcükleri ve görselleri birlikte kullanabileceğiniz diğer çocuklar da görsel algı bakımından zayıf ama duyarak algı bakımından güçlü olan çocuklardır. Özetle öncelikle kuvvetli olan bir alanı bulup bunu araç olarak ve pekiştirme ve motivasyon için kullanabilirseniz çocukların dikkat sorunlarını aşabildiklerini göreceksiniz. Bütün zamanınızı bir güçlüğün düzeltilmesine harcayacağınıza zamanınızın yarısını var olabilecek birden fazla güçlü alanın geliştirilmesine yönelik olarak harcaya bilirsiniz. Böylelikle çocuk kendi doğal marifetlerini kullanark ve daha da geliştirerek kenidne güvenini kazanacaktır

Dost Kazanma ve İnsanların Gönlünü Fethetme Sanatı

Çoğu defa hayatta kendimizi yalnız, yapayalnız hissederiz. Birçoğumuz, çok sıkıldığımız anlarda bile, bir dostumuza telefon açıp da “ocağa çayı koy, birazdan ailecek size geliyoruz” deme rahatlığına sahip değiliz. Veya arkadaşımıza “bu akşam yemeğe bize davetlisiniz” diyemeyiz. Hele hele “yarın akşam yemeğe size geliyoruz” demeği aklımızın ucundan bile geçirmeyiz. Hayatta karşılaştığımız ferd”, sosyal, meslek” hattâ ailev” problemlerimizi, canımızı sıkan bir yığın olayı, çok içten bir şekilde anlatacak ve bizi çok samim” bir şekilde dinleyecek, dertlerimizi paylaşacak dostlar arar durur da, fakat bir türlü bulamayız.
Halbuki büyük kentlerde yaşamaktayız ve belli bir sosyal statüye sahibiz. Etrafımızda görünüşte bir çok meslektaşımız, arkadaşımız, dostumuz ve bir yığın yakınımız, akrabamız var. Ama onlarla münasebetlerimiz hep, bir resmiyet içinde geçer ve daima aramızda geniş bir mesafe bulunur. Zaman zaman candan bir arkadaşımızın, bir aile dostumuzun veya her an yanına gidip her şeyimizi anlatabileceğimiz hürmete lâyık bir büyüğümüzün olmadığını acı acı fark ederiz.
Bütün bunların sebebi nedir? 21. yüzyıla girerken bir çok problemine çözüm üreten insan, acaba niçin bu hayat” önemi hâiz konuda cidd” bir mesafe kat edememiştir? Bizi birbirimize karşı bu kadar resm”, soğuk ve mesafeli yapan sebepler nelerdir?
Aslında bütün bu soruların cevapları, bizim insanlarla münasebetlerimizde, söz ve davranışlarımızda gizlidir. Yani insanları hayatta bu kadar yalnız hâle getiren yine kendileridir. Eğer insanlar, hayatta öğrendikleri bir çok konu için ayırdıkları zamanın belki yüzde birini, bu soruların cevaplarını bulmak için harcasalar, bunun karşılığını hayatları boyunca fazlasıyla görürler ve çok büyük ve önemli bir problemi çözmüş olurlar.
İnsan” münasebetlerde, insanları birbirlerine yaklaştıran, onları çok samim” dost, vefakâr bir arkadaş, candan bir yoldaş hâline getiren birtakım altın kaideler vardır. İşte biz bu yazımızda bu kaideler üzerinde durmak istiyoruz.
Birinci Kural:
Arkadaşlarınızı, dostlarınızı, yakınlarınızı, hattâ hiç kimseyi tenkit etmeyiniz.
Çünkü insan” münasebetlerde tenkit çok tehlikeli bir kıvılcımdır. İnsan” münasebetler, dost kazanma gibi konularda dünyaca ünlü Amerikalı uzman Dale Carnegie bu konuda şunları anlatır:
“Çok gençtim. Yazarları konu alan bir yazı hazırlıyordum. Bazı yazarlara mektup yazıyor, onlardan cevap alıyordum. Bana gelen mektupların birinin sonunda şöyle bir not vardı: “Dikte edilmiş fakat okunmamıştır.” Yani mektup birine cümle cümle yazdırılmış fakat yanlışlık, eksiklik var mı diye okunmamış. Bu mektubu gönderen yazara çok özendim. Kimbilir ne kadar meşguldü ve şüphesiz ne kadar önemli bir insandı. Bu nottan öyle etkilendim ki, bir zamanlar Amerikan edebiyatının ünlüleri arasına girmiş olan Richard Harding Davis`e yazdığım mektubun sonuna aynı notu ekledim: “Dikte edilmiş fakat okunmamıştır.” Böylece ben de önemli ve çok meşgul birisi olduğumu anlatmış oluyordum. Davis`ten cevap olarak benim yazdığım mektup geldi. Davis küçük bir not ekleyerek mektubumu iade ediyordu ve bana “Terbiyesizlik yolunda kendinizi geçmişsiniz” diyordu.
“Davis tamamen haklıydı. Belki az bile söylüyordu. Fakat neticede bana hakaret ediyordu ve ben bir insandım. Davis`in bu hareketini, haksız ve hatalı olan ben olduğum hâlde, hiçbir zaman affetmedim. Onun ölüm haberi duyulduğunda pek çok insan üzülürken, benim hissettiğim, itiraf ederim ki yalnızca yıllar önce işittiğim hakaretin acısıydı.
“İşte siz de ölünceye kadar devam edecek bir kırgınlık meydana getirmek istiyorsanız, hemen haklı veya haksız acı bir tenkide girişiniz.”
İnsan kupkuru bir mantıktan ibaret değildir. İnsan daha çok hiss” bir yaratıktır. Gururu, nefs” istekleri, peşin hükümleri, doğruluğuna kesin olarak inandığı dogmaları vardır. İnsanlarla münasebetlerimizde asla unutmamamız gereken gerçek budur.
Çok tehlikeli bir kıvılcımdır tenkit. Bir kıvılcım, bir barut fıçısından farksız olan insan gururunu anında infilâk ettirebilir. Ve böylece biz, en kıymetli dostlarımızı, arkadaşlarımızı, yakınlarımızı kaybedebiliriz.
İnsan” münasebetlerde çok başarılı olan Benjamin Franklin`e başarısının sırrı sorulduğunda bunu şöyle cevaplandırmıştı:
“Her değersiz adam, durmadan tenkit eder. Durmadan şikâyet eder. Durmadan suçlar. Ben hiç kimsenin kusurundan, kötülüğünden bahsetmedim. Herkesin iyi tarafları vardır. Ben hep o iyi tarafları anlattım. Benim başarımın en önemli sırrı budur.”
Netice olarak, başkalarını suçlamak, tenkit etmek yerine, onları anlamaya çalışmak, çok daha faydalıdır. İnsanların niçin, hangi sebeplerle, tenkidini düşündüğümüz şekilde davrandıklarını kavramaya çalışmalıyız. Bu yol, tenkitten çok daha tesirli ve yapıcıdır. İnsanlar arasında sarsılmaz bir sevgi, kardeşlik, dostluk, arkadaşlık, hoşgörü, nezaket ve zerâfet olması, insanların birbirini durmadan tenkit etmesiyle değil, anlamaya çalışmasıyla mümkündür.
İkinci Kural:
İnsanları takdir ediniz, onlara önemli bir kişi olduklarını hissettiriniz, onlara yalana kaçmadan iltifatta bulununuz.
Ünlü düşünür John Dewey, insanlardaki en önemli duygulardan birinin, önemli olma arzusu olduğunu söyler. Fakat ne yazık ki uyku ve gıda kadar ihtiyaç olan önemli olma arzusu, uyku ve gıda kadar kolay tatmin olmaz.
Samim” bir takdiri, iltifatı hangimiz özlemeyiz? Hangimiz bulduğumuz zaman reddederiz.
Yıllar önce çok sevdiğim ticaret adamı bir ağabeyimiz bana, “hocam, arkadaşlar yanıma geliyorlar, `ağabey sen şöylesin, sen böylesin` diye bir yığın takdir edici sözler söyleyip, çok tatlı iltifatlarda bulunuyorlar. Ben bu arkadaşların bana iltifat ederken saydıkları vasıfların, özelliklerin bende olmadığını adım gibi biliyorum fakat, yine de hoşuma gidiyor” dedi. Evet, yapmacık olmayan, samim” bir takdirden, bir iltifattan hoşlanmayacak kimse yoktur.
Güzel sözler duyma, takdir edilme, önemli, değerli bir insan olma arzusu; insanın içini kemiren açlıkların, susuzlukların en şiddetlisidir. Bazı insanlar bu arzuya esir olmadan iradelerini kullanarak kendi yerlerini bilirler, fakat büyük çoğunlukla insanlar bu arzunun tuzağına düşüp kendilerine yapılan ve gerçek olmayan abartılmış iltifatlara mağlup olurlar. Dostlarımızı bu şekilde aldatmaya da hakkımız yoktur. Onları hakikaten kendilerinde olan güzellikleri için veya haklarında hüsn-ü zannımız olduğu takdirde, yerinde iltifatlarla meşru şekilde medh etmeliyiz. Aksi takdirde riya ve dalkavukluk gibi insana yakışmayan davranışlara girmemiz işten bile değildir.
İyi insan olmak isteyen fakat bir türlü fırsatını ve ortamını bulamayan insanların, küçük de olsa iyi yönleri varsa, bu yönlerini kuvvetlendirmeleri için onların yüzüne karşı iltifat etmek daha faydalı olur. O kişinin takdir edilmesi kendine olan güveni artıracak “demek insanlar iyi yönlerimin de farkına varabiliyorlarmış” diyerek, daha iyi olmaya gayret edecektir. Bazı bilim adamlarına göre, yaşadığımız dünyada önemli olma fırsatı bulamayanlar, kendilerine ayrı bir dünya kuruyorlar ve o dünyada çok önemli birisi olarak yaşıyorlar.
Dale Carnegie, sahasında otorite olan bir doktora soruyor: İnsanlar neden deliriyor? Doktor şöyle cevap veriyor: Hiç kimse bunu tam olarak bilemez, ancak, çoğunun gerçekler dünyasından kaçarak, önemli oldukları bir dünyaya göçtükleri muhakkak.
ABD`de çelik üretimi konusunda ondan çok daha bilgili insanlar varken, niçin Schwap`a yılda bir milyon dolar maaş veriyorlardı. Çünkü Schwap, insan idare etme sanatının ustasıydı. Schwap diyor ki:
Ben insanlara heyecan verebiliyorum. İnsanın yeteneklerini geliştirmesi ve kullanabilmesi, takdir ve teşvik edilmesine bağlıdır. Yöneticilerinin tenkitleri kadar, insanın çalışma ve başarma aşkını ve şevkini öldüren bir şey yoktur. Ben insanlara hız vermek için onları överim. İnsanlarda kusur bulmaktan nefret ederim. Beğendiğim bir şeyi takdir etmekte asla gecikmem. Bundan da büyük bir zevk alırım. Şimdiye kadar ünü, makamı ne olursa olsun tenkit yerine, iltifat duyup da daha çok gayrete gelmeyen hiç kimse tanımadım.
Üçüncü Kural:
İnsanlara karşı gülümseyiniz. Yüzünüzü ekşitmeyiniz.
Peygamber Efendimiz (sas)`in tavsiye ve davranışlarından bir çoğu dost kazanmanın pratik ölçülerini vermektedir. Daima mütebessim ve huzur veren bir çehre ile insanların arasında bulunan, üzüntülü olsa bile yüzünü ekşitmeyip ancak mahzun duran bir Nebi`nin ümmeti olan bizler, maalesef sokakta, okulda, otobüste hep suratımız asık ve her an patlayacakmış gibi geziyoruz.
Dördüncü Kural:
İnsanlara karşı cömert olunuz. Küçük menfaatlere tenezzül etmeyiniz.
Cömertlik ve eli açıklık en önemli vasıflarınızdan biri olsun. Bu sizi asla fakir yapmaz ve sizin iktisatlı yaşamanıza bir eksiklik getirmez. Bir çay içirmekle, bir yemek yedirmekle çok gönüller fethedebilirsiniz; bir çay içirmekten kaçarak, insanlar arasında pinti diye anılmakla da çok insanı kaçırabilirsiniz.
Beşinci Kural:
İnsanlardan selâmı esirgemeyiniz.
Selâmla girdiğiniz bir yerde ve bir toplulukta size karşı olan peşin hükümler ve kötü bakışlar birden değişecek ve ortalık yumuşayacaktır. İnsanların gerilimi ve atmosferin sıkıntısı rahatlamaya dönüşecektir. Kırıcı konuşma yapmaya hazırlananların süngüleri düşecektir.
Altıncı Kural:
İnsanlara karşı açık ve doğru sözlü olunuz, fakat bu sizin her doğruyu, hem de katı ve kırıcı bir üslûpla söylemenizi gerektirmez.
İnsanlara karşı ikiyüzlü davranmayın, açık ve net olarak düşüncelerinizi yumuşak ve sakin, mümkünse mütebessim bir şekilde söyleyiniz. Söyleyecekleriniz arkadaşınızın küçük düşmesine sebep olacak bir davranışı ise ve onun pişmanlığını hissettiniz ise söylemeyin ve Allah (cc)`ın Settar ismine uygun davranın. Eğer bu kötü davranışını düzeltmesini istiyorsanız, kimsenin olmadığı bir yerde onu üzmemeye ve kırmamaya çalışarak, hattâ özür dileyerek ikaz etmeye bakın.
Netice olarak arkadaşlarımızı, dostlarımızı, yakınlarımızı, hattâ hiç kimseyi tenkit etmeyelim. İnsanları daima takdir edelim, onlara önemli bir kişi olduklarını hissettirelim ve sevdiklerimize iltifatta bulunalım. Daima mütebessim ve güleryüzlü olalım, cömert davranalım, selâmı eksik etmeyelim. İşte o zaman çevremiz her şeyini bizimle paylaşmaktan mutluluk duyan dostlarımızla dolacak ve biz onların gönüllerinde daima seçkin bir yere sahip olacağız.

Duyum ve Algı

Organizmanın çevreyle ilişkileri, çevredeki uyarıcıların duyu organları tarafından beyine uyarım göndermesiyle gerçekleşir. Organizma, her zaman çevreden gelen uyarımlara uyum sağlama eğilimindedir. Ki ilişkiler bu yolla meydana gelmektedir. Çevreden gelen uyarımların organizmanın uyum durumunu bozacak şekilde şiddetli veya az olduğu zaman organizma bu duruma uyum sağlayamaz. Artık organizma için aşırı veya yetersiz uyarılma söz konusudur.Aşırı uyarılmada uyarıcı seviyesi çok fazla iken, yetersiz uyarılmada çok azdır. Aşırı uyarılma durumunda organizma gergindir. Hava alanındaki uçak sesi aşırı uyarılmaya, asansörde mahsur kalmak ise yetersiz uyarılmaya örnektir.
Organizmanın aşırı ve yetersiz uyarım sonucunda tekrar eski normal haline dönmesine dengelenme (homeostasis) denir. Dengelenme, uyumlu durumu sağlama ve koruma eğilimi şeklinde ortaya çıkar. Kandaki şeker miktarının aynı seviyede kalması ya da vücut ısısının belli bir seviyede kalması dengelenmeye örnektir. Organizmanın aynı uyarıcıyla sürekli karşılaşmasına ve artık bu duruma tepki vermemesi ise duyarsızlaşmayı ifade eder. Örneğin duvar saatinden gelen ‘tık tık tık’ sesinin bir süre sonra hissedilmemesi…
Duyumun oluşabilmesi için gerekli şartlar
· İçerden veya dışardan bir uyarıcının olması
· Duyu organlarının sağlam ve yeterli olması
· Uyarıcının taşınabileceği uygun ortamın olması
· Uyarıcı şiddetinin duyum eşikleri arasında olması
(Duyum eşiği: Organizmanın bir uyarıcıyı fark etmeye başladığı noktadır.)
· Şiddeti değişen bir uyarıcının fark edilebilmesi için fark eşiğini geçmiş olması gerekir.
DUYUM ve ALGI
Duyum , iç veya dış dünyadan gelen uyarımların beyne ulaşmasıdır. Algı ise beyne ulaşan bu duyumlara anlam verilmesi, onların tanınması demektir.
Örneğin dildeki uyarılma duyum, dildeki bu uyarılmanın naneli şeker olduğunu anlamamız ise algıdır.
A. ALGININ ÖZELLİKLERİ
1. Algıda Seçicilik
Organizma dış dünyadan bir çok uyarıcıyla karşılaşır. İşte algıda seçicilik organizmanın, dikkatini birçok uyarıcı içinden belli uyarıcılar üzerinde yoğunlaştırmasıdır.
Örneğin ders dinlerken dışardan bir çok uyarıcı gelmesine rağmen sadece öğretmenin sesini algılamamız.
Algıda seçiciliği etkileyen faktörler
*Dış faktörler
· Uyarıcının şiddeti ve büyüklüğü: Büyük puntolu yazıların diğerlerine göre daha önce algılanması.
· Tekrar: Bir öğretmenin öğrencileri uyarmak için tahtaya 5-6 defa vurması.
· Tuhaflık : Bir sınıfta iki koyun ile bir çobanın görülmesi
· Değişkenlik : Sıra arkadaşımızın saçlarını boyattığının farkına varmamız.
· Hareketlilik : Lunaparktaki yanıp sönen ışıkların fark edilmesi.
· Zıtlık : Kar’ ın üzerinde siyah tavşanın daha rahat fark edilmesi.
*İç faktörler

· İlgi
· Meslek

· İhtiyaçlar

· Beklentiler

· Geçmiş yaşantı ve deneyimler

2. Algıda Değişmezlik
Farklı durumlarda farklı şekillerde görülen nesnelerin , önceki öğrenme ve deneyimlerin etkisiyle gerçekte olduğu gibi algılanmasıdır.
Algıda değişmezlik, olduğundan farklı görülen renklerde, büyüklüklerde ve biçimlerde renk değişmezliği, biçim değişmezliği veya büyüklük değişmezliği olarak ortaya çıkmaktadır. Karanlıkta siyah görünen Türk bayrağının kırmızı olarak algılanması, 70 ekran televizyonda yarım metre bile olmayan insanları daha önce bildiğimiz şekilde algılamamız algıda değişmezliğe verilebilecek örneklerdir.

3. Algıda Organizasyon
Uyarıcıların bir bütün içinde algılanmasıdır. Gerek varlıkların gruplar halinde algılanmasında, gerekse eksikliklerinin tamamlanarak algılanmasında, gerekse şekil – zemin ilişkisi içinde algılanmasında algıda organizasyon özelliği etkilidir.
Özellikle çocukların boyama kitaplarındaki kesik çizgili şekillerin bir bütün olarak algılanması , farklı formalar giyen iki takımın ayrı ayrı gruplar olarak algılanması algıda organizasyona birer örnektir.
4. Derinlik Algısı
Gerçekte üç boyutlu olan varlıklar gözün ağ tabakasına iki boyutlu düşer. Ancak yine üç boyutlu algılanır. Paralel uzantıların kesişen noktalarının uzakta algılanması doğrusal perspektif dediğimiz derinlik ipucundan yararlanılarak gerçekleşmektedir. Tren raylarının giderek daralıyormuş gibi görülmesi derinlik algısına bir örnektir.
5. Uzay ve Zaman Algısı
Varlıkların birbirine göre uzaklığı uzay algısını, değişen sürenin göreli algısı da zaman algısını ortaya koyar. Buna göre ‘önde’, ‘arkada’, ‘yanda’ ifadeleri uzay algısını; ‘önce’, ‘biraz’ ‘sonra’, ‘yakında’ gibi ifadeler de zaman algısını belirtir.
Örneğin Malatya , Türkiye’nin doğusundadır yargısı uzay algısını , 90 dakikalık bir futbol maçında son 5 dakikanın galip olan takım için hiç geçmeyecekmiş gibi algılanması , mağlup olan takım ise çok çabuk geçecekmiş gibi algılanması zaman algısını örneklendirir.
B. ALGI YANILMALARI
1. İllüzyon
Yanılgıda rol oynayan bir uyarıcı durum vardır. Bu durum gerçekte olduğundan farklı algılanır. Bu yanılgı herkeste aynı biçimde görülüyorsa fiziki illüzyondur.
İllüzyon fiziki ve psikolojik olmak üzere 2’ye ayrılır. Psikolojik illüzyon bireylere göre değişebilir, fiziki illüzyon ise bütün bireylerde aynı şekilde görülür. Örneğin bir bardak su içindeki kaşığın kırık olarak algılanması fiziki illüzyona; yerdeki bir bez parçasının fare olarak algılanması ise psikolojik illüzyona örnektir.
Not: İllüzyonda mutlaka bir dış uyarıcı vardır.
2. Halüsinasyon
Dışarıdan herhangi bir uyarıcı olmadığı halde uyarıcı varmış gibi algılanması olayına halüsinasyon denir. Zil çalmadığı halde zil çaldı demek, bulutların üzerinde uçtuğunu iddia etmek gibi…
Not: İllüzyon bütün bireylerde görülebilir. Halüsinasyon ise genellikle ateşli hastalık geçirenlerde, akıl hastalarında ve alkoliklerde görülür.
C. ALGIYI ETKİLEYEN FAKTÖRLER

Algının, çevredeki uyarıcı durum ve nesnelere anlam verilmesi olduğunu söylemiştik. Uyarıcı durumlara anlam verilmesini etkileyen faktörler algıyı etkileyen faktörleri anlatır. Dikkat, algıya hazır olma, güdü ve ihtiyaçlar, geçmiş yaşantılar, ortam, psikolojik durum vs. algılamayı etkiler. Buna göre beyaz önlüklü birinin hastanede doktor, okulda öğretmen, lokantada garson olarak algılanmasını etkileyen faktör ortamdır.
Bireylerin iç veya dış çevreden gelen uyarıcıları farklı şekillerde algıladıklarını söylemiştik. Bu uyarıcıların algılanmasında bir çok faktör etkilidir. Bunlar ;
· Dikkat
· Geçmiş yaşantı ve öğrenme
· Güdü ve ihtiyaçlar
· Algıya hazır olma
· Psikolojik durum
· Çevre
· Kişisel özellikler
· Duygular

Ebeveyn Çocuk İlişkisinde Tutarlılık ve Adalet

Prof. Dr. Nevzat Tarhan
“Makul Çözüm” Mart 2004
Anne babanın tutarsız davranışlar sergilemesi çocuğun kişiliğinin yanlış gelişmesine neden olur. Tutarsız anne baba tutumları derken anne ve babanın çocukla ilgili farklı farklı kararlar almasını, bugün bir konuyla ilgili bir karar alıp yarın o kararını değiştirmesini ve söyledikleri ile yaptıklarının tutmamasını kastediyoruz. Çocuk anne babanın davranışlarını model alır. Çocuk gözlemcidir; önce izler, sonra davranır. Anlatılanları değil yaşadıklarını öğrenir. Çocuğun gelişen ruhunu iyi etkilemek anne babanın elindedir, anne baba bir heykeltıraş gibi çocuğun kişiliği oluşturur. Ortaya çıkacak eserin iyi mi, kötü mü olacağını anne babanın tutumları belirler.

Tutarlı Davranış
Çocuk eğitiminde iki temel unsurdan biri sevgi ise diğeri de disiplindir. Çocuk doğru bir disiplin uygulamasının içerisinde kendi kişiliğinin sınırlarını, sosyal sınırları ve sosyalleşme süreci içinde de bazı değer yargılarını öğrenir. Bütün bunlar çocuğa hayat becerileri kazandırır ve bu öğrenme sürecinde anne baba onun rol modelidir. Anne babanın birbirinden farklı mesajlar vermesi, çocuk eğitiminde farkında olmadan yapılan bir eğitim ve tutum hatasıdır. Bir olay karşısında anne ve baba farklı mesaj verirse çocuk neyin iyi, neyin kötü olduğunu anlayamaz.
Çocuk doğası gereği benmerkezcidir. Anne baba çocuğa farklı mesajlar verirse, çocuk bunlardan kendine uygun olanı seçer. Farklı mesajlar vermek, davranış ve tutumları konusunda anne babanın çocuğu yönlendirmesi yerine, çocuğa anne babayı yönlendirme imkanı vermektir.
Her ne kadar çocuk benmerkezci bir yapıya sahip olsa da insanın genetik yapısının içinde bir yerlerde hak duygusu vardır. Ebeveynler çocuğun içindeki bu duyguyu bulup ortaya çıkarmalı ve çocuğa hakka saygılı olmayı öğretmelidir. Çocuk anne babasının kendisine hakkaniyetli davrandığını hissederse kendisini güvende hisseder. Bunun için tutarlı davranan; yani dün, bugün söylediğinin aksini söylemeyen, sabah “evet” dediğine, akşam “hayır” demeyen ailelerin çocuklarında kontrol duygusu gelişir. Kontrol duygusu olmayan çocuk iyi-kötü, doğru-yanlış kavramlarını tam olarak oturtamaz ve karar vermekte zorluk çeken bir birey ortaya çıkar. Farkında olmadan çocuğun beyninin yanlış şekillenmesine sebep olmaktan kaçınmak gerekir.

Ödül ve Cezada Tutarlılık
Anne ve baba çocuğun bir davranışı üzerine ödül ya da ceza vermeye karar verdilerse bunu çocuğa açıklamadan önce aralarında konuşup, uzlaşıp ortak bir tavır geliştirmelilerdir. Örneğin çocuğun yanında iken baba, annenin verdiği cezayı ya da ödülü fazla bulduğunu ifade ederse çocuğun kafası karışır.
Aslında eğitimde esas olan ödüldür. Ödül yani olumlu pekiştirme yetersiz kalırsa cezalandırma gerekebilir. Güzel bir ceza baskı, şiddet, korkutma, tehdit ya da sindirme değil kişiyi sevdiği bir şeyden mahrum bırakmaktır. Cezaya ağırlık verilirse çocuk “Ne yaparsam cezadan kurtulabilirim?” diye düşünür. Halbuki çocuğun zihnine şunu yerleştirmek gerekir: “Doğru olan ne? Doğru olanı yapayım.” Çocuğu suçluluk duygusuyla değil güven duygusuyla eğitmek gerekir. “Ceza almamak için değil, doğru olduğu için bunu yapacaksın ama yapmazsan bir bedel ödeyeceksin” diyen ve bunu tutarlı bir şekilde uygulayabilen aileler daha sağlıklı çocuklar yetiştirir.
Bu noktada, hedefe yönelik davranış eğitiminden söz etmek faydalı olacaktır. Hedefe yönelik davranış eğitimi şu şekilde işler: Çocuğun yanlış davranışları “dişini fırçalamıyor, yüzünü yıkamıyor, kardeşinin oyuncağına zarar veriyor” diye madde madde belirlenir. Hafta boyunca çocuğun davranışları gün gün takip edilir. Haftanın birinci günü bakılır, çocuk hata yaptıysa eksi, iyi bir şey yaptıysa artı konur. Hafta sonuna kadar bu şekilde çocuğun davranışları gözlenir. Bir haftanın sonunda artılar çoksa ödül verilir ve bu eğitime devam edilir. Çocuk hata yaptığı zaman bağırmak, çağırmak, ses tonunu yükseltmek çare değildir; kararlı ve tutarlı bir üslupla ona doğru davranma zorunluluğunu hissettirmek gerekir.

Kardeşler Arasında Adaletli Davranma
Ailede birden fazla çocuk varsa çocuklar arasında adaleti sağlamak da önemlidir. Diyelim ki çocuklardan biri güzel bir şey yaptı. Anne bu çocuğu ödüllendirmek istiyor, baba ise diğer çocuğa haksızlık olacağını düşündüğü için itiraz ediyor. Böyle bir durumda çocukların ikisi de ödül alırsa bu kez de ödülü gerçekten hak edene haksızlık olur. Hak etmediği halde ödül alan çocukta hak duygusu gelişmez, ömür boyu vermeden almak ister. Diğer çocuk ise “Ben çaba sarf ediyorum, hak ediyorum. Niye o da aynı şeyi alıyor?” diye düşünür. Olumlu davranışı pekiştirilmediği için adalete karşı güvensizlik duygusu hisseder.
“İki kardeş arasında eşitliği sağlayalım” derken farkında olmadan belirli sınırları olmayan, dilediği zaman dilediğini yapma hakkını kendinde bulan bireyler yetişebilir. Anne babalar anlık çözümler geliştirmek yerine olayları uzun vadeli değerlendirmelilerdir. Çocuk o an belki üzülecektir ama uzun vadede üzülmemesi daha önemlidir.
Medeni toplumları diğerlerinden ayıran en büyük özellik hakka saygıdır. Bu bilinç küçük yaşlarda yeşertilmelidir. Hak duygusu gelişmiş bir toplumda yetişen ve kendi sınırlarını bilen bir çocuk, büyük bir ihtimalle kardeşinin o ödülü hak ederek aldığını, kendisinin ödüllendirilmemesinin normal bir durum olduğunu düşünebilir. Çocuklarımızı bu bilinçle yetiştirmeliyiz.
Bu bilinci yerleştirmek için çocuğa benimsetmek istediğimiz ilkeyi; kardeş kıskançlığını ya da kardeşler arası rekabeti ortaya çıkararak değil iyi şeylerle bağlantı kurarak anlatmak gerekir. Çocuğun olumsuz duygularının harekete geçmemesi için olayı adalete, hak duygusuna vurgu yaparak anlatmalıyız. Çocuk kıskanmadan hakkına razı olmayı öğrenmelidir. Bunu öğrenmek kolay değildir ama öğrenildiğinde hayat boyunca kişinin işine yarayacaktır.

Çocukta Hak Duygusu Gelişmediyse Ne Yapmak Gerekir?
Çocuğa doğru-yanlış, iyi-kötü bilincinin küçük yaşlarda kazandırılması gerektiğini vurguladık. Ancak bazı aileler bu konuya gereken önemi vermiyor, çocuk küçükken -özellikle de tek çocuksa- “Bu bizim çocuğumuz onun istediğini yapmayacağız da kimin istediğini yapacağız? Biz kimin için çalışıyoruz?” diye diye çocuğa özel bir dünya yaratıyorlar. Tabii ki çocuk da bir daha bindirildiği tahttan inmek istemiyor. Hayatta herkesin ona anne ve babasının davrandığı gibi özel davranmasını istiyor. Evlendiği zaman, askere gittiği zaman ya da iş hayatında kendisine özel davranılmamasını hazmedemiyor, uyumsuz davranışlar sergiliyor.
Çocuk ergenlik çağını tamamlayıp genç bir birey olduğu halde hak bilinci doğrultusunda hareket edemiyorsa, ona bencillik yapmadan kendisiyle yüzleşebilme becerisi kazandırmak gerekir. Bunun için şöyle bir yöntem izlenebilir. Belirli aralıklarla aile içi oturumlar yapılıp tüm aile fertleri birbirlerinden beklentilerini, şikayetlerini yazar ve bunlar üzerine konuşabilirler. Ev içinde bazı kurallar koyarak çocuğun bu kurallara uyması istenebilir. “Sen artık bu yaşına geldin, kendi sorununu kendin çözmelisin” denilerek ona kendiyle ilgili bazı sorumluluklar yüklenebilir. Gerekirse bir profesyonel, gencin dünyasına girerek hayatı tanımasını, kendisini sorgulamasını, benmerkezci olmanın yanlışlığını, hayatta başarılı olabilmesi için neler yapması gerektiğini ona anlatabilir.
Burada ailenin dikkat etmesi gereken bir nokta yine tutarlılık ve sürekliliktir. Tutarlılığın sürekli olması gerekir. Aile fertleri yaptıkları oturumları sürekli hale getirmelilerdir. Kurallar çok sıkı konmamalıdır; çünkü çok sıkı olan kurallar büyük ihtimalle süreklilik kazanamaz. Bu durumda aile tutarlılığını kaybedebilir. “Uygulanmayacak emir verilmemelidir” diye bir söz vardır. Uygulanmayacak kural konmamalıdır, çünkü uygulanmayan kural otoriteyi zedeler.
Sağlıklı bir kişilik gelişimi anne babanın çocuğa emek vermesini ve bu konuya kafa yormasını, araştırma yapmasını gerektirir. Anne babalar bu ciddi işi gündelik çözümlerle geçiştirmek yerine uzun vadede olumlu sonuçlar yaratacak etkin çözümlerle yürütmelidirler. Hak, adalet, özdenetim gibi kavramlar ve ahlak ilkeleri çocuğun zihnine küçük yaşlarda yerleşirse çocuk çok daha sağlıklı ve mutlu bir birey olur.

SINAVA GİRECEK ÇOCUKLARIN ANNE-BABALARINA ÖZEL NOTLAR

ANNELER BABALAR/ÇOCUĞUNUZ SINAVA GİRİYOR …
Çocuğunuz sınav için hazırlanıyor, siz de onu destekliyorsunuz. Öncelikle çocuklarımızı desteklemenin, hayata hazırlamanın görevimiz olduğunu düşünüyorsunuz ki çok doğru. Sonra onların başarısının bizlere de gurur verdiğini neden söylemeyelim? Onlar bizim birer parçamız değil mi? Öyleyse, onların başarılı olmasını istiyoruz, istemekte de haklıyız. Onlar için birçok fedakarlık yapıyoruz, karşılığında da hiç değilse manevi bağları, aile için olması gereken sevgiyi bekliyoruz.
Uzun yıllardır gençlerle ve sorunlarıyla uğraşıyorum. Gençlerin anne ve babalarının kendilerine neden değer verdiği sorusuna verdikleri iki yanıt büyük bir yüzdeyi oluşturuyor:
1. Bize, onların istediklerini yaptığımız zaman değer veriyorlar.
2. Başarılı olduğumuz zaman değer veriyorlar.Hemen arkasından da ekliyorlar: Oysa bize sadece kendimiz olduğumuz için değer verselerdi.Bu konu bütün hayatımızı etkileyecek önemde bir konudur. Hayatımız boyunca ‘kendimize verdiğimiz değerin’ içinde en yakınlarımızın bize neden değer verdiğine ilişkin kanımız rol oynar. `kendilik değerimiz’ böyle olur. En yakınlarımız, annemiz ve babamız bize neden değer verirler? Bu sorunun yanıtı hep aklımızda durur. Bizi tanıyarak, bizi değerli bularak verilen değer çok önemlidir ve bizim başarımızın sağlam bir dayanağıdır. Bu değer bize özgüven kazandırır. Ama başarımıza verilen değer bize özgüven değil, ’ya başaramazsam ?’ diyen bir kuşku kazandırır. Onun için çocuğumuza, başarıları için değil, kişiliği, karakteri, kısaca kendisi için değer vermeliyiz ve bunu böyle belirtmeliyiz. Unutmayalım ki, hayattaki sınavlar sadece üniversiteye girmek için verilmez. Bütün hayat bir sınavdır ve hepsini de kişiliğimizin, karakterimizin değerleriyle vermemiz asıl olmalıdır.
ÇOCUĞUNUZU YETERİNCE TANIYOR MUSUNUZ?
Bu soruya kolayca ‘elbette tanıyorum, o benim çocuğum’demeden önce biraz düşünelim. Çünkü, araştırmalar göstermiştir ki, bizler, anneler babalar olarak çocuklarımızı nesnel (objektif) olmaktan çok, öznel (subjektif) olarak tanıyoruz. Bunun asıl nedeni de, anne babaların çocuklarını ‘olmaları istedikleri gibi görmeleri için güçlü bir güdüye sahip olmaları’ dır. Anneler ve babalar çocuklarını belirli hayat başarıları içinde görmek isterler ki bu doğaldır. Çocukları hayatta başarılı olsun, iyi bir eğitim görsün, iyi bir mesleği olsun, iyi bir gelir sahibi olsun, mutlu bir yuvası, mutlu olacağı bir eşi, sağlıklı, güzel çocukları olsun. Hayatlarındaki başarıyı aileleri ile paylaşsın, kendisine, ailesine, topluma yararlı olsun isteği elbette doğaldır. Ancak bu istek ‘güçlü bir güdü’ biçimine geldiği zaman anne babaların çocuklarına bakışını da farkında olunmadan değiştirir ve biçimler. Böylece de çocuklarımızı ‘oldukları gibi değil’, ‘olmalarını istediğimiz gibi’ görmeye başlarız.Ayrıca, çocuklarımızın bütününü görmekten çok görmek istediğimiz alanlara daha çok dikkat ettiğimiz için, tanımakta eksiklerimiz oluşur. Örneğin, bir anne için çocuklarının en önemli özelliği ‘yeterince yemek yiyip beslenmeleri’ olabilir. O zaman, anne, çocuklarının duygusal sorunlarına beslenmeleri kadar dikkat etmez, bu da çocuklarını tanımakta eksiklikler yaratır. Baba, çocuklarının okul durumuna çok dikkat eder ve çocuklarının mutsuzluk nedenlerini gözden kaçırabilir. Dikkat edilmesi gereken çok şey vardır. Onun için de (evet, elbette tanıyorum’ demeden önce bunları düşünmeliyiz.
Çocuklarımızı tanımanın yolu, onlarla iletişimimizi arttırmak, onları dinlemek, onlara değer vermekten geçer. Çocuklarımızın duygularını, düşüncelerini paylaşmalı, kendi duygularımızı, düşüncelerimizi de onlara aktarmalıyız. Çoğu kez yapılan yanlış, çocuklarımızı sorgular gibi onların yaptıklarını öğrenmeye çalışmak, onları sadece eleştirmek ve ne yapacaklarını söylemek isteğidir. Bunların hiç birisi paylaşmak değildir ve çocuklarımızı anlamanın doğru yolu olamaz. Çocuklarımızı dinleyelim, anlayalım ve hayatı onlarla paylaşalım. Birisini yeterince tanımak oldukça karmaşık bir işlemdir ama ödülü de ‘birbirimizi anlamak ve sevmek’ olarak çok değerlidir.

Bu konuda pek çok şey yaparken belki de unuttuğumuz bazı noktalar kalıyordur, biraz bunlardan konuşalım mı? Çocuklarımızı çok severken kişisel isteklerimizin, beklentilerimizin onlar için belki de aşırı bir yük olacağını düşünüyor muyuz? Onlara yardım etmekle, onları kontrol etmek arasındaki farkı biliyor muyuz? Onları doğru yönlendirmek isterken onları belki de unuttuğumuzu farkediyor muyuz?
Acaba çocuğumuzu nesnel olarak (objektif) tanıyor muyuz, yoksa onları görmek istediğimiz gibi mi görüyoruz? Çocuğumuzla ilgili uyarıları yada eleştirileri kabul edebiliyor muyuz, yoksa hemen onu ve kendimizi savunuyor muyuz?Düşünmeye başlayınca görebiliriz ki, çocuğumuza karşı olan sevgimiz belki de bizi kimi zaman bazı gerçekleri görmekten alıkoyuyor olabilir. Çocuklarımıza yardım etmek isterken bizim de bilmemiz gereken şeyler var galiba.

BEKLENTİLERİMİZ ÇOCUKLARIMIZ İÇİN Mİ? …

Bu soru sadece bizim için değil, bütün dünyada geçerli bir sorudur. Ünlü Amerikalı yazar Arthur Miller (sonradan ünlü sinema oyuncusu Marilyn Monroe ile evlendiği için ayrı bir ün kazanmıştı) yazdığı bir tiyatro oyununda ‘kendi beklentilerini oğluna yükleyen ve onu zorlayan bir babanın dramını` yazmıştı. `‘Satıcının Ölümü`’ adındaki bu oyun yazık ki kötü bir sonla bitiyor, kendi istekleriyle babasının istekleri arasında bunalan genç evini terkederken şu mektubu bırakıyordu: “Sevgili babam. Sen bir satıcıydın ve benim okuyarak senden üstün bir yerde olmamı istedin. Ama ben bu beklentini gerçekleştirecek kişi değilim. Ben daha üstün bir yerde olmayı istemiyorum, kendi yaptığım şeylerle kişiliğimi kazanmak istiyorum. Buna uygun hareket edebilmek için de evden ayrılıyorum.” Baba, çocuğunun bu hareketinin kendi yanlışından kaynaklandığını anlar ve kendini suçlar. Oyun Amerika’da çok etki yaptı ve pek çok aile çocuklarıyla arasındaki tartışmalara tutulmuş bir ışığı bu oyunda buldu.
Anne baba olarak bizlerin de beklentilerimizde hakkımız olabilir ama çocuğumuzun beklentilerini öğrenmek, bu beklentinin nedenlerini düşünmek önemli değil mi? Belki çocuğumuzun beklentileri konusunda bizim de haklı bulacağımız nedenler vardır. Bunları gözden kaçırmak yanlış olmaz mı?

ÇOCUĞUMUZA VERDİĞİMİZ DEĞER NELER İÇİNDİR ?…

EŞ SEÇİMİ

PROBLEM
1.1.Problem Durumu
Bugün eş seçimi gerçekleştirilmek istenilen evliliğin ve dolayısıyla toplumun sağlıklı ve doyum sağlayıcı olması açısından önemlidir. İlkokul mezunundan üniversitelisine, köylüsünden kentlisine kadar her kesimdeki insanımız evlilik konusu gündeme geldiği zaman seçici davranabilmektedir.
Her geçen gün daha da zorlaşan hayat şartları bireyi ekonomik açıdan zorlamaktadır. Bu nedenle evlenmeyi düşünen bireyler daha ziyade çalışan kişilerle evlenmeyi tercih etmektedirler. Ülkemizde bizden bir kuşak öncesi insanımızın evlilikte eş seçiminde aradığı özellikler ile günümüz insanının aradığı özellikler her geçen gün daha da farklılaşmaktadır. Bu durum sürekli gelişen ve değişen toplumumuzla bir paralellik içersindedir. Bu değişme ve gelişme toplum içinde kadın ve erkeğin konumlarına da yansımıştır. Sorumlulukları çocuklarına analık, eşine karılık yapmak ve ev işleriyle sınırlı olan kadınlarında eğitim ve öğretim alanında , çalışma hayatında aktif olarak yer almaya başlamaları sınırlarını birçok açıdan genişletmelerine neden olmuştur. Bu durum bireylerin evlenme kararı vermesinde daha etkili olmuştur.
Evlilik kararını verme çok önemli bir hadisedir. Karar vermeden önce, evlenilmek istenilen bireyle evlenecek bireylerin her alanda birbirlerine uygun olup olmadıklarını değerlendirmeleri gerekir. Sağlıklı ve mutlu bir birlikteliğin dolayısıyla sağlıklı ve mutlu bir toplumun devamı açısından; gerek duygu ve düşünce gerekse sosyo kültürel ve ekonomik bağlamda bireylerin birbirleriyle uyum sağlayabilmeleri gerekir. Buda daha mantıklı ve uygun karalar verilerek sağlanabilir.
Evlilik karşı cinsten iki kişinin birlikte yaşamak , yaşantıları paylaşmak , çocuk yapmak ve yetiştirmek gibi amaçlarla yaptıkları bir sözleşmedir. Evlilik kurumlaşmış bir yol , bir ilişkiler sistemi bir kadınla bir erkeği karı koca olarak birbirine bağlayan doğacak çocuklara belli bir statü sağlayan toplumsal yönden devletin kontrol hak ve yetkisi bulunan yasal bir ilişki biçimidir. Eşlerin ve çocukların hak ve yükümlülükleri yasalarla olduğu kadar , toplumsal kurallar, gelenekler, inançlarla da belirlenmiştir. (Özgüven. 2000 s:19 )
Günümüzdeki ilke ve kuralları belirlenmiş evlilik kavramı yaklaşık M.Ö. iki bin yıllarında Mısır da başlamıştır. Yaklaşık dört bin yıllık bir geçmişi olan evlilik kurumu toplum düzenini kültür ve geleneklerin sürekliliğini yeni nesillerin bakım ve eğitimini sağlayan bir kurum olarak süre gelmiş toplum dini kurumlar ve devlet tarafından da desteklenmiştir.(Yıldırım .1992)
Evlilik mutluluk ve sıkıntılarıyla bireylerin büyük bir çoğunluğu tarafından ulaşılmak istenilen bir amaç olarak algılanmaktadır. Son yıllarda batı toplumlarında yaygınlaşma eğilimi gösteren nikahsız birliktelik yaşantılarına rağmen , evlilik tüm dünya toplumlarında önemini korumakta ve desteklenmektedir.(Durmazkul. 1991 )
Evliliğin esas amacı ; yeryüzünün insan nüfusunu yenilemektir; bazı evlilik sistemleri bu ödevi yetersiz , bazıları da fazlasıyla yeterli olarak yapıyorlar.(Russell. 1993 s:147)
Evlilik dışı birlikte yaşamak bir ilişki biçimi olarak hukuki hak ve sorumluluklar bakımından bireysel bir nitelik taşımaktadır. Buna karşın evlilik olgusu ise sözleşmeye dayalı hukuki olduğundan hak ve sorumluluklar yönünden bireysel düzeyde değil toplumsal düzeyde bir ilişki biçimi olmaktadır. Evlilik toplumlara üretkenlik ve süreklilik sağladığı için toplumların çoğu evlilik dışı cinsel ilişkileri ve özellikle doğacak çocuk açısından ortaya çıkacak sorumlulukları belirli bir düzene bağlamaktadır.(Atabek. 1989 s:204)
Evlilik olgusu sözleşmeye hukuki olduğundan hak ve sorumluluklar yönünden bireysel düzeyde değil toplumsal düzeyde bir ilişki biçimi olmaktadır. Evlilik toplumlara üretkenlik ve süreklilik sağladığı için toplumların çoğu evlilik dışı cinsel ilişkileri ve özelilikle doğacak çocuk açısından ortaya çıkacak sorumlulukları belirli bir düzene bağlamaktadır . ( Güngören .1988 )
Bir yaşam biçimi olarak , evlilik olgusuna , birbirinden çok farklı kültürlerde evrensel düzeyde rastlanması , evliliğin toplumda çeşitli işlevleri yerine getirmesinden kaynaklanmaktadır. Bu işlevler arasında cinsel yaşamın , sağlıklı olarak düzenlenmesi , soy çizgisinin , cinsiyet rollerinin ve iş bölümünün belirlenmesi , ekonomik üretim ve tüketim etkinliklerinin düzenlenmesi gibi temel görevleri sayılabilir. Evliliğin gereği ve nedenleri düşünüldüğünde evlilik yaşamının iki kişinin biyolojik sosyal ve psikolojik gereksinim ve güdülerini doyurmayı amaçladığı gözlenmektedir. Evliliğin temel işlevleri arasında biyolojik bir gereksinim olarak cinsel güdüyü doyurmak evliliğin en önemli işlevlerinden birisidir.
Evlilikte eşler sosyal gereksinim olarak birlikte güven içinde olma korunma dayanışma içinde olduklarını hissetme geleceğe güvenle bakabilme , toplumda bir yer edinebilme birbirlerinden onur ve kıvanç duyabilme gibi bireylerin destek , korunma ve yaşam gereksinimlerini de doyurma olanağı bulurlar. Evlilikte birçok psikolojik gereksinimlerde doyurulmaktadır. Kadın ve erkeğin her ikisi de sevilmek , beğenilmek isterler insan için en önemli gereksinimlerden biri olan sevgi özellikle evlilik ilişkileri içinde doyuma ulaşmakta taraflar kendilerini eşlerine adamakta , acı ve tatlı yaşantılarını paylaşabilmekte ve birlikte olma hazzı duymaktadırlar.(Özgüven. 2000 s: 19-20)
O’neill (1975) iki insanın evlenme kararını vermelerinde başlıca nedenler olarak sevgi , güvenlik , ekonomik refah , cinsellik ve duygusal paylaşımı saptamıştır. Ancak bu kararlar bireyden bireye olduğu gibi toplumdan topluma da bir değişme göstermektedir(O’neill.)
İki cins arasında ki toplumsal ilişkileri düzenleyen ilke , yani bir cinsin ötekinden aşağı tutulması özü bakımından yanlıştır ve bugünde insanın gelişmesi bakımından belli, başlı bir engeldir. Bunun yerine tam anlamıyla eşitliği sağlayan , herhangi bir cinse üstünlük ya da ayrıcalık tanımayan ve öteki cinse engellemeler kısıtlamalar getirmeyen bir ilkenin getirilmesi gerekir.(Millette.1969 s:152)
Butter Field (1956)’e göre modern toplumlarda bireyler görünürde özgür bir biçimde evlenmektedirler. Ancak bu seçimin tam bir özgürlüğe dayandığını söylemek olanaksızdır. Çünkü toplum modernde olsa sınıf , statü ve daha birçok toplumsal etken , aile içi birlik eş seçimi de yönlendirmektedir.(Field 1956 s: 5-6)
Evlenme kararı düşüne taşına elde edilmiş , yüzde yüz düşünsel düzeyde yakalanan yeni bir kendiliğindenliktir ve bu kendiliğindenlik sevgi eğiliminin yerini tutmaktadır. Evlilik kararı ahlaksal veriler üstüne oturtulmuş bir dinsel yaşam görüşüdür , dolayısıyla sevgi eğilimine giden yolu açması onu içten ve dıştan gelecek tehlikelere karşı koruması gerekir. Bir Fransız yazarı olan Simone de Beauvoir evlilik çağı adlı kitabında bu konudaki fikirlerini şöyle dile getirmiştir. Evlilik kararı bir anlık verilen bir karar olmamalıdır. Evlenmeyi düşünen bireyler evlenmek istedikleri bireyle sağlıklı bir aile ortamı oluşturabileceğine inanmalıdırlar. Bu ortamın oluşabilmesi bireylerin , eğitim alanında sosya-kültürel alanda , mizaç ve düşünce yapılarının uyuşması konusunda ve bunun gibi birçok alanda anlaşabilmelerine bağlıdır.(Beauvoir.1970 s:30-31)
Doğan Cüceloğlu bireyler arasındaki bu ilişkinin uzun süreli olmasının nelere bağlı olduğunu şu şekilde dile getirmiştir: nasıl oluyor da bazı ilişkiler kısa süreli bazı ilişkiler uzun süreli oluyor. Bireyin ilişkilerinde içinde bulunduğu sosyal duruma , yaşa , eğitime, aile ortamına , dini inançlarına , siyasal ideolojilere bağlı olarak değişiklikler olabilir. Bireylerin birbirlerini benzer olarak algılamaları , ilişkilerin uzun veya kısa süreli olmasında önemli rol oynar. Algılanan benzerlik kişileri birbirlerine yaklaştırdığı gibi, ilişkilerin uzun süreli olmasına da yol açar. Toplumun temelini aile oluşturur. Ailenin de temelinde biri kadın biri erkek olmak üzere iki yetişkin insanın uzun süreli doyumlu bir ilişki içinde bulunması yatar.(Cüceloğlu.1992 s: 541-542)
Birbirlerini seven iki insan için en iyi çözüm yolu evliliktir. (Fromm.1976 s: 76)
Evlilik biri bozulduğunda diğeri de bozulan birçok farklı ilişkiyi kapsar. Eşler arasında duygu ve düşünce alışverişinin olması boş zamanlarının bir kısmını birlikte geçirmeleri; ekonomik konularda ve çocukların yetiştirilmeleri konusunda birbirleriyle anlaşmaları ve cinsel uyum içerisinde olmaları gerekir. Bu ilişkilerin her biri tüm evlilik boyunca aynı derecede önemlidir.(Eker. 1993 s:87-95)
Genç kuşak artık yaşama farklı bir görüş açısı getirmeye çalışmaktadır. Bu durum beraberinde evlilikte eş seçiminde çelişkili kriterleri ortaya koymayı dolayısıyla da boşanmayı getirmektedir.(Rich.1974 s:177)
Evlilik insan gruplarının yaşantıları boyunca uyguladıkları ve geliştirdikleri sosyal öğelerle yüklü bir kavramdır. Kültürler arası farklılık göstermesi sosyal öğelerin değişik kültürler arasında oluşması ve farklı değer yargılarıyla yüklü olmasıyla açıklanabilir. Toplumlar kimin kiminle kaç eşle ve hangi koşullar altında evlenebileceğine dair bir takım kurallar geliştirmişlerdir. Çok değişik uygulamalar olmakla birlikte evlilik , gerçek yönüyle toplum tarafından onanan kadın ve erkek yada kadınlar ve erkekler arasında yaratılan bir ilişki türünü nitelendirmektedir. İlişkinin belirli kalıplar içerisinde gerçekleşmesi de evliliğin toplumsal bir kurum olarak ele alınıp incelenmesine olanak vermektedir. Aile birliği sürekliliğini evlilik kurumuyla sağlar. Başka bir deyişle evlenme olgusu aileyi oluşturan toplumsal ilişkileri belirli kalıplar kurumu oluşturmaya yönelik bir sözleşme olarak ortaya çıkmaktadır.(Başar . 1994 s : 251 )
Toplumsal değişmenin ailenin yapısında bir takım değişikliklere yol açtığı , aile anlayışının ve işlevlerinin değiştiği bilinmektedir. Aile , değişen işlevleri çerçevesinde yeni bir biçim almış ve üyelerinin maddi ve duygusal ihtiyaçlarını daha üst düzeyde karşılıya bilecek bir nitelik kazanmıştır. Bugün artık bir çok gelişmiş ülkede ve Türkiye’de çeşitli kesimlerinde aile ve evlilik kurumunun dostluk , sevgi ve saygıyı içeren yeni bir anlam kazandığı bilinmektedir.(Erkan . 1986 s: 2)
Evlenmede ilk planda fizyolojik ihtiyaçların karşılanması akla gelir. Evlenmede her şeyden önce kadınla erkeğin birleşmesi bahis mevzusudur. Sevgi ihtiyacının karşılanması gerekir ve evlilik muhabbet , sevgi , şefkat ve nihayet , aşk kara sevdaya kadar giden derece derece sevgi ihtiyaçlarının tatmini olabilir.( Arkun.1965 s:34)
Tüm toplumlarda temel toplumsal normlardan biri evliliklerin sağlıklı ve dengeli olarak sürmesidir. Evlenmeye karar veren her kişide evlilik ilişkisi içinde daha mutlu ve huzurlu olma beklentisi içindedir. Çünkü evlilik kurumu aile birliğinin kurulmasında gereklidir.( Arıkan . 1992 s:21)
Ülkemizde evlilik öncesi arkadaşlıklar genelde okuyan gençler için lise sonlarına ve üniversite dönemine , yüksek öğrenime gitmeyenlerde ise askerlik dönemi öncesinde ve sonrasında olmaktadır. Eş seçiminde , evlilik öncesi arkadaşlık dönemi özenle sürdürülmeli ve iyi değerlendirilmesi gereken bir dönemdir. Eş seçmeyi ve evlilik kararına ulaşmayı kolaylaştıran bu sürecin en önde gelen yararı , bireylerin hem kendisi ve hem karşısındakini tanımayı sağlamasıdır.( Özgüven . 2000 s:41)

Ülkemizde evlenme kızlarda ortalama ilk evlenme yaşı 17.7 dir. Kırsal bölgelerde ise bu yaş 17.2 ye düşmektedir. Kızlarda eğitim yükseldikçe , ilk evlenme yaşı da gecikmektedir. Ayrıca endüstri ve hizmet sektöründe çalışanların yani kentlerde yaşayanların da diğerlerine kıyasla daha geç evlendikleri görülmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde ve Türkiye’de ise eğitimsizlik bir sonuç değil neden olarak görülebilir. Erken evliliklerde aile yapısında dengesizlik , yetişkin bir kişi olma özelliğini gösterememe daha çok rastlanan durumlardır. (Hacettepe dergisi Ocak 1985 s: 55-56)
Günümüz insanının en büyük sorunlarından biri yalnızlıktır. Kentler büyüdükçe, yaşam biçimi hızlandıkça , yalnızlık da o oranda artmaktadır. İnsanlar evliliği yalnızlıktan kurtulmak ve güvenli bir yaşam için bir çözüm olarak da görmektedirler. Yaşam boyu birlikte yaşamayı amaçlayan evlilikte , ilişkilerin düzenli , uyumlu ve dengeli olması evlilik kararının başlangıçta doğru verilmesiyle yakından ilişkilidir. Evlilik kararı insan yaşamının üçte ikisinden fazlasını ve tüm geleceği etkileyecek boyutta önemli bir karardır.(Özgüven. 2000 s:21-36)
Yüksek öğrenim gençliği , insan hayatında ergenlik çağının son dönemini yaşamakta olan veya aşmakta olan bir popülasyondur. Yükseköğrenim gençliği , ev ve aile nüfusundan çıkmakta kendi başına karar verme ve sonuçlarının sorumluluğunu yüklenme durumundadır. Bu dönem içersinde akademik başarı kız erkek ve arkadaş ilişkileri flört ve aile kurma kimlik kazanma gibi sorunları en uygun tarzda çözümleme ile yükümlüdür. Sağlıklı ve güçlü bir toplum da toplumun çekirdeğini olan aile ve evlilik yoluyla gerçekleştirilir. Bu noktada gençlerin oldukça seçici ve dikkatli davranmaları gerekmektedir. ( Tan. 1986 s:304)
Yukarıda belirtilen problemin incelenmesi, için bu araştırma şu amaçla yapılmıştır:
Bilindiği gibi evlilikte eş seçimi, gerçekleştirilmek istenilen evliliğin ve dolayısıyla toplumun sağlıklı ve doyum sağlayıcı olması açısından önemlidir. Bu nedenle karar vermeden önce evlenilmek istenilen bireyle evlenecek bireylerin her alanda birbirlerine uygun olup olmadıklarını değerlendirmeleri gerekir. Bu değerlendirmede bazı konularda esnek davranabilen bireyler, esnek davrandıkları konuları evliliklerinde sorun olarak yaşayabilmektedirler. Bu durumda mutsuzluğa ve istenmeyen olayların gündeme gelmesine neden olabilmektedirler.
İşte istenmeyen bu durumların olmaması yada en az düzeyde yaşanması amacıyla gerçekleştirilen bu çalışmada evlilikte aranabilecek kriterler ve bunların gerekliliği, nedenleriyle birlikte ele alınmıştır.
Sağlıklı ve mutlu bir birlikteliğin dolayısıyla sağlıklı ve mutlu bir toplumun devamı açısından; gerek duygu ve düşünce gerekse sosyo-kültürel ve ekonomik bağlamda bireylerin birbirleriyle uyum sağlayabilmeleri gerekir. Bunu da daha mantıklı ve uygun kararlar vererek sağlayabiliriz.
Bu araştırmada bağımlı değişken öğrencilerin eş seçmedeki kriterleridir. Bağımsız değişkenler ise öğrenim görülen bölüm ve öğrencilerin cinsiyeti olmuştur. Araştırmanın uygulanacağı bölüm araştırmacılar tarafından seçilmiştir. Öğrenciler ise araştırma yapılacağı gün sınıfta olan öğrenciler olmuştur.
1. 2. Problem Cümlesi
Eğitim Fakültesi Psikolojik Danışma ve Rehberlik bölümü öğrencilerinin evlilikte eş seçiminde kriterleri nelerdir?
1. 3. Alt Problemler
Araştırılan alt problemler aşağıdaki gibi sıralanmaktadır.
1- Sosyo- ekonomik ve kültürel durumun eş seçimi üzerinde etkisi nedir?
2- Bireyin eğitim düzeyi eş seçimi üzerinde bir etken midir?
3- Aşkın evlilik ve bireyin aradığı kriterler üzerinde etkisi nedir?
4- Bireyin psikolojik açıdan evliliğe hazır olup olmamasının eş seçimindeki seçicilik üzerindeki etkisi nedir?
5- Bireyin fiziksel durumunun eş seçimi üzerinde ki etkisi nedir ?
6- Bireyin dini ve siyasi görüşünün eş seçimi üzerinde ki etkisi nedir?
7- Bekaretin eş seçimi üzerinde ki etkisi nedir ?
1. 4. Denenceler
Araştırılan problem ve alt problemlere dayalı olarak denenceler aşağıdaki gibi sıralanmaktadır.
Denence 1- Evlenecek bireyler ve aileleri sosyo-ekonomik ve kültürel yönden birbirlerine eşit veya yakın düzeyde olmalıdır.
Denence 2- Eşlerin anlaşabilmeleri için ayni yada birbirine yakın eğitim düzeyinde olmaları gerekir.
Denence 3- Aşk evlilik kararının verilmesinde önemli bir etkendir , ama tek kriter değildir.
Denence 4- Evlenecek bireyin psikolojik açıdan evliliğe hazır olması ve kimliğini bulması evliliği olumlu yönde etkiler.
Denence 5- Evlilik kararının verilmesinde fiziksel durum bireyin aradığı özellikteyse yeterli olmaktadır.
Denence 6- Evlenecek bireylerin anlaşabilmeleri için dini ve siyasi görüşlerinin aynı yada birbirine yakın olması gerekir.
Denence 7- Bekaret evlilik kararının verilmesinde önemli bir etkendir .
1. 5. Sayıltılar
a) Araştırmadaki örnekleme evreni temsil etmektedir.
b) Seçilen araştırma yönteminin verilerin çözümünde kullanılan istatistiki tekniklerin her yönüyle problemin ortaya çıkarılmasını sağlayacak niteliktedir.
c) Anket gönüllü öğrencilere uygulanmıştır.
d) Araştırmada veri toplamak için uygulanan anket geçerli ve güvenilirdir.
e) Anket bu konuda uzman olan öğretmenimiz Yr. Doç. Dr. Seher Balcı’nın tetkik ve düzenlemelerinden geçirilmiştir.
1. 6. Sınırlılıklar
a ) Bu araştırma Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi P.D.R bölüm öğrencileri arasında yürütülmüştür.
b) Araştırmada öğrencilerin eş seçimine karşı tutumlarını belirlemek amacıyla uygulanan anket sonuçları üzerinde durulmuştur.
c) Araştırmaya katılan öğrencilerin kimlikleri gizli tutulmuştur.
1.7.Tanımlar
Evlilik : İki ayrı insanın birbirlerini benimsemek , birlikte yaşamaya alışmak, birbirlerine yardım etmek için bir araya geldikleri , toplumca belirlenen yasal bir ilişki biçimidir. (Atabek 1989)
Kriter : Evlenmeyi düşünen bireylerin eş seçiminde aradıkları nitelikler.
Eş seçimi : Bireylerin ömür boyu birlikte yaşamak amacıyla kendi niteliklerine uygun kimseleri tercih etme davranışlarıdır.
P.d.r. :Psikolojik danışma ve rehberlik bölümü.

BÖLÜM II
İLGİLİ ARAŞTIRMALAR
Araştırmanın bu bölümünde konu ile ilgili kaynaklardan ve daha önce yapılan araştırmalardan yararlanılarak evlilik ve eş seçimiyle ilgili gerekli açıklamalar yapılmıştır.
Mutluluk ve sıkıntıları ile evlilik , bireylerin büyük bir çoğunluğu tarafından ulaşılmak istenen bir amaç olarak algılanmaktadır .Son yıllarda daha çok Batı toplumlarında yaygınlaşma eğilimi gösteren nikahsız birliktelik yaşantılarına rağmen , evlilik tüm dünya toplumlarında önemini korumakta ve desteklenmektedir. (Durmazkul 1991)
Günümüzdeki ilke ve kuralları belirlenmiş evlilik temeline dayalı aile kurumunun yaklaşık dört bin yıllık bir geçmişi vardır. M-Ö. İki bin yıllarında Mısır’da başlayan evlilik kurumu , toplum düzenini , kültür ve geleneklerin sürekliliğini , yeni nesillerin bakım ve eğitimini sağlayan bir kurum olarak süre gelmiş toplum , dini kurumlar ve devlet tarafından da desteklenmiştir. (Yıldırım 1992)
Evlilik olgusu sözleşmeye dayalı hukuki olduğundan hak ve sorumluluklar yönünden bireysel düzeyde değil toplumsal düzeyde bir ilişki biçimi olmaktadır. Evlilik toplumlara üretkenlik ve süreklilik sağladığı için toplumların çoğu evlilik dışı cinsel ilişkileri ve özellikle doğacak çocuk açısından ortaya çıkacak sorumlulukları belirli bir düzene bağlamaktadır. (Güngören 1988)
O’neill (1975) iki insanın evlenme kararını vermelerinde başlıca nedenler olarak; sevgi , güvenlik , ekonomik , refah , cinsellik ve duygusal paylaşımı saptamıştır. Ancak bu kararlar bireyden bireye olduğu gibi toplumdan topluma da bir değişme göstermektedir. (O’neill 1975)
Ülkemizde evlenme yaşıyla ilgili yapılan bir araştırmada kızlarda ortalama ilk evlenme yaşının 17.7 olduğu görülmüştür. Kırsal bölgelerde ise bu yaş 17.2 düşmektedir. Ayrıca endüstri ve hizmet sektöründe çalışanların yani kentlerde yaşayanlarında diğerlerine kıyasla daha geç evlendikleri görülmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde ve Türkiye de ise eğitimsizlik bir sonuç değil neden olarak görülebilir. Erken evliliklerde aile yapısında dengesizlik , yetişkin bir kişi olma özelliğini gösterememe daha çok rastlanan durumlardır. (Hacettepe dergisi 1985)
Yine yapılan bir araştırmaya göre , bazı batı toplumlarında özellikle son yıllarda görülen evlilik dışı birlikte yaşamaların yaygınlaşması yönündeki artış eğilimlerine rağmen , evlilik halen toplumların hemen tümünde önemini korumakta ve devlet tarafından teşvik edilmektedir. (VI. 5 yıllık Kalkınma planı 1989)
Üniversite öğrencileri üzerinde öğrencilerin Evlilik ve eş seçmeye ilişkin tercihleri konusunda Özgüven (1994) tarafından yapılan bir araştırmada , öğrencilere evlilikte ortaya çıkabilecek sorunlarda kimlerden yardım alabilecekleri sorulmuş ve dört seçenek verilmiştir. Bu soruya öğrencilerin % 36’sı aile büyüklerinden %23’ü yakın arkadaşlardan % 22’ si başka kişilerden ve % 19’u ise aile danışmanlarından yardım isteyebilecekleri şeklinde cevap vermişlerdir. Aile danışmanlarından yardım almada , kızların ( % 23 ) oranı, erkeklere ( % 15 ) göre biraz daha yüksek bulunmuştur. ( Özgüven 1994)
Özgüven (1994)’nin üniversite öğrencileri üzerinde yaptığı bir araştırmada evliliğin neden gerekli olduğu sorusuna toplam kız ve erkek öğrencilerin %68’i yaşantılarını bir başkasıyla paylaşmak olarak cevaplandırmışlardır .Öğrencilerin cinsiyetlere göre yaşantılarını paylaşmak şeklinde ifade edilen cevap incelendiğinde , kızların %38’i ve erkeklerin ise %29’ unun bu görüşe katıldığı görülmektedir. Evliliğin bir gereği olarak kız ve erkeklerin genelde yaşantıların bir başkası ile paylaşılması olduğu görüşünde birleştikleri görülmektedir. Çocuk sahibi olmak ileride yalnız kalmamak , evlilikte cinsel ilişkiye izin verilmesi ve ailenin baskısı gibi cevapların yüzdeleri ise düşük çıkmıştır. Öğrencilerin %10’u kadarı evliliğin gereğine inanmadıklarını ifade etmişlerdir. (Özgüven 1994)
Durmazkul ( 1991 ) tarafından yapılan benzer bir araştırmada da öğrencilerin büyük çoğunluğunun yaşamını bir eşle paylaşmak için evliliği düşündüklerini söyledikleri görülmüştür. (Durmazkul 1991)
Üniversite öğrencilerinin karşıt cins arkadaşlığı konusunda Özgüven ve Bilge (1996)’nin yaptıkları bir araştırmada öğrencilerin büyük çoğunluğunun (%84) karşıt cins arkadaşlığının eş seçimini etkilediği kanısında oldukları görülmüştür. (Bilge ve Özgüven 1996)
Üniversite öğrencilerinin eş seçme durumunda bireyde aradıkları nitelikler üzerinde yapılan bir araştırmada seçeneklerden ilk sırayı %33 ile eşin eğitim düzeyi %20 ile fiziki görünüm ile sağlık durumu , %16 ile yaş farkının olduğu görülmüştür. Bu araştırma cinsiyete göre incelendiğinde , yüzdelikler arasında biraz farklar olmakla birlikte , eğitim düzeyi kız ve erkeklerde ilk sırada yer almıştır. Erkeklerde fiziki görünüm kızlarda ise ekonomik durum ikinci sırayı almış , sağlık her iki cins içinde üçüncü sırada belirtilmiştir. Bu ilk üç sırayı erkeklerde sıra ile yaş farkı ve en sondada ekonomik durum kızlarda ise fiziki görünüm ile yaş farkı izlemiştir. (Durmazkul 1991)
BÖLÜM III .
YÖNTEM
Bu bölümde araştırmanın yöntemi , evreni ve örneklemi , verileri elde etme şekli ve yolları , bunların analiz teknikleriyle ilgili açıklamalara yol verilmiştir.
3 .1. Araştırma Yöntemi
Bu araştırmada veriler Anket-Survey yöntemi ile toplanmıştır. Araştırma uyguladığımız anket sonucu elde edilen bu veriler üzerinde yürütülmüştür.
3 .2 . Araştırma Evreni
Bu araştırmanın evreni 1999-2000 öğretim yılında Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Psikolojik Danışma ve Rehberlik Bölümünde okuyan öğrencilerden oluşmaktadır.
3 .3. Araştırma Örneklemi
Bu araştırmanın örneklemi 1999-2000 öğretim yılında Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Psikolojik Danışma ve Rehberlik Bölümünde öğrenim gören 140 öğrenciden oluşmaktadır. Uygulama seçkisiz örnekleme yolu ile yapılmıştır.
3 .4. Veri Toplama Araçları
Araştırmada üniversite öğrencilerinin eş seçimine ilişkin tutumlarını belirlemek amacıyla hazırlanan anket uygulanmıştır. Anketteki sorular çoktan seçmelidir.
Anketin geçerliği anketle ilgili olarak anketin sormak istediğini sorabilmesi yani konusuna uygunluğu ; cevaplayıcı yönünden ise ankete cevap verenin , samimi olarak istenene doğru olduğuna inandığı şekilde cevap vermiş olmasıdır.
Anketin güvenirliği ise anketteki soruların okuyana ve anketi cevaplandıracak olana her zaman aynı anlamı vermesi eğer okuyucu anketi tekrar cevaplandırmış olsaydı ikinci cevaplamanın birinci cevaplamaya olan uyumu yakınlığıdır.
Yukarıdaki bilgiler ışığında uygulanan anketin güvenilir ve geçerli olduğu sayıltısından hareket edilmiştir.
3 .5. Çözümleme Yöntemleri
Anket ile elde edilen ham verileri anlamlı hale getirebilmek amacıyla , bu verilerin niteliklerine uygun yüzde hesaplamaları yapılmıştır.
Sorular ait oldukları hipotezlere göre gruplanarak tablolaştırılmış , tabloların yorumu yapılarak hipotezlerin kabul görüp görmedikleri test edilmiştir.
BÖLÜM IV
BULGULAR VE YORUM
Bu bölümde hipotezler tek tek ele alınarak , bu hipotezlerle ilgili bulgular ayrı ayrı tablolaştırılmıştır. Bu bulgular ışığında hipotezlerin kabul veya reddedildiği belirtilerek , hipotezle ilgili kısa bir yorumlama yapılmıştır.
Araştırmanın giriş kısmında da belirtildiği gibi Eğitim Fakültesinde öğrenim gören Psikolojik Danışma ve Rehberlik Bölümü öğrencilerinin eş seçimindeki kriterlerinin neler olduğu araştırılmıştır.
4.1. Denence 1- Evlenecek bireyler ve aileleri sosyo-ekonomik ve kültürel yönden birbirlerine eşit veya yakın düzeyde olmalıdır.
Bu hipotezi test etmek için ankete iki soru (1.ve 5.soru) konulmuştur. Bu soruların frekans ve yüzde değerleri Tablo-1’de verilmiştir.

Tablo-1
Soru:1 Evleneceğiniz kişinin ekonomik durumu Benden iyi olmalı Ben ondan iyi olmalıyım Aynı düzeyde veya bana yakın olmalı Benim için önemli değil
f % f % f % f %
21 15 15 11 79 56 25 18

Cinsiyeti N f % f % f % f %
Kız 70 19 27 2 3 43 61 6 9
Erkek 70 2 3 13 19 36 51 19 27
Yukarıda Tablo 1’de de görüldüğü gibi ankete cevap veren 140 öğrenciden 21 öğrenci ( % 15 ) , evleneceği bireyin ekonomik açıdan kendisinden iyi durumda olmasını isterken 15 öğrenci ( % 11 ) kendisi evleneceği bireyden daha iyi durumda olmayı istemektedir. 79 öğrenci ( % 56 ) evleneceği bireyle ekonomik açıdan , aynı düzey yada birbirine yakın düzeyde olmayı istemektedir. 25 öğrenci ise ( % 18 ) ekonomik durumun kendileri için önemli olmadığını ifade ettikleri gözlenmiştir.
Yukarıda Tablo da da görüldüğü gibi ankete cevap veren 70 kız öğrenciden ( %61 ) erkek öğrencilerinde ( % 51 )’nin evleneceği bireyle ekonomik açıdan aynı düzey yada birbirine yakın düzeyde olmayı istedikleri gözlenmiştir.
Sonuç olarak ankete cevap veren 140 öğrenciden 79 öğrencinin evleneceği bireyle ekonomik açıdan aynı düzey yada birbirine yakın düzeyde olmayı istedikleri görülmüştür. Böylece bu sonuç % 56’lık bir oranla denencemizi desteklemiştir.
Tablo-1
Soru:5 Evleneceğiniz kişinin ailesinin sosyo ekonomik ve kültürel yapısı Benim ailemden üstün olmalı Benim ailemden düşük olmalı Aynı düzeyde veya bana yakın olmalı Önemli değil
f % f % f % f %
4 3 2 1 99 71 35 25

Cinsiyeti N f % f % f % f %
Kız 70 4 6 0 0 55 78 11 16
Erkek 70 0 0 2 3 44 63 24 34
Yukarıda Tablo 1’de de görüldüğü gibi ankete cevap veren 140 öğrenciden 99 öğrenci ( % 71 ) evleneceği bireyin ailesiyle kendi ailesinin sosyo-ekonomik ve kültürel durumunun aynı yada birbirine yakın düzeyde olmasını , istemektedir. 35 öğrenci ( % 25 ) ailelerin sosyo-ekonomik ve kültürel yapılarının önemli olmadığını ifade etmişlerdir. Bunun yanında 2 öğrenci ( % 1 ) kendi ailesinin daha üstün olmasını isterken , 4 öğrenci nin ise ( % 3 ) evleneceği bireyin ailesinin daha üstün olmasını istedikleri gözlenmiştir.
Yukarıda Tablo da da görüldüğü gibi ankete cevap veren 70 kız öğrenciden ( %78 ) erkek öğrencilerinde ( % 63 )’nün evleneceği bireyin ailesiyle kendi ailesinin sosyo-ekonomik ve kültürel durumunun aynı yada birbirine yakın düzeyde olmasını istedikleri görülmüştür.
Sonuç olarak ankete cevap veren 140 öğrenciden 99 öğrencinin evleneceği bireyin ailesiyle kendi ailesinin sosyo-ekonomik ve kültürel durumunun aynı yada birbirine yakın düzeyde olmasını istedikleri görülmüştür. Böylece bu sonuç % 71’lik bir oranla denencemizi desteklemiştir
YORUM :
Evlenilecek bireyin birçok açıdan olduğu gibi ekonomik açıdan da aynı yada birbirlerine yakın düzeyde olmaları gerekir.Bu durum evliliğin yürütülmesinde daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.
Evlenilecek bireylerin ailelerinin de aynı düzeyde veya birbirine yakın olması gerekir. Ekonomik açıdan bireyler veya aileler arasında büyük ölçüde farklılıklar olması zengin olan tarafın daha düşük ekonomik durumu olan taraf karşısında daha üstün duruma gelmesine neden olabilir. Tarafların bu durumu kabullenmesi ve rahatsızlık duymaması halinde bu durum sorun olarak yansımayabilir. Fakat bu durumun bir yada her iki taraf tarafından da kabullenilmemesi evli bireyler ve aileleri arsında belli sorunların gündeme gelmesine neden olabilir.
Bireylerin ve ailelerin bu duruma bakış açısı ne olursa olsun , bir tarafın zengin diğer tarafın daha az gelirli olması , zengin aile lehinde bir eşitsizliğin gündeme gelmesine neden olur. Eşitsizlik üzerine kurulan bir evlilikte er yada geç birçok sorunun gündeme gelmesi kaçınılmazdır.
4.2. Denence 2- Eşlerin anlaşabilmeleri için aynı yada birbirine yakın eğitim düzeyinde olmaları gerekir.
Bu hipotezi test etmek için ankete bir soru ( 3.soru) konulmuştur. Bu soruya verilen cevapların frekans ve yüzde değerleri Tablo-2’de verilmiştir.
Tablo-2
Soru:3 Evleneceğiniz kişinin
Eğitim durumu Benim ailemden üstün olmalı Benim ailemden düşük olmalı Aynı düzeyde veya bana yakın olmalı Önemli değil
f % f % f % f %
13 9 4 3 104 74 19 14

Cinsiyeti N f % f % f % f %
Kız 70 1 1 4 6 56 80 9 13
Erkek 70 12 17 0 0 48 69 10 14
Yukarıda Tablo 2’de de görüldüğü gibi ankete cevap veren 140 öğrenciden 13 öğrenci ( % 9 ) eğitimi kendisinden yüksek bir biriyle evlenmek isterken 4 öğrenci ( % 3 ) eğitimi kendisinden düşük bir bireyle evlenmek istemektedir.104 öğrenci ( %74 ) evleneceği bireyle aynı yada ona yakın düzeyde eğitimi olan bireyle evlenmek istemektedir. 19 öğrencinin ise ( %14 ) evleneceği bireyin kendini yetiştirmesi halinde eğitim düzeyinin önemli olmadığını ifade ettikleri gözlenmiştir.
Yukarıda Tablo da da görüldüğü gibi ankete cevap veren 70 kız öğrenciden ( %80 ) erkek öğrencilerinde ( % 69)’nun evleneceği bireyle aynı yada birbirine yakın eğitim düzeyinde olmayı istedikleri gözlenmiştir.
Sonuç olarak ankete cevap veren 140 öğrenciden 104 öğrencinin kendisiyle aynı veya kendisine yakın eğitim düzeyine sahip bireylerle evlenmek istediği gözlenmiştir.Böylece bu sonuç % 74’lük bir oranla denencemizi desteklemiştir.

YORUM :
Eğitim durumunun bireylerin sağlıklı bir evlilik sürdürebilmesi üzerinde küçümsenmeyecek ölçüde etkileri vardır .Bireylerin birbirlerini anlayabilmeleri ve paylaşımları açısından aynı düzeyde eğitime sahip olmaları gerekir.
Yüksek öğrenimi bitirmiş , bir bireyle ilkokul mezunu bir bireyin ne oranda bir paylaşımı olabilir. Birbirlerini ne oranda anlayabilirler evliliğin sürdürülmesi , bireylerin birbirlerini kabullenmeleri ve kendilerince belli bir evlilik düzeni kurmalarıyla sağlanabilir. Fakat paylaşımcı ve her alanda birbirini anlayabilen bireylerin oluşturacağı birlikteliğin daha anlamlı olacağı kanısındayız. Böyle bir evlilik her iki birey içinde daha doyum sağlayıcı olacaktır. Aksi halde bireyler evliliği kurulan düzeni sürdürdükleri bir işlev olarak algılayacaklardır.
Paylaşımlarını farklı insan ve nesnelere yönelterek , birbirleri dışındaki bu kişi ve nesneler aracılığıyla doyum sağlamaya çalışacaklardır. Bu durumda bireylerin birbirinden bu alanda uzaklaşmalarına ve ilerde dolaylı olarak bazı sorunlar yaşayabilmelerine neden olabilir. Bu nedenle evlenecek bireylerin aynı veya birbirine yakın eğitim düzeyinde olması daha sağlıklı bir birlikteliği sağlayabileceğini söyleyebiliriz.
4.3. Denence 3- Aşk evlilik kararının verilmesinde önemli bir etkendir , ama tek kriter değildir.
Bu hipotezi test etmek için ankete bir soru ( 7.soru) konulmuştur. Bu soruya verilen cevapların frekans ve yüzde değerleri Tablo-3’de verilmiştir.

Tablo-3
Soru : 7
Aşk Evlilikteki
tek
kriterimdir Önemlidir
fakat tek
kriterim
değildir Evlilik
kararımı
vermede
etkili değildir Olursa iyi
Olur ama şart
değil
f % f % f % f %
11 8 103 73 5 4 21 15

Cinsiyeti N f % f % f % f %
Kız 70 6 9 57 81 0 0 7 10
Erkek 70 5 7 46 66 5 7 14 20
Yukarıda Tablo 3’de de görüldüğü gibi ankete cevap veren 140 öğrenciden 11 öğrenci ( % 8 ) evlilikte aşkı tek kriter olarak görürken , 5 öğrenci ( % 4 ) aşkın evlilikte karar vermede etkili olmadığını 21 öğrenci ( % 15 ) evlilikte aşkın olmasını fakat bunun şart olmadığını 103 öğrencinin ise ( % 73 ) aşkı önemli bulduğu fakat tek kriterinin aşk olmadığını ifade ettiği görülmüştür.
Yukarıda Tablo da da görüldüğü gibi ankete cevap veren 70 kız öğrenciden ( %81 ) erkek öğrencilerinde ( % 66)’nın evlilikte aşkın önemli fakat tek kriter olmadığını söyledikleri görülmüştür.
Sonuç olarak ankete cevap veren 140 öğrenciden 103 öğrencinin evlilikte aşkı önemli buldukları fakat bunun tek kriter olmadığını ifade ettikleri görülmüştür.Böylece bu sonuç % 73’lük bir oranla denencemizi desteklemiştir.
YORUM :
Aşkla birlikte gelen evlilik anlamlı ve hoş duyguların hakim olduğu bir ortamı da beraberinde getirir. Aşk olmadan da evlilik yürütülür , fakat aşkında mevcut olduğu evlilik çok daha anlamlı ve mutluluk verici olacaktır. Bazı bireyler mantık evliliğinin her zaman daha sağlıklı ve uzun süreli olacağını düşünürler , fakat aşkın olmadığı evlilik insanlara ne derece mutluluk getirir.
Aşk mutlaka önemli bir etkendir fakat tek kriter olmamalıdır. Çünkü sadece aşık olduğu için kendisiyle aynı düzeyde olmayan biriyle evlenen bireyin evliliği , beraberinde birçok problemi , dolayısıyla da mutsuzluğu gündeme getirecektir. Bu yüzden tek kriter olmamalıdır.
Mantık çerçevesinde fakat sevdiğimiz bir kişiyle evlenmek , daha sağlıklı ve uzun ömürlü bir evlilik sağlayabilir.
4.4. Denence 4- Evlenecek bireyin psikolojik açıdan evliliğe hazır olması ve kimliğini bulması evliliği olumlu yönde etkiler.
Bu hipotezi test etmek için ankete bir soru ( 6.soru) konulmuştur. Bu soruya verilen cevapların frekans ve yüzde değerleri Tablo-4’de verilmiştir.

Tablo- 4

Soru : 6
Psikolojik olarak kendinizi
evliliğe hazır hissedip
hissetmemeniz kararınızı Kesinlikle
Etkiler Etkilemez Etkiler ama
Kararımı
Değiştirmeme
Sebep olmaz
Kararımı
Ertelememe sebep olur
f % f % f % f %
79 56 8 6 24 17 29 21

Cinsiyeti N f % f % f % f %
Kız 70 44 63 0 0 10 14 16 23
Erkek 70 35 50 8 11 14 20 13 19
Yukarıda Tablo 4’de de görüldüğü gibi ankete cevap veren 140 öğrenciden 8 öğrenci ( % 6 ) psikolojik olarak evliliğe hazır olup olmamanın kararını etkilemeyeceğini 29 öğrenci ( % 21 ) bu durumun kararını ertelemesine neden olabileceğini 24 öğrenci (%17) bu durumun kararını etkileyeceğini fakat değiştirmesine neden olmayacağını 79 öğrencinin ise ( % 56 ) bu durumun kararını kesinlikle etkileyeceğini ifade ettikleri görülmüştür.
Yukarıda Tablo’da da görüldüğü gibi ankete cevap veren 70 kız öğrenciden ( %63 ) erkek öğrencilerinde ( % 50)’nin bu durumun kararlarını kesinlikle etkileyeceğini ifade ettikleri görülmektedir.
Sonuç olarak ankete cevap veren 140 öğrenciden 79 öğrencinin psikolojik olarak evliliğe hazır olup olmamalarının karalarını kesinlikle etkileyeceğini ifade ettikleri görülmektedir.Böylece bu sonuç % 56’lık bir oranla denencemizi desteklemişti
YORUM:
Evlilik insanoğlunun hayatındaki en önemli dönüm noktasıdır. Bireyin evlilik kararını vermesiyle birlikte alışkın olduğu ortamdan çok daha farklı bir ortama geçişi sağlanmış olacak , bu durumda bir çok sorumluluk ve yükü beraberinde getirecektir. Bu yüzden bireyler bu kararı vermekte güçlük çekmektedirler.
Psikolojik olarak bireyin kendini evliliğe hazır hissetmesi gerekir. Evliliğe kendini hazır hissetmeyen bireyin bu kararı vermesi ve gerçekleştireceği evliliği sağlıklı bir şekilde yürütmesi daha güç olacaktır. Gerçekleştirilmiş olan evlilik bireye mutluluk ve doyum sağlayacağı yerde taşınmak zorunda bir yük olarak gelmesi olası bir ihtimaldir. Evlenecek olan bireyin , bu evliliği istemesi ve kendini bu birlikteliği yürütmeye hazır hissetmesi gerekir.
Psikolojik olarak evliliğe hazır olmak ikinci bir etken olmasına rağmen , evliliğin sağlıklı bir biçimde yürütülebilmesi konusunda gerekli bir etken olduğu kanısındayız.
4.5. Denence 5- Fiziksel durum bireylerin evlilik kararlarını vermesinde bireylerin aradığı özellikteyse yeterlidir.
Bu hipotezi test etmek için ankete bir soru ( 2.soru) konulmuştur. Bu soruya verilen cevapların frekans ve yüzde değerleri Tablo-5’de verilmiştir.
Tablo- 5

Soru : 2
Evleneceğiniz kişinin
fiziksel durumu Benim için
önemli İlk etapta
önemli sonra önemini
yitiriyor Benim
Aradığım
Özellikteyse
Yeterli Fark etmez
f % f % f % F %
7 5 48 34 80 57 5 4

Cinsiyeti N f % f % f % F %
Kız 70 2 3 33 47 32 46 3 4
Erkek 70 5 7 15 21 48 69 2 3
Yukarıda Tablo 5’de de görüldüğü gibi ankete cevap veren 140 öğrenciden 7 öğrenci ( % 5 ) evlilikte fiziksel durumun önemli olduğunu , 5 öğrenci ( % 4 ) fiziksel durumun fark etmediğini 48 öğrenci ( % 34 ) fiziksel durumun ilk etapta önemli olmasına rağmen daha sonra önemini yitirdiğini 80 öğrencinin ise ( %57 ) evlenecekleri kişinin aradığı özelliklere sahip olmasının yeterli olacağını ifade ettikleri görülmüştür.
Yukarıda Tablo’da da görüldüğü gibi ankete cevap veren 70 kız öğrenciden %47 fiziksel durumun ilk etapta önemli olduğu fakat daha sonra önemini yitirdiğini söyledikleri erkek öğrencilerinde % 69’nun fiziksel durumun aradığı özelliklerdeyse yeterli olacağını ifade ettikleri görülmüştür..
Sonuç olarak ankete cevap veren 140 öğrenciden 80 öğrencinin fiziksel durumun kendisi için aradığı özellikteyse yeterli olduğunu söyledikleri görülmüştür.Böylece bu sonuç % 57’lik bir oranla denencemizi desteklemiştir.
YORUM :
Tanımadığımız bir insanı ilk etapta , fiziksel özellikleriyle değerlendiririz , fakat belli bir tanıma sürecinden sonra , o bireyi fiziksel durumundan ziyade kişilik özellikleriyle tanımlarız.
Evlilik kararı esnasında da özellikle danışıklı dönüşüklü evliliklerde ilk etapta bireyin fiziksel özelliklerinin aranana uygun olması beklenir. Fakat belli bir tanıma sürecinden sonra bunlar yerini kişilik özellikleri gibi daha somut değerlere bırakır.
Ankete cevap veren öğrencilerin büyük bir kısmı aradıkları özelliklere sahip olan bireyin isteklerini karşılamada yeterli olacağını ifade etmişlerdir.
4.6. Denence 6- Evlenecek bireylerin anlaşabilmeleri için dini ve siyasi görüşlerinin aynı yada birbirine yakın olması gerekir.
Bu hipotezi test etmek için ankete iki soru ( 9.ve10.soru) konulmuştur. Bu soruya verilen cevapların frekans ve yüzde değerleri Tablo-6’da verilmiştir.

Tablo- 6

Soru : 9
Evleneceğiniz kişinin
Dini görüşü Benim aynı
Olmalı Din benim
için kriter
değildir Farklı
Görüşte
olmayı tercih
ederim Görüşlerimiz
Aynı olsa iyi
Olur ama şart
değil
f % f % f % F %
106 76 7 5 2 1 25 18

Cinsiyeti N f % f % f % F %
Kız 70 58 83 3 4 1 1 8 12
Erkek 70 48 69 4 6 1 1 17 24
Yukarıda Tablo 6’da da görüldüğü gibi ankete cevap veren 140 öğrenciden 106 öğrenci ( % 76 ) evleneceği kişinin dini görüşünün kendisiyle aynı olmasını isterken 7 öğrenci ( %5 ) dinin kendisi için , kriter olmadığını ifade etmiştir. Farklı görüşte olmayı 2 öğrenci ( % 1 ) istemiştir. 25 öğrencinin ise ( % 18 ) dini görüşün aynı olmasının iyi olacağını fakat bunun şart olmadığını iade ettikleri görülmüştür.
Yukarıda Tablo’da da görüldüğü gibi ankete cevap veren 70 kız öğrenciden % 83 erkek öğrencilerinde % 69’nun evleneceği bireyle aynı dini görüşe sahip olmayı istedikleri görülmüştür.
Sonuç olarak ankete cevap veren 140 öğrenciden 106 öğrencinin evleneceği bireyle aynı dini görüşe sahip olmayı istedikleri gözlenmiştir.Böylece bu sonuç % 76’lik bir oranla denencemizi desteklemiştir.

Tablo- 6
Soru : 10
Evleneceğiniz kişinin
Siyasi görüşü Benim aynı
Olmalı Benim için
Önemli
değil Farklı
Görüşte
olmayı tercih
ederim Görüşlerimiz
Aynı olsa iyi
Olur ama şart
değil
f % f % f % f %
53 38 3 2 25 18 59 42

Cinsiyeti N f % f % f % f %
Kız 70 31 44 2 3 13 19 24 34
Erkek 70 22 32 1 1 12 17 35 50

Yukarıda Tablo 6’da da görüldüğü gibi ankete cevap veren 140 öğrenciden 53 öğrenci ( % 38 ) evleneceği bireyle aynı siyasi görüşe sahip olmak isterken 3 öğrenci ( % 2 ) bunun kendisi için önemli olmadığını ifade etmiştir. 25 öğrenci ( %18 ) farklı görüşte olmayı istemekte 59 öğrenci ise ( %42 ) evleneceği bireyle siyasi görüşünün aynı olmasının iyi olacağını , fakat bunun şart olmadığını ifade etmişlerdir.
Yukarıda Tablo’da da görüldüğü gibi ankete cevap veren 70 kız öğrenciden % 44’nün evleneceği bireyle aynı siyasi görüşe sahip olmayı , erkek öğrencilerinde % 50’nin siyasi görüşünün aynı olmasının iyi olacağını , fakat bunun şart olmadığını ifade ettikleri gözlenmiştir.
Sonuç olarak ankete cevap veren 140 öğrenciden 59 öğrencinin evleneceği bireyle siyasi görüşünün aynı olmasının iyi olacağını , ifade ettikleri görülmektedir.bu sonuç denencemizi desteklememektedir.
YORUM :
Din ve siyaset hayatımızda yeri olan önemli unsurlardır. Bunlar çoğu zaman insanların yaşam tarzını da etkiler. Dolayısıyla farklı görüşlerde olan bireylerin birlikteliğini de olumsuz yönde etkiler. Her ne kadar eşler arsında karşılıklı saygı ve hoşgörüyle bu durum aşılmaya çalışılsa bile , çoğu zaman güçtür.
Evlenecek bireylerin sağlıklı ve uzun ömürlü bir evlilik hayatı sürdürebilmeleri için aynı yada birbirine yakın görüşlere sahip olmaları gerekir.

4.7. Denence 7- Bekaret evlilik kararının verilmesinde önemli bir etkendir.

Bu hipotezi test etmek için ankete bir soru ( 12.soru) konulmuştur. Bu soruya verilen cevapların frekans ve yüzde değerleri Tablo-7’de verilmiştir.

Tablo- 7

Soru : 12
Evlilikte bekaret Benim için
Önemli
Benim için
Önemli
Değil Benim için
önemli değil
fakat toplum
baskısı kararımı değiştirmeme
neden olur Duruma ve
Kişiye göre
Değişir
f % F % f % f %
106 76 9 6 15 11 10 7

Cinsiyeti N f % f % f % f %
Kız 70 47 68 7 10 8 11 8 11
Erkek 70 59 84 2 3 7 10 2 3
Yukarıda Tablo 7’de de görüldüğü gibi ankete cevap veren 140 öğrenciden 106 öğrenci ( % 76 ) evlilikte bekaretin kendileri için önemli olduğunu ifade etmişlerdir. 9 öğrenci ( % 6 ) kendileri , için bekaretin önemli olmadığını 10 öğrenci ( % 7 ) duruma ve kişiye göre değişeceğini 15 öğrencinin ise ( %11 ) bekaretin kendisi için , önemli olmadığını fakat toplum baskısının kararını değiştirmesine neden olacağını ifade ettikleri görülmüştür.
Yukarıda Tabloda da görüldüğü gibi ankete cevap veren 70 kız öğrencinin %68 erkek öğrencilerinde % 84’nün evlilikte bekaretin kendileri için önemli olduğunu ifade ettikleri görülmüştür.
Sonuç olarak ankete cevap veren 140 öğrenciden 106 öğrencinin evlilikte bekaretin kendileri için önemli olduğunu ifade ettikleri gözlenmiştir. Böylece bu sonuç % 76’lık bir oranla denencemizi desteklemiştir.
YORUM :
Bekaret toplumdan topluma değişen bir olgudur. Toplumların geleneksel yapıları , inanç ve düşünceleri bekaret anlayışını değişik şekillerde etkilemektedir. Öyle ki bazı toplumlar da önemini kaybetmişken , bazı toplumlarda ise bizim toplumumuzda olduğu gibi namus olgusuyla eşdeğerde tutulmaktadır. Bu durum özellikle bayanlara mal edilmektedir.
Toplumumuzda erkeklerde bakirelik aranmıyor , fakat bayanlarda ısrarla aranan bir husus olarak görülmektedir. Kanımızca bu anlayış süreç içerisinde değişecektir. Toplumumuzda evlilikte bekaret konusu hassas bir konu olarak görünmektedir ve evlilikte bekaret aranmaktadır.
Anketteki Diğer Sorular ve Sonuçları ( 4.8.11.13.14. sorular )
Soru 4
Anketteki bu soruya cevap veren 140 öğrenciden 71 öğrencinin ( % 51 ) mutlaka çalışan biriyle evlenmek isterken 4 öğrenci ( % 3 ) kesinlikle çalışmayan biriyle evlenmek istemektedir. 45 öğrenci ( %32 ) bu kararı evleneceği bireyin isteğine bırakırken 20 öğrencinin ise ( % 14 )evleneceği bireyin çalışıp çalışmamasının fark etmeyeceğini söyledikleri görülmüştür.
Ankete cevap veren 70 kız öğrenciden % 92 evleneceği bireyin mutlaka çalışması gerektiğini , erkek öğrencilerinde %60’nın bu kararı evleneceği kişinin isteğine bıraktığı görülmüştür.

YORUM :
Evlenmeyi düşünen bireyler genellikle çalışan biriyle evlenmeyi tercih etmektedirler. Bunun nedeni olarak her geçen gün zorlaşan hayat şartlarını gösterebiliriz. Evde sadece bir kişinin çalışması aile giderlerini karşılamaya yetmemektedir. Bu kişi ek iş yapsa da bu yetersiz kalabilmektedir.
Bu nedenle evlilikte bireyler her iki tarafında çalışmasını daha uygun bulmaktadır. Bireyler gerek ekonomik gerek toplumsal birçok nedenlerden ötürü çalışan bireylerle evlenmeyi istemektedir.
Soru 8
Anketteki bu soruya cevap veren 140 öğrenciden 40 öğrenci (%28 ) insan psikolojisinden anlamanın evlilik kararı üzerinde tamamıyla etkisinin olduğunu 36 öğrencinin ( %26 ) kısmen olabilir dediği 63 öğrencinin ( % 45 ) büyük ölçüde olabilir dediği 1 öğrencinin ise ( %0.7 ) yoktur dediği gözlenmiştir.
Ankete cevap veren 70 kız öğrencinin % 44’nün insan psikolojisinden anlamanın evlilik kararları üzerinde etkisinin tamamıyla vardır dediği erkek öğrencilerinde %57’nin büyük ölçüde olabilir dediği gözlenmiştir.
Soru 11
Anketteki bu soruya cevap veren 140 öğrenciden 13 öğrenci ( %9 ) evleneceği bireyin kıskanç olmasını isterken , 8 öğrenci ( %6 ) kesinlikle kıskanç olmasını istememektedir. 108 öğrenci ( % 77 ) evleneceği bireyin yerine göre kıskanç olmasını isterken 11 öğrencinin ise (%7 ) evleneceği bireyin kıskanç olup olmamasının fark etmeyeceğini ifade ettiği görülmüştür.
Ankete cevap veren 70 kız öğrencinin % 87 si erkek öğrencilerinde % 67’nin evleneceği bireyin yerine göre kıskanç olmasını istedikleri görülmüştür.

YORUM :
İnsanoğlunun yapısında kıskançlık vardır. Fakat biz insanlar bunu çeşitli savunma mekanizmaları kullanarak bastırmaya veya bu durumu daha olumlu bir şekilde yansıtmaya çalışırız.
İnsanoğlu mülkiyetçi bir zihniyete sahiptir. Sahip olduğu şeyleri başkalarıyla paylaşmak istemez , kişide oluşan bu durum kıskançlığı da beraberinde getirir. Belli bir noktaya kadar kıskançlık bastırılabilmesine rağmen bir noktadan sonra kişi değişik şekillerde tepkisini ortaya koyar. Kanımızca öğrencilerin yerine göre kıskanç bir bireyle evlenmek istemeleri de her alanda kıskançlık gösteren biriyle yaşamanın güçlüğünden kaynaklanmaktadır.
Soru 13
Ankete cevap veren 140 öğrenciden 90 öğrenci (%64 ) flört ederek evlenmek istemektedir. 4 öğrenci ( %3 ) görücü usulü evlenmek istemektedir. 29 öğrenci ( %21 ) görücü usulü fakat karar öncesi bir süre flört ederek evlenmeyi istemektedir.17 öğrencinin ise ( %12 ) nasıl bir yöntemle evleneceğinin fark etmeyeceğini ifade ettikleri görülmüştür.
Ankete cevap veren kız öğrencilerin %68’nin erkek öğrencilerinde % 60’nın flört ederek evlenmek istedikleri görülmüştür.
YORUM :
Evlilik kararının verilmesinde , kimileri görücü usulü evliliği daha sağlıklı ve sağlam temelleri olan bir yol olarak düşünürken , kimileri ise bunun yanlış olduğunu evlenecek bireylerin belli bir flört sürecinden sonra bu kararı vermesi gerektiğini ifade etmektedirler.
Flört esnasında bireyler birbirlerini tanıma imkanı bulurlar. Fakat her iki tarafında kısmen maske kullanması mümkündür. Bireyler birbirlerine karşı ne kadar açık olmak isteseler de bunu tam anlamıyla gerçekleştiremeyebilirler. Bunun sonucunda da hayal kırıklığı ve mutsuz bir evlilik ortaya çıkabilir. Birey flört ettiği kişinin aile ortamını ve çevresini yeterince tanıma imkanı bulamayabilir. Bu durum da ilerde aileler arasında bazı anlaşmazlıkların ortaya çıkmasına neden olabilir.
Görücü usulü evliliklerde ise bu olumsuzluklar daha nadir görülmektedir. Görücü usulü evlilikte bireyler , bir çok konuda kendilerine uygun bireylerle evlenmek istediklerinden , ortaya çıkabilecek bir çok problem daha başından engellenmektedir.
Bütün bunlara rağmen görücü usulü evlilikte bireyler birbirlerini yeterince tanıma olanağı bulamayabilirler. Bu yüzden görücü usulü fakat bir süre flört ederek gerçekleştirilen evlilik daha sağlıklı olacaktır. Böylece hem evlilik sağlam temeller üzerine kurulmuş , hem de evlenmeyi düşünen bireylerin birbirlerini tanıma ve anlaşabilmelerine olanak sağlanmış olacaktır.

Soru 14
Ankete cevap veren 140 öğrenciden 32 öğrenci (%23) evleneceği bireyle her konuda anlaşabilmesi gerektiğini ifade ederken 102 öğrenci ( %73 ) evleneceği bireyle birbirlerini anlayabilmelerinin yeterli olacağını , ifade etmişlerdir. 6 öğrenci ( % 4 ) kısmen anlaşabilmeyi yeterli görmektedir. Hiçbir öğrenci çoğu konularda zıt olmayı istememektedir.
Ankete cevap veren kız öğrencilerin %74’nün erkek öğrencilerinde % 71’nin evleneceği bireyle birbirlerini anlamalarının yeterli olacağını ifade ettikleri görülmüştür.
YORUM :
Sağlıklı bir aile ortamının sağlanabilmesi ve bunun devam ettirilebilmesi için , bireylerin birbirleriyle anlaşabilmeleri gerekir. Anlaşabilmek her konuda aynı düşünce ve davranışa sahip olmak anlamına gelmemelidir. Her konuda kendimizle aynı düşünce ve davranışa sahip biriyle evlenmek yerine , kendisini anlayabileceğimiz ya da uyum sağlayabileceğimiz biriyle evlenmek daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.
Evleneceğimiz bireyin muhtemelen bizden farklı olan yönleri olacaktır. Önemli olan o bireyin bizden farklı yönlerinin olması değil , bizim bu farklı yönlere bakış açımızdır.
Her insanın iyi olarak değerlendireceğimiz yönleri olabileceği gibi iyi olmadığını ifade ettiğimiz yönleri de olabilir. Bazen biz kendi kendimizle bile uzlaşamıyor olabiliriz. Bu nedenle evlilik kararında bireylerin kendini anlayabilecek biriyle evlenmesi daha sağlıklı olacaktır. Önemli olan evliliği düşünen iki bireyin birbirini anlayabilmesi ve uzlaşabilmeleridir.
BÖLÜM V
İNSAN GÜCÜ VE TAKVİM
Bu araştırmanın yürütülmesinde araştırmacılar tek başlarına sorumlu olmakla birlikte araştırma yaklaşık 10 hafta sürmüştür. Ayrıca aşağıda belirtilen işlerde uzman yardımına başvurulmuştur.
1- Anketin hazırlanması ve uygulanması 3 Hafta
2- Anketi tasnif ve kontrolü 2 Hafta
3- İstatistiksel analizlerin yapılması 1 Hafta
4- Raporun yazılması ve basılması 4 Hafta
BÖLÜM VI
ÖZET YARGI SONUÇ VE ÖNERİLER
Bu bölümde araştırmada ortaya çıkan bulgulara dayalı olarak varılan sonuçlar ve öneriler aşağıda sunulmuştur:
ÖZET :
Ankete cevap veren öğrenciler genellikle , her alanda uyum yapabilecekleri bireylerle evlenmeyi istemektedirler. Bireyler gerek eğitim , gerekse sosyo-ekonomik ve kültürel açıdan , gerekse düşünce yapısı bakımından kendileriyle aynı veya kendilerine yakın olan bireylerle evlenmeyi tercih etmektedirler.
Ankete cevap veren öğrenciler çoğunlukla flört ederek verilen bir karar sonucu evlenmeyi gerçekleştirmeyi istemektedir. Bireyin kendisini psikolojik olarak evliliğe hazır hissedip hissetmemesi , bu kararı olumlu veya olumsuz yönde etkilemektedir.
Ankete cevap veren öğrenciler bekarete önem verdiklerini ve evleneceği bireyin yerine göre kıskanç olmasını istediklerini ifade etmişlerdir. Evlilikte aşkın önemli bir unsur olduğunu ama tek kriter olmadığını belirtmişlerdir. Fiziksel olarak ise , aradıkları özelliklere sahip biriyle evlenmenin kendileri için yeterli olacağını belirtmişlerdir.
SONUÇ :
Araştırmada test edilen hipotezlerden elde edilen sonuçlar kısaca şu şekildedir :
Eşlerin anlaşabilmeleri için , aynı yada birbirine yakın eğitim düzeyinde olmaları gerekir. Evlenecek bireyler ve aileleri sosyo-ekonomik ve kültürel yönden birbirlerine eşit veya yakın düzeyde olmalıdırlar.
Evlenilecek bireyin fiziksel durumu bireyin aradığı özellikteyse yeterli olmaktadır. Evlenecek bireyler mutlaka çalışan bir bireyle evlenmelidirler.
Bireyin psikolojik olarak kendini evliliğe hazır hissedip hissetmemesi evlilik kararını kesinlikle etkiler. Aşk evlilikte önemli bir unsurdur fakat tek tek kriter olmamalıdır.
Evlenmeyi düşünen bireyler birbirleriyle aynı veya birbirine yakın siyasi ve dini görüşe sahip olmalıdırlar. Evlenilecek birey yerine göre kıskanç olmalıdır.
Toplumumuzda evlilikte bekaret önemlidir. Evlilik kararı görücü usulü , fakat karar öncesi bir süre flört edilerek verilmelidir. Evlenecek bireylerin evlenecekleri bireylerle , birbirlerini anlayabilmeleri yeterli olacaktır
ÖNERİLER :
Araştırma Bulguları Çerçevesinde Şu önerilerde Bulunabiliriz :
Evlilik kararını verme çok önemli bir hadisedir. Karar vermeden önce, evlenilmek istenilen bireyle evlenecek bireylerin her alanda birbirlerine uygun olup olmadıklarını değerlendirmeleri gerekir. Sağlıklı ve mutlu bir birlikteliğin dolayısıyla sağlıklı ve mutlu bir toplumun devamı açısından; gerek duygu ve düşünce gerekse sosyo kültürel ve ekonomik bağlamda bireylerin birbirleriyle uyum sağlayabilmeleri gerekir. Buda daha mantıklı ve uygun karalar verilerek sağlanabilir.
1 ) Evlenmek isteyen birey evleneceği bireyle aynı yada birbirine yakın eğitim düzeyinde olmalıdır. Evlenecek bireyler arasındaki eğitim farkı fazla olmamalıdır.
2 ) Evlenilmek istenilen birey ve ailesi ile sosyo-ekonomik ve kültürel yönden , aynı veya birbirine yakın düzeyde olunması gerekir.
3 ) Evlilikte eş seçiminde fiziksel durum ilk etapta önemli olabilir fakat daha sonra yerini farklı kriterlere bırakacaktır. Bu nedenle aranılan özelliklere sahip bir bireyle evlenmeyi düşünmek daha sağlıklı olacaktır.
4 ) Her geçen gün zorlaşan hayat şartlarını dikkate aldığımızda , bireylere çalışan biriyle evlenmelerini önermemiz daha mantıklı olacaktır.
5 ) Bireyler kendilerini psikolojik olarak evliliğe hazır hissetmeden , evlilik kararını vermemelidirler.
6 ) Aşk , evlilikte önemli bir unsur olmasına rağmen evlilikte tek kriter aşk olmamalıdır.
7 ) Evlenecek bireylerin dini ve siyasi düşünceleri aynı veya birbirine yakın düzeyde olmalıdır.
8 ) Bireylerin birbirini kıskanması istenmeyen bir durumdur. Fakat bireylerin aşırıya kaçmamak , şartıyla yerine göre birbirini kıskanması istenilen bir davranış olabilir. Yerine göre bu duygunun ifade edilmesi de gerekebilir.
9 ) Toplumumuzda evlilikte bekaret aranılan bir unsurdur. Muhtemelen bu durum ilerde de önemini koruyacaktır. Bu yüzden evlilikte bekaret aranılmaktadır ve önemlidir.
10 ) Bireylerin çoğu evlilikte karar vermeden önce flört edilmesi gerektiğini ifade etmelerine rağmen , evliliğin daha sağlıklı ve uzun ömürlü olması için görücü usulü fakat karar öncesi bir süre flört edilerek evlilik kararı verilmelidir.
11 ) Evlenecek bireylerin sağlıklı ve uzun ömürlü bir evlilik sürdürebilmeleri için , birbirlerini anlayabilmeleri gerekir.

EK – 1
ANKET
Açıklama :
Bu anket üniversite öğrencilerinin eş seçimlerinde ki kriterlerini öğrenmek amacıyla hazırlanmıştır. Anket çoktan seçmeli sorulardan oluşmaktadır. Size en uygun seçeneğin başına cevap kağıdında (x) işaretini koyunuz.
Bu anketin geçerliği; soruları dikkatli okumanıza ve samimi cevaplar vermenize bağlıdır. Vereceğiniz cevaplar gizli tutulacak başka hiçbir yerde kullanılmayacaktır.
Bu anketin cevaplandırılmasında gösterdiğiniz yardım ve ilgiden dolayı teşekkür ederiz.

CEVAP ANAHTARI

Cinsiyetiniz

Kız ( ) Erkek ( )

1- Evleneceğim kişinin ekonomik durumu;
• Benden iyi olmalı
• Ben ondan iyi olmalıyım
• Aynı düzeyde veya bana yakın olmalı
• Benim için önemli değil
2- Evleneceğim kişinin fiziksel durumu;
• Benim için önemli değil
• İlk etapta önemli fakat daha sonra önemini yitiriyor
• Benim aradığım özellikteyse yeterli
• Fark etmez
3- Evleneceğim kişinin eğitim durumu;
• Benden yüksek olmalı
• Benden düşük olmalı
• Aynı düzeyde veya bana yakın olmalı
• Kendini yetiştirmişse önemli değil
4- Evleneceğim kişi;
• Mutlaka çalışmalı
• Kesinlikle çalışmamalı
• Bu karar evleneceğim kişinin isteğine bağlı olmalı
• Fark etmez

5- Evleneceğim kişinin ailesinin sosyo -ekonomik ve kültürel yapısı;
• Benim ailemden üstün olmalı
• Benim ailemden düşük olmalı
• Aynı düzeyde veya benim aileme yakın olmalı
• Önemli değil
6- Psikolojik olarak kendimi evliliğe hazır hissedip hissetmemeniz kararımı;
• Kesinlikle etkiler
• Etkilemez
• Etkiler ama kararımı değiştirmeme sebep olmaz
• Kararımı ertelememe sebep olur
7- Aşk;
• Evlilikte tek kriterimdir
• Önemlidir fakat tek kriterim değildir
• Evlilik kararımı vermemde etkili değildir
• Olursa iyi olur ama şart değildir
8- İnsan psikolojisinden anlamanın evlilik kararım üzerindeki etkisi;
• Tamamıyla vardır
• Kısmen olabilir
• Büyük ölçüde olabilir
• Yoktur
9- Evleneceğim kişinin dini görüşü;
• Benimle aynı olmalı
• Din benim için kriter değildir
• Farklı görüşte olmasını tercih ederim
• Görüşlerimiz ayni olsa iyi olur ama şart değil
10- Evleneceğim kişinin siyasi görüşü;
• Benimle aynı olmalı
• Farklı olmasını tercih ederim
• Benim için önemli değil
• Görüşlerimiz ayni olsa iyi olur ama şart değil
11- Evleneceğim kişi;
• Kıskanç olmalı
• Kesinlikle kıskanç olmamalı
• Yerine göre kıskanç olmalı
• Fark etmez
12- Evlilikte bekaret;
• Benim için önemli
• Benim için önemli değil
• Duruma ve kişiye göre değişir
• Benim için önemli değil fakat toplum baskısı kararımı değiştirmeme neden olabilir.
13- Evleneceğim kişiyle;
• Flört ederek evlenmek isterim
• Görücü usulüyle evlenmek isterim
• Görücü usulü fakat karar öncesi bir süre flört ederek evlenmek isterim
• Fark etmez
14- Evleneceğim kişiyle;
• Her konuda anlaşabilmeliyim
• Çoğu konularda zıt olmalıyız
• Kısmen anlaşabilmem yeterli
• Birbirimizi anlayabilmemiz yeterli.

Eşlerdeki Psikolojik Sorunlar Yuva Yıkıyor

Eşlerdeki psikolojik sorunlar yuva yıkıyor
Erkeklerde sinirlilik, alkol bağımlılığı, kadınlarda ise titizlik, kronik yorgunluk ve hastalık hastalığı olarak kendisini gösteren gizli depresyon, tedavi edilmezse ailenin dağılmasına yol açıyor. Evliliğinizin sıhhati için bazı tedbirler almanız gerektiğini bilmelisiniz.
Son zamanlarda kolunuzu kıpırdatacak haliniz yok. Bir bezginlik, bir tükenmişlik ki sormayın. Lavabonun içinde yıkanmayı bekleyen üç beş bardak gözünüze dağ gibi görünüyor, silinecek camları, süpürülecek halıları düşündükçe bayılacak gibi oluyorsunuz.
Çocuklar yıkanmamış önlükleri için, eşiniz vaktinde hazırlanmayan sofra için sitem ediyor. Her şey üstünüze üstünüze geliyor ve size neler olduğunu kendiniz de dahil olmak üzere hiç kimse anlamıyor.
Depresyondaki bir ev hanımını tanımlıyor bu cümleler. Hayatın normal akışını sekteye uğratan ve zaman içinde tüm ev halkına sirayet eden bu karamsar tablo, eşler arasındaki iletişimin bozulmasının en önemli nedeni olarak gösteriliyor. “Eşlerden birisinin depresyona girmesi ve uzman yardımına başvurulmaması yüzünden pek çok yuva dağılıyor.” diyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, depresyonun her zaman açık belirtilerle kendisini göstermemesinin tedaviyi, dolayısıyla da evliliği zora soktuğunu ifade ediyor. Erkeklerde sinirlilik, öfke patlamaları, tahammülsüzlük şeklinde kendisini gösteren örtülü depresyon, kimi zaman uzun yıllar boyunca anlaşılamıyor. 25 yıldır gizli depresyon yaşayan ve eşiyle çocuklarının kendisinden uzaklaştığını söyleyen bir erkek hasta, sinirli halinin karakterinden kaynaklandığına inandığı için bunun bir hastalık olacağını düşünmemiş hiç. Tedaviden sonra “Aslında asabi bir insan olmadığımı anladım.” diyen hasta için adeta ikinci bir hayat başlamış. O içeri girince neredeyse kaçacak delik arayan eşi ve çocukları da hayatı, tedaviden önce ve tedaviden sonra diye ikiye ayırmışlar.
Erkeklerin gizli bir depresyon içinde olup olmadıkları içkiye ve sigaraya olan aşırı bağımlılıkları ve unutkanlıklarıyla da anlaşılabiliyor. Yetiştirilişi nedeniyle gizli depresyonu bağırma çağırma, öfke patlamaları şeklinde gösteremeyen kadın ise kendini temizliğe adıyor. Hastalık derecesinde titiz olan ve temizliği hayatının odağına yerleştiren kadın, bu kez çocuklarıyla yeterince ilgilenemiyor, eşe ve çocuklara ortalığı kirletirler kaygısıyla baskı yapmaya başlıyor.
Kapıyı söküp banyoda arap sabunuyla yıkayan bir kadın hasta, çocuklarının ve eşinin hata yapma endişesiyle kendisinden korkar olmalarının ev hayatını mutsuzlaştırdığını fark etmiş. Gizli depresyonun kadınlarda kronik yorgunluk olarak da ortaya çıkabildiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, ‘Bütün gün uyusam bile dinlenemiyorum.’ şeklinde dile getirilen bu şikayete zaman içinde neredeyse damlaya damlaya biriken stresin yol açtığını söylüyor. “Sürekli stres, beynin yüksek frekanslı dalgada çalışmasına ve enerji depolarının boşalmasına neden olur. Beyni kemiren düşüncelerden daha yorucu bir şey yoktur. İnsan kamyon çarpmış gibi hisseder kendisini.” diyen Prof. Dr. Tarhan, tedaviden sonra evin duvarlarının rengini, çiçeklerin açtığını fark edip mutlu olan, yediğinden içtiğinden tat almaya başlayan, kendisini enerjik hissettiği için eşine ve çocuklarına daha çok vakit ayıran kadın hastalarının hayatı adeta yeniden keşfedişlerinden oldukça etkilenmiş.
Kadınlardaki örtülü depresyon bulgularından birisi de ‘hastalık hastalığı’. Başı ağrıdığı zaman beyninde tümör olduğunu, parmağı uyuştuğu zaman felç olacağını zanneden kadınların doktor doktor dolaşması da vaktin ve paranın boşa harcanması, bir türlü iç huzuru yakalanamaması gibi sebepler yüzünden eşlerin iletişimi zedeleniyor.
Evlilikteki uyumlu beraberliği bozan tek sebep depresyon değil elbette. Sadece çocuklara has zannedilen hiperaktiflik ve hastalık boyutundaki kıskançlık da yuva yıkabiliyor. Aceleci, neredeyse panik halinde, beklemeye tahammül edemeyen, her şeyin hemen olmasını isteyen mükemmelliyetçi hiperaktif erkeklerin çorba önlerine sıcak geldi ya da dışarıya çıkmak için eşi biraz uzun hazırlandı diye kavga çıkarmasının işten bile olmadığını söyleyen Prof. Dr. Tarhan, az miktardaki kıskançlığın tutkal etkisi yaptığını; ama aşırısının genellikle eşlerden birisinin boşanma davası açmasıyla sonuçlandığını dile getiriyor.
Eşinin pencereden dışarıya bakıp bakmadığını anlayabilmek için perdeye toplu iğneler yerleştirecek kadar kıskanç olan bir erkek hastanın evliliği hüsranla sonuçlanmış. Beyinde kıskançlıkla ilgili bir bölüm olduğunu ve o hücre grubunun aşırı çalışmasının böyle bir hastalığa yol açtığını söyleyen Tarhan, ilaç tedavisiyle aşırı kıskançlığın yok edilebildiğini belirtiyor. (Ülkü Özel Akagündüz / İstanbul)

Evin Küçük Hükümdarı

Prof. Dr. Nevzat TARHAN
Evin Küçük Hükümdarı
Çocuğun ruhsal gelişiminde önemli üç ana unsur sevgi, disiplin ve ilgidir. Bu üç unsur uygun dozda verilmelidir.
Bir sabun düşününüz, gevşek bırakırsanız kaçar, çok sıkarsanız yine kaçar. İşte çocukta böyledir. Dengeli ve ölçülü ana baba tutumları gerekir. Söylemesi kolay, uygulaması zor.
Atakan 17 yaşında uzun boylu, modaya uygun giyinen, saçı jöleli, etkileyici genç bir adam. Konuşurken küçümseyici, alaycı, kibirli, küstahtı. Sinemadan, oyunculuktan hoşlanıyordu. Yalnızdı. Kız arkadaşı çoktu. “Anneme, babama parasal olarak bağlıyım, duygusal olarak değil” diyordu.
Doktora lüks arabaları çizdiği için getirilmişti. Neden yaptığı sorulduğunda, “Benim yoksa onlarında olmasın” diye cevap veriyordu. Hiç pişmanlık duymuyordu.
Atakan’ın özgeçmişi incelendiğinde iki kişilik sevgi verilmişti. Hep övülüyordu. Ailenin tek çocuğuydu. Hep hazıra alışmıştı. Emek vermeden elde etmek istiyordu. Anne ve babası, “Biz çocukluğumuzda çok mahrumiyet çektik, o çekmesin” diyorlardı. Her istediği oluyordu.
Atakan çocukluk narsisizminden çıkamamıştı. Narsisistik (özsever) kişilik özellikleri olan “kendini özel ve önemli görmek, eleştiriye dayanıksızlık, çıkarcılık, başkasını kullanmak, aşk, zenginlik, para, güç düşkünlüğü, övgüyle beslenme, hep kayrılmak isteme, empati kuramama, kıskanç, küstah özellikleri” değişik derecede taşıyordu.
Anne-baba iyi niyetle evde bir “gurur abidesi” yetiştirmişlerdi. Artık herkesi küçük gören bir birey ortaya çıkmıştı.
SEVGİDE ÖLÇÜ
Sevgi çocuğun her dediğini yapmak değildir. Bir çiçeğe fazla su verilirse nasıl zararlıysa sevginin fazlası da zararlıdır. Sevginin fazlası da zararlıdır. Ya kibirli veya tembel bir kişilik ortaya çıkar. Ben merkezci özellik olgun olamayan kişiliklerde vardır. Sevgi yatırımını egosuna yapmış, kendisi dışında nesnelere sevgisini yönlendirmemiş bu kişiler yanlış sevgi almışlardır.
Primer narsisizm’de çocuk kendisini sever. Büyüdükçe sevgisini kendisi dışındaki nesnelere de yatırır. Sekonder Narsisizm’de yani şizofrenide sevgi tekrar kişiye döner. Sadece kendisi vardır, kendisini sever, ilgisi kendisine yönelmiştir. Narsisistik kişilikte sevgi çıkarı olan şeylere yönelmiştir. Çıkarı olmayan şey onun için önemsizdir.
Matür (olgun) savunma düzenekleri
Alturizm : Fedakarlık
Assetizm : Zevke değer vermemek
Antisipasyon : Sezgi.
Supcosyon : Kontrollü baskı
Sublimasyon : Yüceltme (cinsel enerjiyi sanata yöneltme gibi)
Narsisistik savunma düzenekleri
Projeksiyon : Yansıtma (kusur bende değil onda)
İnkar : Reddetme
Distorsiyon : Çarpıtmadır.

Görüldüğü gibi “ben merkezci” birey özeleştiri yapamaz, kendisini sorgulayamaz, kusuru başkasında arar.
Kendini beğenmek, özgüven farkı:
Mezarlıkta yürürken ıslık çalan bir insan özgüven sahibi gibi gözükür. Aslında son derece güvensizdir, fakat güvenli rolü oynamaktadır. Korkularını böyle bastırır.
İşte narsisistik kişide sıradan insan olmaktan korkar. Korkusunu gidermek için hep başkalarını eleştirerek savunma içerisindedir. Egosunu böyle tatmin eder.
Çocuk yaşadığını öğrenir!
Ailede çocuğun model aldığı kişi özsever kişilik özellikleri taşıyorsa o çocuk bu modeli benimser.
Ailede bu kişilik özellikleri ebeveyn yoksa, fakat sürekli egosu şişirilen, alçak gönüllülük öğretilmeyen çocuksa özsever olur.
ÖVGÜDE ÖLÇÜ
Çocuğun iyi davranış ve çabalarını övmek öz güven kazandırır. Çocuğun kişiliğini övmek büyüklük hastalığına (ego hipertrofisi) götürür. Övgü ve onay sözcüklerine herkesin ihtiyacı var ama yerinde kullanılırsa.
PAYLAŞMA DUYGUSU
“Benmerkezci” birey başkasını değil ondaki çıkarını sever. Eşine hediye alırken bile kendi işine de yarayacak bir hediye alır.
İnsan sosyal bir varlıktır, mutlaka vermeyi öğrenerek büyütülmelidir. Çocukluğunda paylaşma ve yardımlaşma kavramlarını kazanmalıdır.
EMPATİK İLETİŞİM
Karşı tarafın duygu, düşünce ve ihtiyaçlarını anlamaya çalışma becerisi çocuk yaşlardan kazandırılmalı. Başkasının hakkına saygı duymak, “sen onun yerinde olsan ne yapardın” sorusunu öğrenen çocuklarda gelişir.
Kendisi için istemediği şeyi başkası içinde istememe yüksek ahlakına sahip olmak hiçte kolay değildir.
Özsever özelliklerini gördüğümüz çocuğun her hareketi onaylanırsa, evin küçük hükümdarı olur. İleri yaşlarda Anne-Babayı silkelemeye başlar.
Kendisini alkışlayanların omuzunda yükselip onlara acı çektiren bireyler yetiştirmemek dileğiyle.

Evlilikte Doğru İletişimin Kuralları

KURAL 1: Önce arkadaşlık! Hatta arkadaşlık öyle ön plana çıkmalı ki aşk ancak arkasından gelmeli. Çünkü, romantik aşkın kıvılcımı söndüğünde arkadaşlık ateşinin kalpleri ısıtıyor olması lazım.
KURAL 2: Önemli konuları karşınızdaki insanın işi başından aşkınken gündeme getirmeyin. Sizin birinci önceliğiniz belki de o sırada karşınızdaki insanın birinci önceliği değil. Hele işi başından aşkınsa, yoğunsa, kafasına iş takılmışsa … Oysa siz, gerekli ilgiyi göstermediği sonucunu -yanlış da olsa- çıkaracaksınız. Bekleyin … Doğru zamanı yakaladığınızda konu orada çözülecektir. Yanlış zamanlama yüzünden çözümlenemediğinde içinizde büyüyecektir. Çözümlenemeyen sorunlar zamanın geçmesiyle beslenerek büyür.
KURAL 3 : Ön fikirli olmayın, yani karşınızdakini “peşin hükümle” haksız ilan etmeyin. Örneğin; “Sen anlaşılmazsın” yerine “Ben seni anlamakta zorlanıyorum” demeyi tercih edin. Aslında böyle yapınca karşı tarafın savunmasını kırıyor ve onu açık olmaya zorluyorsunuz. Karşınızdakinin lafını ağzına tıkamaktansa cevap almaya bakın.
KURAL 4 : Ne istediğinizi tam olarak bilin. Karşınızdakinden şikayet edeceğinize, siz tam olarak ne istediğinizi söyleyin ve karşınızdakinin buna tepkisinden hareket ederek yolunuza devam edin. Sonuçta sizin kafanızın içinde ne olduğunu bilemeyebilir. Genellikle tartışmaların başlama nedeni, birisinin sevgi arayışı, ilgi ve alâka isteğidir. Ne istediğinizi tam olarak bilin ve onu isteyin. Sevgi dilenmek için rol yapmayın.
KURAL 5 : Karşınızdakinin istek ve duygularına kilitlenin. Birisi sizi suçladığında hemen olayın kendi tarafımızdan görünen boyutunu anlatmaya başlarız. Bu hepimize normal gelir ama aslında bu bir savunma mekanizmasıdır. Ne yapabileceğinize dair sorular sorun. Savunma dürtüsü kendine güven eksikliğinden doğar ve asıl konudan uzaklaştırır.
KURAL 6 : Bir seferinde bir konuyu tartışın. Bunu “bir sefer bir konuyu tartışın” şeklinde de yazabiliriz. Çünkü genelde bir tartışma sırasında ondan evvelki on tartışmanın da hesabı ortaya çıkar. Bu durumun işleri kolaylaştırmadığını hepimiz biliyoruz. Doğru söz ayrıca savunma istemez.
KURAL 7 :Tam olarak neyi kastettiğinizi açık edin. Mesela eşiniz bir köşeye çekilmiş sessiz sessiz duruyor. Bu şartlarda “Bana mı sinirlendin?” diye sorarsınız veya “Sen niye sinirlisin?” diye mi? Bana mı sinirlendin? demek daha akıllıcadır. Size olmayabilir ve açılır derdini anlatır. Eğer sizeyse ne olduğunu konuşursunuz. Oysa, “niye sinirlisin?” demenizin altında “Sen sinirlisin” düşüncesi yatıyor. Konuşurken ince ayar önemli!
KURAL 8 : Karşındakini dinleyin. Bu kadar basit. Çoğu zaman karşınızdaki insanın tek istediği onu dinlemenizidir. Dinlediğinizden ve ne dediğini anladığınızdan emin olduğunda mesele kalmayacak.
KURAL 9 : “Sen” yerine “Ben ” kullanın. Kural basit … Hep geç kalıyorsun yerine ” “Beklemekten haz etmiyorum” veya “Dağınıksın” yerine “Arkanı toplamaktan yoruldum” gibi. Kendinizi nasıl hissettiğinizden sadece siz sorumlusunuz!
KURAL 10 : Talimat vermeyin, rica edin. Talimatla rica arasındaki fark; Talimat yerine gelmezse cezası vardır. Mesela bir somurtma, bir hareket, sessizlik, sırt dönme. Oysa ricaların cezası yoktur ve belki de bu yüzden rica ettiğinizde her şey daha kolay olur. Gerçek rica kimseye sorumluluk yüklemez.
KURAL 11 : Karşınızdakine cevap vermek yerine tepki göstermeyi seçmeyin. Tepki, harekettir; birisine ağzınızı açmadan bir duyguyu iletirsiniz. Cevap vermek ise sözel bir eylem. Konuşmaya davet ediyor. Hoşunuza gitmeyen bir şey olduğunda tepki değil cevap verin. Böylece sorun, anlaşılmaz bir durum, bir bilmece olmaktan çıkar. Tepki verirseniz karşılığında tepki alırsınız ve neticede hedeften uzaklaşırsınız.
KURAL 12 : Duygularınız sizi yanıltmaz. Çatışmanın nedeni duygu değil sizin o duygu karşısında verdiğiniz tepkidir. Duygu ile düşünceyi ayırabilmek gerekiyor. Hem kendimiz hem de karşımızdaki için. Sevdiği insan eve çok geç gelirse herkes sinirlenebilir, kırılır, üzülür. Ama bu hissi doğal karşılayıp konuşmak gerek. (O içeri girer girmez üzerine saldırmak yerine). Hissetmek, insan olmanın bir parçası. Hislerinizi değil, tepkilerinizi tartın.
KURAL 13 : Anlayışlı olun! İnsanlar bir fikri defalarca dile getiriyorlarsa “anlayış” arıyorlar demektir. Yani mutlaka sizinde onlarla aynı fikirde olmanız gerekmiyor. Karşı tarafı anlıyor olmanız yetecektir. Bir çocuk düşünün, “Senden nefret ediyorum” diye ağlıyor. Siz ona kırılacağınıza çocuğun nasıl mutlu olacağını düşünürsünüz, öyle değil mi? İşte anlayışlı olmak bu. Her zaman aynı düşüncede olmak gerekmez, ara sıra anlayış göstermek çok işe yarar.
KURAL 14 : Eşiniz, “Hayatım” dediğinde oradaki “Hayatım ” ın gerçek anlamını yakalamaya çalışın. Kavga ederken bile söylenen “Ama hayatım anlamıyorsun vallahi” formülünde karşınızdaki size bir mesaj vermeye çalışıyor ve aslında size “hayatım” derken o kendi hayatını dile getiriyor. O hayatı görebilmeniz önemli. Her tartışmanın altında bastırılmış bir istek vardır. Onun ne olduğunu bulun.
KURAL 15 : Eşinize duygularınızın ne olduğunu, o duyguyu hisseder hissetmez söyleyin. Türk filmlerinde çok olur, biri “akım” derken diğeri başka bir şey anlar. İnsan karşısındaki hakkında aslında doğru olmayan bir hisse kapıldı mı ayıkla pirincin taşını! Bu his geldiği anda işin aslını ortaya çıkartmak gerek, o nedenle duygu hissedilir edilmez verdiğiniz tepki dile getirilmeli. Tabii bu işin bir istisnası var; eski kavgalar. Mesela kendinizi evde yalnız hissettiniz diye, “Sen zaten iki ay önce eve de sabaha karşı gelmiştin” diye başlamamak lâzım. Bir anda bir insan yada bir durumun sizi çok kızdırması güç ama birikmiş kızgınlığı patlayabilir. Bardağı taşıran son damla durumlarını yaşamamak için bardağın dolmasına izin vermemek gerekir.
KURAL 16 : %100 dürüst olun. ve bu da günde 24v saat sürsün. Veya %99.99 dürüst olun. “Bugün suratın hasta gibi görünüyor” demenin alemi yok! Ama eşiniz ona karşı hep açık olmadığınızı bilirse ve ilişki dürüstse arada sağlam bir güven ilişkisi oluşuyor. Bilmek istediğinizi sorun! Dürüst olun ki güven olsun. Güven olsun ki arkadaşlık doğsun ki Arkadaşlık olsun ki uzun bir ilişkinin tadı olsun!
KURAL 17 : Ara sıra işi şakaya vurun. Aranızda yaptığınız konuşmalar mahkeme tutanağı değil! Bazen yerinde bir espri her şeyi yumuşatır. Kadın; bu huyun böyle devam ederse bende çeker giderim! Adam; Nereye gidiyorsun, bende geleyim … Gülümseten cevaplar işi kavgadan çıkarır, meseleye yapıcı yaklaşım sağlar.
KURAL 18 : Falcılık yapmayın. Bir insanı ne kadar yakından tanırsanız kafasından geçenleri o kadar rahat okumaya başlarsınız. Ancak önemli konularda işin bu yönüne fazla güvenmemek gerek. Ya yanlış okumuşsanız. Konu önemliyse sormaktan çekinmeyin, sorun. Durum apaçık belli olsa bile, işin doğrusunu sormak aslında yanlış bir düşünceyle yola devam etmekten kat be kat iyidir
KURAL 19 : Ana yoldan sapmayın! Bazen birisine -kırılıp, üzülecek diye- söylememiz gereken bir şeyi söylemeyiz. Ama söylememiz gerekebilir. Burada izlenmesi gereken yol; ilk önceliğimizi ortaya koymak. Söylemesi zor bir şeyi anlatmadan önce bir açılım yapabiliriz. Seni çok seviyorum, senin için en iyisini istiyorum, bu konu aramızı bozsun istemiyorum. Zor şeyi söylemeden önce karşınızdakine olan zaafınızı ortaya koyarsanız iki tarafın da işi kolaylaşır. Sevdiklerinizle zor konuları konuşurken duygularınızı dile getirin. Getirin ki, tartışmalar sizi beraber kılan sevgiden ayırmasın.
KURAL 20 : Lâfı dolandırmayın. Yani size yazdığımız bu 20 altın kuralı mutlaka uygulayın. Ve asla unutmayın; Sevenler arasında iletişimin üç büyük temel kuralı vardır : Duygular, duygular, duygular …

Evlilikte Stres Kaynakları

Prof. Dr. Nevzat Tarhan
“Stresi Mutluluğa Dönüştürmek”, Timaş Yay, 2002
Evlilikte Stres Kaynakları
“Uzun ilişkiler karşı tarafın eksikliklerini abartır, üstünlüklerini küçümser.”
Aile terapistlerine en çok sorulan soru şudur: “Evliliğin yıkılmasını neye bağlıyorsunuz? Ekonomik sıkıntılar mı? Konuşamamak mı? Parasızlık mı? Kıskançlık mı? Sadakatsizlik mi? İlgisizlik mi? Eğitimsizlik mi? Kişilik çatışması mı?..”
Bunların çoğu birer belirtidir.Gerçek sebep sevgi , saygı ve güven bağlarını zayıflatan herhangi bir şeydir.Evliliği bir arada tutan harcın malzemeleri sevgi , saygı ve güvenden oluşur.
1- İLGİSİZLİK
Sevgi bir ateştir. Sürekli yakılması ve beslenmesi gerekmektedir. İlgilenilmediğin de ateş nasıl sönerse sevgi ateşi de öyle söner gider.
Sevgiyi ateşleyen birinci şey ilgidir. Ateşe değer vermektir, bakımını yapmaktır.
Herkesin yaşadığı bir evi vardır.Evi yıkılmaktan , yıpranmaktan korumak için sürekli bakım ve ilgi gerekir.Bırakılırsa ev dağılır.Tamiri ertelenirse bozulmalar başlar. Belirli aralıklarla boya badana gerekir.
Bir eşya bilgisizlikten tahrip olabildiğine göre insan ilişkilerinde en önemli bağ olan sevgi de sürekli bakım ve ilgiye alınmazsa dağılıp çürüyecektir.
Evlilikte insanlar birbirlerine ilgilerini yitirdiler mi kalbi ilgilerini başka şeylere yöneltirler. Çocuklara, kariyere, evin eşyasına, spora, modaya, ev temizliğine, araba tutkusuna, şöhrete, zenginliğe… Böyle durumlarda evlilik ihmal edildiği için bakımsız kalacaktır ve yıpranmalar, arızalar, yani sorunlar başlayacaktır.
Erkekler daha mı ilgisiz?
Kendisini iş başarısına odaklamış bir kişi evlendiğinde eşine zaman ayırma ve ilgilenme gibi “gerçek dünya” ile karşılaştığında zihinsel bir pişmanlık hissedebilir. Eğer erkek bencilse sorun başlayacaktır. Evine zaman ayırmama gerekçesi olarak şöyle der “Ben zaten sizin için çalışıyorum, ekmek kavgası başka çarem yok”. Kısa da olsa kaliteli bir beraberliği, hem iş hem ev başarısını beraber götürebileceğini düşünmezse fırtınalar başlayacaktır.
Diplomalı Hizmetçilik mi?
Evini otel ve restoran gibi kullanan bir erkek eve geldiğinde “Nasılsın?” demeyi ihmal edecektir. Sevgi dolu bir bakışı, bir tebessümü esirgeyecektir. Bütün gün